Gramofon, Duvar Saati ve Koltuk

N’oldu? Niye geldin, diye sordu. Hiiiç, dedi. Anılarımı toplamaya geldim. Ayaklarının kendisini o kapıya nasıl getirdiği pek umurunda değildi. O an kendinden çok emindi. Buyur edilmeyi beklemeden bir hayalet gibi süzüldü içeriye. Belki de buyur edilmeyecekti. İçeri girmesiyle birlikte her zaman oturduğu kanepeyi beyhude aradı gözleri. İlk defa gördüğü evin her bir köşesine gururla yerleşmiş olan eşyalar ona bir yabancı olduğunu hissettirircesine bakıyordu. Eşyalarla göz göze gelmenin hiç bu kadar ürpertici olduğunu düşünmemişti. Gözleri buğulandı. Meyra ise açık kapıya sırtını dayamış, çaresizliğini yüzüne vururcasına tenezzülen bütün eşyaları eskiciye verdim, dedi.

Meyra’nın üstenci bir tavırla dile getirdiği bu sözleri üzerine titremeye başladığını fark etti. Eskiciye giden o eşyalar, vücudundan parçalar koparılıp sağa sola atılmış olsaydı bu kadar canını yakmazdı. Her biriyle ünsiyet peydahlamıştı sanki. Zaman, mekân ve eşya, hatta her şey gözlerinin önünde darmadağın oldu. Oysa şairin dediği gibi görünürde her şey yerli yerindeydi. Kendisini bu yeni eşyaların arasında modası geçmiş bir eşya gibi hissetmeye başladı. O da bir eşya gibi her an kapı dışarı edilebilirdi. Artık ben bu evde bir yabancıyım diye geçti içinden. Sadece bir anı canlandı zihninde. Meyra, başını omzuna yaslamış, biliyor musun biz hiç mektuplaşmıyoruz, demişti. Mektup ayrılık demek, hasret çekmek demek sevgilim. Ben senden ayrı yaşayamam ki mektup yazayım. Sonra satır aralarında sevgi sözleri aramana ne gerek var? Gözlerinin içine bakarak seni ne kadar çok sevdiğimi söylemek ikimize de yeter. Bu sözlerin Meyra’yı nasıl sevindirdiğini, biraz da şımarttığını hatırlamak, onu nasıl da anı dilenciliğine çevirmişti. Üç beş saniyede zihninden geçen bu düşüncelerin muhakemesini alıp götürmemesi gerektiğini biliyordu. Tam kendisini toparlayacak gibi olmuştu, gözleri birden duvara ilişti. Meyra’nın doğum günü için antikacıdan aldığı ahşap duvar saati de yoktu yerinde. Oysaki anılarını toplamak için geldiği bu evde kendisini kaybetmek üzereydi.

Bir şeyler söyleyecek olsa yok yere kendi kendine gururunu incitmiş olacağını biliyordu. Yutkundu. Belli belirsiz, belki de gayriihtiyari peki dedi. Meyra’ya dönüp ama gözlerine bakmadan yeni eşyaların da güzelmiş. Keyifli oturmalar diyebildi. Sesinin titrememesi gerektiğini fark etti. Son sözü, anılarımı toplamama gerek kalmamış, oldu. Bir iki adım kapıya yöneldi. Meyra ise sırtı açık kapıya dayalı, hiç yerinden kıpırdamamıştı. Geldiğinde hoş geldin demediğim için özür dilerim. Kabalık yaptım. Üzgünüm. Az şekerli bir kahve içer misin? Yorgun görünüyorsun. Kahve içerken biraz dinlenirsin, dedi. Yabancılıktan misafirliğe terfi ettirdiğin için teşekkür ederim diyebildi sadece. O an anılarını taşımak zorunda kalmayacağını fark edince hiç tahmin edemeyeceği kadar kendisini rahatlamış hissetti.

