Kuçuradi’nin Ardından: Polemikler ve Düşündürdükleri

İoanna Kuçuradi’nin ardından yaşanan tartışmalarda üç ayrı konu iç içe geçiyor: eserlerinin felsefi değeri, kamusal ve kurumsal davranışları, ölümünden sonra onun hakkında oluşturulan imge. Bu konular birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte, aynı ölçütlerle değerlendirilemez. Bir düşünürün felsefi katkısı, belirli bir olayda doğru davrandığını kanıtlamaz. Ölümünün ardından kullanılan yüceltici ifadeler de eserlerinin değerini belirlemez. Tartışmaların verimli olabilmesi, öncelikle neyi değerlendirdiğimizi açıkça ortaya koymamıza bağlıdır. Aksi hâlde bir anma yazısındaki abartıya tepki gösterirken düşünürün eserlerini, bir davranışını eleştirirken bütün düşünsel hayatını mahkûm edebiliriz.

Kuçuradi’yi filozof olarak değerlendiriyorum. Bu yargım, tanınırlığına, ödüllerine veya üstlendiği görevlere dayanmıyor. Değer ile değer yargısı arasındaki ayrımı işlemesi, değerlendirme etkinliğini başlı başına bir felsefi problem olarak ele alması, etik ilişkiyi ve insan haklarının temellerini araştırması, bu konularda kendi ayrımlarını ve gerekçelendirilmiş yaklaşımını geliştirmesi bu değerlendirmemin dayanaklarını oluşturuyor. Onun görüşlerinin özgünlüğünün derecesi, açıklama gücü ve sınırları elbette tartışılabilir. Filozofluk, bu tartışmalardan başarıyla çıkacağı önceden güvence altına alınmış bir unvan değildir. Bir düşünürün görüşlerini yanlış veya yetersiz bulmak, onun felsefe üretmediğini göstermeye yetmez.

Filozofluğu sistem kurmakla özdeşleştiren anlayış da bu nedenle sorgulanmalıdır. Varlık, bilgi ve değer alanlarını kuşatan kapsamlı bir sistem geliştirmek, felsefe yapmanın önemli biçimlerinden biridir. Bunun yanında bir problemi yeniden kurmak, yerleşik bir ayrımın yetersizliğini göstermek, kavramlar arasındaki ilişkileri çözümlemek ve belirli bir alanda yeni bir yaklaşım geliştirmek de felsefi üretimdir. Bütün felsefe alanlarını kuşatan bir sistem kurmamak, sistematik düşünmemek anlamına gelmez. Kavramlar arasında tutarlı ilişkiler kurma, öncülleri açığa çıkarma ve sonuçları gerekçelendirme yükümlülüğü, problem odaklı çalışmalar için de geçerlidir. Kuçuradi’nin filozofluğu, kapsamlı bir sistem kurup kurmadığından önce, ele aldığı problemlere yaptığı katkılar üzerinden tartışılmalıdır.

Başka düşünürlerle karşılaştırılarak daha az “derin” bulunması da benzer bir açıklık gerektiriyor. Derinlikten ne anlaşıldığı belirtilmediğinde bu hüküm, gerekçelendirilmiş bir değerlendirmeden çok bir beğeni bildirimi olarak kalır. Oysa felsefi karşılaştırma mümkündür. Aynı problem karşısında varsayımları daha iyi açığa çıkaran, güçlü itirazları karşılayan, daha açıklayıcı kavramlar geliştiren veya gözden kaçmış ilişkileri gösteren bir yaklaşımın üstünlüğü savunulabilir. Bunun için eserler üzerinde çalışmak gerekir. Konunun genişliği, kullanılan dilin ağırlığı ve çok sayıda düşünürden söz edilmesi, tek başına derinlik göstergesi değildir. Belirli bir etik sorunun titiz çözümlemesi, geniş kapsamlı bir varlık veya medeniyet anlatısından daha derin olabilir. Karşılaştırmanın sonucu, düşünürler hakkında önceden benimsenmiş bir sıralamadan çıkarılmamalıdır.

