Muaz ERGÜ: Edebiyat, hiçbir zaman bütünüyle yalnız başına yapılan bir iş olmadı. Dergiler, yayınevleri ve edebî çevreler; yazarların birbirini bulduğu, etkilediği, tartıştığı ve birlikte dönüştüğü alanlar yarattı. Pek çok edebî kuşak, akım ve güçlü metin, bu karşılaşmaların içinden doğdu.
Bugün edebiyatın dolaşım alanı geçmişe göre hiç olmadığı kadar geniş. Dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler, söyleşiler ve sosyal medya ağları eklendi. Bir yazarın sesini duyurabileceği mecralar çoğalırken görünür olmanın yolları da çeşitlendi. Ancak yolların çoğalması, iyi bir metnin kendi yolunu bulmasını gerçekten kolaylaştırdı mı? Yoksa metnin dolaşıma girmesinde, konuşulmasında ve okura ulaşmasında edebî ilişkilerin ağırlığı daha da mı arttı?
Belki de mesele, edebî çevrelerin varlığından çok, metin ile çevre arasındaki ilişkinin nerede konumlandığında düğümleniyor. Birlikte üretmek, birbirini beslemek ve dayanışmak edebiyatın doğasında var. Fakat bütün bunların ortasında, eski ve biraz da romantik bir inanç hâlâ yaşamaya devam ediyor: İyi metin, er ya da geç yolunu bulur.
dibace.net olarak bu kez, bu inancın bugün hâlâ ne kadar geçerli olduğunu soruşturuyoruz.
Edebiyat tarihinde nice yazar, bir derginin, bir topluluğun ya da bir kuşağın içinden sesini duyurdu; kimileri ise bütün bunların dışında kendi yolunu açtı. Bugün dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler ve sosyal medya ağları da eklenmişken, sizce bir yazar, herhangi bir edebî çevreye dâhil olmadan yalnızca metninin gücüyle kendine alan açabilir mi?
İyi metin, hâlâ kendi yolunu bulabilir mi?
Lütfi Bergen: Sorunuzun yalnızca edebiyat metinlerini değil düşünce metinlerini de dikkate alarak cevaplanması gerektiği kanaatindeyim. Esasen edebiyat, düşünceden bağımsız olarak varlığını gösteren “estetik eylem” değildir. Bu konu, “sanat toplum için mi, sanat için mi, Tanrı’yı arayış işi mi?” meselesini de gündemine taşımaktadır. Aliya İzzetbegoviç, “Din ve sanatın esaslarında aslen birlik vardır. Mimarî, istisnasız her kültürde en yüksek dereceye mabetlerde ulaşmıştır. Sanat, insanı ararken, bu bir bakıma Allah’ı arayış oluyor. Bazı sanatkârların dinsiz olması bu gerçeği değiştirmez” der. Nurettin Topçu’da da benzer görüşler vardır. Topçu, “sanatın yüksek faaliyetinde bir imanın olduğunu ve sanatkârın çoğunlukla farkında olmaksızın mistik bir hayatı hedeflediğini” ifade eder. Ona göre “Sanat, varlığımız içerisinde dağılmış bir imanın bunalımlarını bir araya getirir ve onları özlemini duyduğu bir gerçekliğe doğru bir bütünlük içerisinde yöneltir. Bu iman, kurtuluşa imandır.” Her şeye rağmen sanatın “toplum için/sanat için/Tanrı için” yapılıyor olması, onun belli bir muhit içinde doğması ve belirli formlarla muhatabına (okuyucu, dinleyici, seyirci) iletilmesi gerçeğini yok etmez. Sanatı “sanat” olarak ve düşünceyi “düşünce” olarak ilettiğimiz bir muhatap yoksa, sanat da düşünce de “var olmak” niteliği kazanamaz. Diğer değişle sanat eseri de edebî metin de düşünce metni de bir toplulukta “değerli” bulunduğu takdirde varlık kazanabilir. Bir bakıma sanat eseri veya yazınsal metin her ne kadar İzzetbegoviç veya Topçu’nun ifade ettiği üzere “Din” ile aynı esaslardan doğmuşsa da dışavurumu bakımından aynı esaslara bağlı değildir. Din için “İbadetin gizlisi makbul” iken, sanat/düşünce için “eserin gösterilmesi” bir gerekliliktir. Sanatçı/yazar, eserini meydana getirirken “çilekeş” olmakla birlikte onun önce “muhitleşmesi” ve sonra “kütleleşmesi” niyetiyle (hedefiyle) hareket eden bir “misyoner” yahut “eylemci-devrimci” konumundadır. Aksi halde sanat/metin, muhteva kazanamaz; gerçek manada bir düşünce metni, edebî metin, eser haline gelemez. Bu, yazarın/sanatçının “hakikat” ile temasından doğan “vecd hali”ni veya “bilinç hali”ni başkalarına da ulaştırarak onları benzer vecdlere/bilince ulaştırma eylemidir. Örneğin “Diriliş” romanında Prens Dimitriy Nehludov’un baştan çıkarıp hamile bıraktığı Katyuşa Maslova’nun önce fuhşa sürüklenip sonra da cinayet işlemesi karşısındaki vicdan azabını eğer biz okuyucular olarak da duyabilmekteysek, sanat/eser/metin kendini ispat etmiş, sanat eylemi başarılı olmuş demektir.
Meseleye bu yönden bakıldığında Türkiye’de pek çok sorunun bulunduğu ifade edilebilecektir. Öncelikle bizim edebî/düşünsel mahfillerimizde esas problem “kültürel iktidar kimin olacak” mücadelesinde düğümlenmektedir. Dolayısıyla dergiler, yayınevleri, edebî çevreler, sanal medya ağlarının çoğullaşması yazar/sanatçının “kendi yolunu bulması” bakımından yeterli koşulların sağlandığı bir ortamın doğduğunu göstermemektedir. Yazar/sanatçıya kültürel iktidar mücadelesi veren gruplardan birine dahil olması ve eserini bu mücadelenin taraflarından birinin ideolojisine hasretmesi dayatılmaktadır. Anlaşılacağı üzere yazarın/eser sahibinin önünde “ideolojik blokaj” vardır.
İkinci olarak, Türkiye’de eserin/metnin topluma ulaşmasını sağlayan mecralar artsa bile, yazar/sanatçının eserine akreditasyon (yeterlilik) veren “görünmez yazar kurulu” bulunmaktadır. Bu “yazar/sanatçı kurulu” okuyucuya “tavsiye edilecek” yazar/sanatçıyı “enformel” eliminasyon kriterleri ile belirlemekte, “muhite” dahil olup olmayacağına dair kararı vermektedir.
Üçüncü olarak, sanatçı/yazar kişilerin eski üstatların fikir ve eserlerini eleştirmemesi ilkesi edebî/düşünsel muhitlerin “gizli yasası” olarak kabul edilmektedir. İslâmî/Muhafazakâr/Milliyetçi kesimde “topu topu kaç düşünür ve edebiyatçımız var; onları eleştirmek senin haddine değil” denilerek işletilen bu “gizli yasa” nedeniyle herhangi bir yazarın eski üstatları eleştirmesine izin verilmemektedir.
Yazarlık hayatımda bu üç “baraja” da takılmak durumunda kaldığım pek çok hadise yaşadım. Bunlardan bazı örnekleri paylaşmak, blokajın etkisini gösterecektir. Birinci hadisede Sezai Karakoç hakkında yazı isteyen editöre yazımı belirtilen süre içinde tamamlayıp göndermiştim. Bu metinde müellifin düşünsel paradokslarını ortaya koymayı amaçladım. Editör makalemin “Sezai Karakoç’un düşüncelerini eleştirdiğini, hatta İslâmcılık fikriyatını zayıflatmaya yöneldiğimi, dergide bu türden eleştirinin yayımlanamayacağını” belirten cevap maili gönderip, başka bir yazı talep etti. Ben de Karakoç’un “İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü” kitabı hakkında yazar adı, dipnot, kaynakça belirtmeden yeni bir metin kaleme alıp editöre gönderdim. Editör bilahare “yazı istediğimiz gibi, yayımlayacağız” maili ile dönüş yaptı. Bunun üzerine editöre, “gönderdiğim metin, Sezai Karakoç’un ‘Strüktür’ adındaki metninin eleştirisidir; ayrıca, İslâmcılık fikriyatının başka düzeyde eleştirisidir, dikkatli okuyun” maili ile karşılık verdim. Ertesi gün “yazınızı yayımlayamayacağız” maili aldım. Yazdığım ikinci metnin Sezai Karakoç’un düşünsel paradokslarını ortaya koyduğunu ve İslâmcılık ideolojisine dair bir eleştiri olduğunu dile getirmeseydim, editör dergisinde metnimi yayımlayacaktı.
İkinci örnek, başka bir dergi editörünün Mustafa Kutlu hakkında yazı talebi hakkındaydı. Makalemde Kutlu’nun “Sır” adlı kitabını eleştirel bir yaklaşımla kaleme alıp gönderdim. Editör, telefonla beni arayarak Mustafa Kutlu ile aralarında bir hukuk bulunduğunu, dergisinde kendisinin üstat olarak kabul ettiği büyüğünü eleştiren metni yayımlayamayacağını, iki gün içinde yeni bir makale göndermemi (dergi baskıya girecekti), aksi halde dergisinde yazı yazamayacağımı ifade etti. Ben de bu durum üzerine sosyal medyada söz konusu dergi çevresinde yazılarıma son verdiğimi ilan ettim. Söz konusu kırılma, sadece editör ile aramızın açılması ile sonuçlanmadı; onun etkili olduğu yazar çevresiyle de iletişimin kopmasına yol açtı.
Üçüncü örnek, bir yazar çevresinin etkili isminin görüş ayrılığı nedeniyle camiadan, dergi çevresinden beni dışlamasıdır. İlginç bir kırılma olarak bu yazar çevresi daha sonra savunduğum görüşü benimsemiş, hatta Azerbaycan’da bu görüş doğrultusunda sempozyum düzenleyerek kendi muhitinin yazarlarını konuşmacı olarak davet etmişti.
Anlaşılacağı üzere günümüzde yazar/sanatçıların, eserleriyle sesini edebî/düşünsel kamuya ulaştırması yolu tıkanmış durumdadır. Yazar/sanatçı, önce belli bir muhite intisap etmek, ardından bu muhitin “şeyh/ideoloji/engizisyon kurulu” denilebilecek yapısına teslim olmak zorundadır. Yazar/sanatçı bu “teslisi” kabul etmediği takdirde, kitaplarını dağıtımı güçlü yayınevlerinde yayımlatamayacak, kitapları hakkında gazetelerin kitap eklerinde tanıtım yazıları yazılmayacak, TV kanallarına davet edilmeyecek, sempozyumlarda konuşamayacak, belediyelerin düzenlediği etkinliklere katılamayacak, okullarda “yazar-öğrenci buluşmaları”na çağrılmayacaktır.
Buna rağmen, bir yazar, herhangi bir edebî çevreye dâhil olmadan yalnızca metninin gücüyle kendine alan açabilir. Otuz ikinci kitabını yayımlamış, düşünsel hayatında Anadoluculuk fikriyatından bütünTürkçülük fikriyatına yönelmiş, 2015’ten beri kitapları yok sayıldığı halde “yazma eylemi”ni yaşam felsefesi ve “kendi olmak mücadelesi” haline getirmiş bir yazar olarak kendi varlığımı, “metnin gücüyle kendine alan açan yazar” örneği sayabiliyorum.
Teşekkür ederiz.

Son Yorumlar