Eşiğe geldiğinde Meyra’yı gözlerine bakmadan şöyle bir süzdü. Hafif bir tebessüm belirdi yüzünde. Meyra ise soğukkanlılığını yitirmiş, vücudu sıtmaya tutulmuş gibi titriyordu. O an, bir yabancı gibi karşıladığı eski sevgilisinin boynuna sarılmayı öyle bir istiyordu ki… ama nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını bilemediği için buna cesaret edemedi. Sadece bir adım atabildi. Artık aralarında bir nefeslik pay kalmıştı. Gözleri gözlerine, dudakları dudaklarına değmek üzereydi. Ellerini Meyra’nın omuzlarına uzattı. Meyra hislerini artık kontrol edemiyordu. Gözlerini kapadı. Başını sevgilisinin göğsüne yaslaması an meselesiydi. Her şeye yeniden başlayabilir, eşyalar değişmiş olsa da yeni anılar biriktirebilirlerdi.

Meyra’nın saçlarından öpmesiyle ellerini omuzlarından çekmesi bir oldu. Meyra artık gözlerini açmak istemiyordu. Akşam oldu. Gitmem gerekiyor. Elveda anılarımı eskiciye veren sevgilim. Sakın mutlu olmayı ihmal etme diyerek merdivenlere yöneldi. Meyra gözlerini açtığında merdivenlerden sevgilisinin sadece omuzlarını görebildi. Kapıyı zoraki kapadı. Artık anı kokmayan yeni eşyalarıyla baş başaydı. Vücudunu da hislerini de kontrol edemiyordu. Koltuğa öylece yığıldı. Hangimiz nerede yanlış yaptık diye soracak mecali kalmamıştı. Birkaç dakikada yaşadıklarıyla anılar ve eşyalar zihninde kavga etmeye başlamıştı sanki. Bir an daldı. Eşyaları süzdü şöyle bir. Nerden aklına geldiyse sürekli aynı montu giydiği için sevgilisiyle kavga ettiği günü hatırladı. Kavga dövüş sevgilisine yeni bir mont almayı aynı gün başarmış, bunu büyük bir zafer olarak görmüştü.

Birtakım takıntıları vardı sevgilisinin, özellikle de eşyalara karşı. Tuhaflıkları olan biriydi ama sevgisini yansıtma konusunda çok cömertti. Espriliydi ve güzel şiir okurdu. Sevgilisi geldiği zaman hep aynı kanepenin aynı köşesine, kendisi ise kanepenin karşısındaki koltuğa otururdu. O koltuğa Matmazel Noraliya’nın koltuğu derdi. Bu da Meyra’nın çok hoşuna giderdi. Sonra gözlerinin içine bakarak şiirler okumaya başlardı. Bazıları açık saçık şiirlerdi tabi. Utanıyormuş gibi yaparak hoşuna gittiğini belli ederdi. Çok geçmeden kahve faslı ve gramofondan eski İstanbul şarkıları devreye girerdi. Bazen kimi şarkıları birlikte mırıldanırlardı. Anı yağmuru gibi bütün bunlar üzerine üzerine yağıyordu. Ruhu bedeninin ağırlığını taşıyamayınca bir an uykuya daldı. Rüyasında duyduğu kapı zilinin sesiyle uyandı. Gözleri kapıya odaklandı. Onun artık bir daha gelmeyeceğini bildiği için kapıyı açmaya gitmedi. Bunun bir rüya olduğuna kendisini ikna etmişti sanki. Muvazenesini kaybetmemesi gerektiğini biliyordu. Gözlerini kapıdan kaçırdı. Belli belirsiz etrafına bakınmaya başladı. Olan eşyalarla giden eşyalar sanki aynı anda görünüyordu. Sevgilisinin duvar saatinin yokluğunu fark etmesi gibi o da gramofonun yokluğunu fark etti. Birlikte aldıkları gramofondan cızırtılı da olsa o eski şarkıları bir daha dinleyemeyeceğini biliyordu. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını çok geçmeden kabul etti. Düşünmek de hayal kurmak da istemiyordu. Kendisini tamamen Matmazel Noraliya’nın koltuğuna bıraktı. Gözleri karşısındaki duvara odaklandı. Artık olmayan duvar saatinin tik taklarını dinleyerek yeniden uykuya daldı.

Genç adam belki bir dakika kapıda bekledi. Eli zile ikinciye dokunamadı. Peki dedi kendi kendine; müdahale edemediği, zayıf kaldığı durumlarda hep dediği gibi. Birkaç dakika arayla aynı merdivenlere tekrar yöneldi ama Meyra, merdivenlerden inerken onun omuzlarını ve bir anda gözden kaybolduğunu göremedi.

İlyas DİRİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir