Muaz ERGÜ: Edebiyat, hiçbir zaman bütünüyle yalnız başına yapılan bir iş olmadı. Dergiler, yayınevleri ve edebî çevreler; yazarların birbirini bulduğu, etkilediği, tartıştığı ve birlikte dönüştüğü alanlar yarattı. Pek çok edebî kuşak, akım ve güçlü metin, bu karşılaşmaların içinden doğdu.
Bugün edebiyatın dolaşım alanı geçmişe göre hiç olmadığı kadar geniş. Dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler, söyleşiler ve sosyal medya ağları eklendi. Bir yazarın sesini duyurabileceği mecralar çoğalırken görünür olmanın yolları da çeşitlendi. Ancak yolların çoğalması, iyi bir metnin kendi yolunu bulmasını gerçekten kolaylaştırdı mı? Yoksa metnin dolaşıma girmesinde, konuşulmasında ve okura ulaşmasında edebî ilişkilerin ağırlığı daha da mı arttı?
Belki de mesele, edebî çevrelerin varlığından çok, metin ile çevre arasındaki ilişkinin nerede konumlandığında düğümleniyor. Birlikte üretmek, birbirini beslemek ve dayanışmak edebiyatın doğasında var. Fakat bütün bunların ortasında, eski ve biraz da romantik bir inanç hâlâ yaşamaya devam ediyor: İyi metin, er ya da geç yolunu bulur.
dibace.net olarak bu kez, bu inancın bugün hâlâ ne kadar geçerli olduğunu soruşturuyoruz.
Edebiyat tarihinde nice yazar, bir derginin, bir topluluğun ya da bir kuşağın içinden sesini duyurdu; kimileri ise bütün bunların dışında kendi yolunu açtı. Bugün dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler ve sosyal medya ağları da eklenmişken, sizce bir yazar, herhangi bir edebî çevreye dâhil olmadan yalnızca metninin gücüyle kendine alan açabilir mi?
İyi metin, hâlâ kendi yolunu bulabilir mi?
Gülhan Tuba Çelik: Birkaç gün önce Enternasyonel’in son sayısında İtalyan şair Jacapo Pignatieollo’nun söyleşisini okudum. Haritada Bir Nokta adındaki bu köşeyi Nevra Gözde hazırlıyor ve her sayıda dünya edebiyatından bir yazara, şaire sorular soruyor. Bu sorulardan bir tanesi de söz konusu sanatçıların ülkelerindeki çağdaş edebiyat ortamlarına dair. Jacapo Pignatieollo’nun verdiği cevaplar sizin çizdiğiniz atmosferle birebir örtüşüyor. Aynı şekilde önceki sayılardaki diğer konuklar da aşağı yukarı benzer şeyler söylüyor. Yukarıda çizdiğiniz tablo sadece ülkemizde değil tüm dünyada böyle diyebiliriz yani.
Çağın geldiği noktada çok büyük ve kapsamlı bir dönüşümün içindeyiz. Alıştığımız biçimler okul sistemlerinden yönetim şekillerine kadar en baştan dizayn ediliyor. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Doğru bildiklerimizin yeri değişiyor. Oyunu kurallarına göre oynamak gerekiyor. Edebiyat dünyasındaki durum da bundan farklı değil. Uyumlanmak ve gerekli hamleleri yapmak, edebiyatı yaşatmak için hayati öneme sahipse buna sırt dönmek yazarın kendisine ihaneti olur.
Görünür olmak, çeşitli mecralarda boy göstermek, elini taşın altına koymak, kenarda sızlanmak yerine harekete geçmek kötü şeyler değil. Kötü olan, sadece bu kısmı önemseyerek metnini ihmal etmek. Varlığınla bir iddia peşindesin ama yaptığın işin altını dolduramıyorsun. İşte bundan sakınmak, bu tuzağa düşmemek, aynaların cazibesine kapılıp derinlerdeki anlamı unutmamak gerekir. Öyle tiplerin kalitesi kulaktan kulağa yayılır zaten. Çok pohpohlanmasına rağmen vasat olduğu, her yerde görünmesine rağmen beceriksizliği, sahnelerden inmemesine rağmen arkasında hangi paralı editörün olduğu bilinir.
Diğer yandan kendini ortamdan sakınmak, alemi uzaktan uzağa küçümsemek, zihnini fildişi bir alana hapsetmek de hastalıklıdır. Ortada iyi kötü bir meydan varsa bu meydana çıkmak ve savaşmak lazımdır. Eskiden kılıçla, dün kalemle, bugün sosyal medya hesaplarıyla cenk etmek sadece bir dönüşümdür ve buna direnmemek gerekir. Tüm bunların tek bir istisnası var. Deha. Deha eninde sonunda kendi yolunu yaratarak, tüm gerçekliklerin üzerine benzersiz bir biçimde çıkacaktır.
Teşekkür ederiz.

Son Yorumlar