Polemiklerin bir bölümü, İslami referanslı ve seküler düşünce çevreleri arasındaki ayrışmanın bu değerlendirmelere nasıl taşındığını düşündürüyor. Burada kişisel inancı, düşüncenin tarihsel kaynaklarını ve felsefi gerekçelendirme yöntemini ayırmak gerekir. Bir düşünür İslam düşüncesinden beslenip argümanlarını o inancı paylaşmayanların da tartışabileceği gerekçelerle kurabilir. Kişisel olarak inançlı olması, bütün felsefi görüşlerini vahiyden çıkardığı anlamına gelmez. Seküler bir düşünür de insan, toplum veya ilerleme hakkında sorgulamadan benimsediği kabullere dayanabilir. Düşüncenin eleştirelliği, taşıdığı etiketten çok, öncüllerini ne kadar açık ortaya koyduğu ve itirazlara ne ölçüde açık olduğu üzerinden anlaşılır.

Görüş ayrılıkları, felsefi tartışmanın olağan bir parçasıdır. Kamplaşma ise bu ayrılıkların değerlendirme ölçütlerini bozduğu yerde başlar. Kendi çevremizdeki düşünürlerin iddialarına daha kolay ikna oluyor, karşı çevredekilerin katkılarını baştan küçümsüyor veya eleştiriyi aidiyetimize yöneltilmiş bir saldırı sayıyorsak, düşünsel bağımsızlığımız daralıyor demektir. Bununla birlikte filozoflarla onları sahiplenen çevreleri de birbirine karıştırmamak gerekir. Bir düşünürün eserleri, onu savunanların sosyal medyada kurduğu imgeye indirgenemez. Adına yapılan her tartışma onun felsefi tutumunu temsil etmez. Bu ayrım kaybolduğunda düşünürler, okunacak ve eleştirilecek kişiler olmaktan çıkarak karşıt çevrelerin simgelerine dönüşür.

Akademinin, yayıncılığın ve medyanın bazı düşünürleri öne çıkarırken başkalarını ihmal edip etmediği ayrıca araştırılabilir. Bu, düşünsel hayatın kurumsal yapısıyla ilgili meşru bir sorudur. Ancak bir düşünürün haksız yere ihmal edilmiş olması, başka bir düşünürün haksız yere tanındığını kanıtlamaz. Tanınırlık farkından felsefi üstünlük sonucu çıkarılamaz; görünmezlik de kendiliğinden özgünlük göstergesi değildir. Kuçuradi’nin uluslararası görevleri ve kurumsal çalışmaları, kamusal etkisini anlamak açısından önemlidir. Eserlerini değerlendirirken ise neyi açıklayabildiğine, hangi ayrımları geliştirdiğine ve hangi soruları açık bıraktığına bakmak gerekir. Bir düşünürün katkısı, başkasının katkısını eksilten sınırlı bir pay değildir.

Aidiyetlere göre değerlendirme, yalnızca kimin büyük filozof sayılacağını etkilemez. Kimin hakkındaki iddiaların ne kadar kolay kabul veya reddedileceğini de etkileyebilir. Benimsediğimiz bir düşünür söz konusu olduğunda ayrıntılı kanıt isterken karşı çıktığımız biri hakkında tek bir anlatıyı yeterli bulabiliriz. Bir kişinin düşünsel itibarını, hakkındaki ciddi iddiaları araştırmamak için gerekçeye de dönüştürebiliriz. Kuçuradi’nin devlet ve akademik iktidarla ilişkileri üzerine yürüyen tartışmalar, bu tehlikeyi de hesaba katmayı gerektiriyor. İnsan haklarını düşüncesinin merkezine yerleştiren bir akademisyenin somut hak ihlalleri karşısında ne yaptığı sorusu, ona duyulan yakınlıktan veya uzaklıktan bağımsız biçimde sorulabilmelidir.

Etik üzerine çalışan bir düşünürün kurumsal yetkisini nasıl kullandığı, savunduğu ilkelerle birlikte sorgulanmalıdır. Bir kişinin düşünsel katkıları, başkasının hakkını ihlal eden bir kararını telafi etmez. Özellikle karar süreçlerinde etkili olan bir akademisyenin sorumluluğu, yalnızca ne söylediğiyle sınırlı değildir; neye katıldığı, hangi yetkiyi kullandığı ve kararlarının başkalarını nasıl etkilediği de değerlendirilmelidir. Kuçuradi’nin 12 Mart sonrasında bir meslektaşının üniversiteden uzaklaştırılmasında rol oynadığı yönündeki tanıklık bu nedenle ciddiye alınmalıdır. İddianın konusu sessiz kalmanın ötesinde, bir tasfiye sürecine etkin biçimde katılmadır. Böyle bir eylemin doğrulanması, akademik özgürlük ve insan hakları bakımından ağır bir sorumluluk doğurur. Olayın aydınlatılması, tanıklığın karar belgeleri ve farklı anlatımlarla birlikte incelenmesini gerektirir. Darbeye karşı çıkmamak, darbe dönemindeki bir tasfiyeye katılmak ve darbeyi açıkça savunmak ise ayrı ayrı kanıtlanması gereken iddialardır.

Bir felsefe kongresindeki protestoya gösterilen tepki de aynı tutarlılık sorununu gündeme getirmektedir. 2003 yılında İstanbul’da yapılan Dünya Felsefe Kongresi’nin kapanışına ilişkin bir dönem haberi, protestocuların tartaklanarak dışarı çıkarıldığını ve Kuçuradi’nin protestoya tepki gösterdiğini aktarmaktadır. Haberde protestonun yöntemine yöneltilen tepki, protestoculara yapılan muamele karşısında nasıl bir tutum alındığı sorusunu da gündeme getirir. Protestoyu eleştirmek, kötü muameleyi onaylamakla aynı şey değildir; fakat protestonun yöntemini uygun bulmamak da protestocuların haklarının korunması yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Toplantının düzenini koruma isteği ile kişinin haklarını koruma yükümlülüğü çatıştığında, bu çatışmanın nasıl çözüldüğü etik bir değerlendirme konusudur. İnsan hakları ilkelerinin asıl sınavlarından biri, rahatsız olduğumuz veya yöntemini benimsemediğimiz insanların hakları karşısındaki tutumumuzdur. Olayın sonraki aktarımlarındaki tarih ve yer yanlışlarını düzeltmek de bu etik soruyu ortadan kaldırmaz.

Devletle ve kurumlarla kurulan ilişkilerin niteliği de somut tercihler üzerinden anlaşılabilir. Kurumların içinde çalışmak, hakların korunmasını sağlayacak düzenlemelere katkıda bulunabilir; kurumsal konumu koruma kaygısı ise eleştirel bağımsızlığı daraltabilir. Kuçuradi’nin kendi değerlendirmelerinde insan hakları kurumlarının işleyişini, bağımsızlık eksikliklerini ve insan hakları eğitiminin geriletilmesini eleştirdiği görülmektedir. Bu nedenle “hiç eleştirmedi” biçimindeki kapsamlı hüküm, mevcut metinlerle uyuşmamaktadır. Daha açıklayıcı soru, eleştirilerinin kapsamı ve sınırlarıdır. Kurumsal reformlara duyduğu güven, iktidar ilişkilerini anlamasına ne ölçüde yardımcı olmuş, hangi noktalarda yetersiz kalmıştır? Kurumlar içindeki etkisini artırmak ile kurumlara karşı bağımsızlığını korumak arasında nasıl bir ilişki kurmuştur? Bu sorular, kamusal sorumluluk üstlenen bütün düşünürler için geçerlidir.

Hak kuramına yöneltilen eleştiriler ise kavramsal bir incelemeyi gerektiriyor. Kuçuradi temel hakları kişi hakları olarak değerlendirmekte, bazı kişi haklarının korunmasının grup haklarının tanınmasını gerektirdiğini de belirtmektedir. Dolayısıyla kolektif hakları bütünüyle yok saydığı yönündeki genelleme, yayımlanmış görüşlerini tam olarak karşılamamaktadır. Tartışılması gereken, kişi haklarından türetilen grup haklarının kolektif baskının özgül biçimlerini açıklamak ve gidermek için ne ölçüde yeterli olduğudur. Kişiyi merkeze almak, bireyin kendi topluluğunun baskısına karşı korunması bakımından güçlü bir dayanak sağlayabilir. Bir dilin kamusal varlığını ve kültürel aktarımın sürekliliğini koruma taleplerinin bu çerçevede nasıl temellendirileceği de incelenmelidir. Bu sorular, yaklaşımın açıklama gücünü ve sınırlarını somut talepler üzerinden sınamayı gerektirir.

Siyasal tutumu değerlendirmek için başvurulan “bedel ödeme” ölçütü de tek başına yeterli değildir. Baskıya direnmek, işini kaybetmeyi göze almak veya hak ihlallerine karşı kamusal sorumluluk üstlenmek, ahlaki cesaretin önemli göstergeleri olabilir. Baskıya uğramamış olmak ise düşünsel yetersizliğin ya da iktidarla iş birliğinin doğrudan kanıtı sayılamaz. Kişinin belirli bir olayda ne bildiği, ne yapabilecek durumda olduğu ve tercihinin başkaları üzerinde nasıl sonuçlar doğurduğu daha açıklayıcıdır. Benzer biçimde, azınlık konumunda bulunmanın yarattığı korku ve güvensizlik de hesaba katılmalıdır. Bu koşulları anlamak, kişiden sürekli kahramanlık beklemeyi önleyebilir; ancak başkalarının haklarını etkileyen eylemleri değerlendirme gereğini ortadan kaldırmaz.

Polemiklerde kullanılan aşağılayıcı dil, bu ayrımları korumayı güçleştiriyor. Kimlikçi dışlamalar, küçümseyici benzetmeler ve kişiyi bütünüyle değersizleştiren nitelemeler, hangi görüşün neden yanlış olduğunu açıklamıyor. Düşünsel bağımlılık, seçkincilik, devletçilik veya dogmatizm gibi iddialar, hangi metinde, hangi kabulde veya hangi davranışta ortaya çıktıkları gösterildiğinde anlam kazanır. Bütün çevrelerden iddialarını gerekçelendirmelerini istemek, onları güç ve sorumluluk bakımından eşit saymak değildir. Siyasal güç, yaptırım imkânı ve kamusal etki bakımından farklılıklar ayrıca incelenmelidir. Nesnellik, bu farklılıkları silmek yerine değerlendirmeye katmayı gerektirir.

Kuçuradi’nin ardından hem övgülerin hem eleştirilerin sorması gereken soru, onun düşüncesini ve hayatını ne ölçüde anlamamızı sağladıklarıdır. Eserlerine girmeyen övgü, düşünsel katkısını birkaç sıfata indirger. Kanıtlarını incelemeyen suçlama ise etik ve tarihsel sorumluluğu aydınlatamaz. Kuçuradi, kavramları tartışılabilen, yaklaşımları geliştirilebilen veya reddedilebilen, kamusal tercihleri sorgulanabilen bir filozof olarak okunmalıdır. Onu kendi kampımızın üstünlüğünü kanıtlamak için kullandığımızda, düşüncesini anlamaktan uzaklaşırız. Böylece hem katkılarını görme hem de yanlışlarını doğru belirleme imkânını kaybederiz.

Hasan AYDIN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir