Gülay GÖKÇEN: “Hiçbir Şey Zamandan Bağımsız Değil.”

Öykü kitabınızın adı “Zamanı Serbest Bırakırız”. Zamanı serbest bırakırız derken neyi kastediyorsunuz? Geçmişin tortularından sıyrılmayı mı, hayatı kabullenmeyi mi yoksa her şeyi akışına bırakmayı mı?

Aslında hepsi. İnsanın doğduğu andan itibaren kişisel tarihi başlıyor ve yaşadığı sürece kendini pek çok ilişkinin içinde buluyor. Önce aileyle başlıyor bu ilişki. Sonra kan bağı olmayan insanlarla da devam ediyor. Arkadaşlıklar, dostluklar kuruyor. Kendine eş seçiyor. Bazen bu ilişkiler yolunda gitmeyebiliyor. Bazı kırılmalar söz konusu. İşte benim öykülerim bu noktada başlıyor. Öykülerimi bu kırılma anları üzerine inşa ettim diyebilirim. Ve tabii ki kırılanı onarmak da çoğunlukla zamanla alakalı oluyor.

Bir şeyler yolunda gitmediğinde tekrar devam edebilmek için belirli bir süreye ihtiyacımız oluyor, bazen yeni bir mekâna da. Pek çok yolu deniyoruz bunun için. Geçmişin tortularından sıyrılmak için çabalıyoruz. Başaramadıysak olduğu gibi kabullenmek ve akışına bırakmak kaçınılmaz bir durum. Öykü karakterlerim hayata devam edebilmek için zamanı serbest bırakmak gerektiğiyle ilgili bir duruş sergiliyorlar.

Kitabınızın adından da belli olduğu gibi öykülerinizde zaman önemli bir yere sahip. Zaman üzerine düşündüğünüz belli. Aynı zamanda öyküleriniz genelde hatırlama üzerine inşa edilmiş. Kayıp, yas, çocukluk, hafıza, beklemek, unutmak ve hatırlamak da çokça hissediliyor. Zaman sizin için olayların içinde akıp gittiği bir mekân bir zemin mi yoksa insanın iç dünyasını değiştiren, dönüştüren bir etken mi? Neler söylersiniz zaman anlayışınızla alakalı?

Zaman, insanın dünüyle ve yarınıyla çok özel bir yerde. Hatta insanı, geçmişte yaşadıklarıyla değiştiren, ona gelecek vaat ederken de dönüştüren güçlü bir etken. Çünkü akışla birlikte oluyor her şey. Zamandan bağımsız değil hiçbir şey. Kayıplar yaşanıyor bu akışta ve arkasından gelen bir yas süreci başlıyor, hiç unutmak istemediğimiz ya da asla hatırlamak istemediğimiz anlar yaşanıyor, geleceğe dair kararlar alınıyor ve pek çok şey.  Bütün bunların hepsi zamanla ve hatta mekânla da ilgili.

“Kokteyl”, “Rastlantısal Değişimler ve Kararlar” adlı öykülerinizde koku metaforu hemen göze çarpıyor. Öykünüzü okuyunca Freud geldi aklıma. Freud’da da koku metaforu çok önemli. Ona göre koku insanın psikolojik durumunu ele verir, insan uygarlığının gelişimini gösterir, bilinçaltı ve cinsellikle doğrudan irtibatlıdır. Sizin koku metaforunu çok kullanmanızın herhangi sebebi var mı? Koku ne ifade ediyor?

İnsanın duyguları bazen alınan kararlarla çakışabilir. Duygular bilinçli bir tercih olmayabilir. Hissetmek ve hissettiğince yaşamak bazen önüne geçilemeyecek kadar yoğunlaşır. Konuya Freud’un teorisiyle de bakacak olursak insan arzusunun peşinden mi gitmelidir yoksa toplum ve kurallar buna ket mi vurmalıdır? İşte burada devreye kişinin duygularının neye göre şekillendiği ortaya çıkıyor.

Aslında kokunun kişi üzerindeki tesiri duygusunun yoğunluğuyla alakalı. Öykülerimde de koku, kişinin karşı cinsle olan münasebetinde benliğiyle toplumsal baskının arasında kalmayı sorgulatıyor. İnsanın kendi bedenindeki ve hislerindeki değişimini hatta toplumsal kuralların bu değişim üzerindeki etkisini anlamak açısından önemli bir yere sahip oluyor.

Yine öykülerinizde anılar, geçmiş çok işlenen kavramlar. “Yazın Sonu” öykünüzde “Geçmişime, daha çok çocukluğuma ve gençliğime dair anılar, rüyalarıma giren nereye uçacağını bilemeyen masum kuşlar, yol boyunca sıralanmış cılız ağaçlar, üzerime çullanan gri sis bulutları hatta sokağın başındaki kediler bana yoldaşlık ediyor kaç gündür.” Cümlesinde de anılar var. Anılardan bahsetmek ve onları yazmak zamanında bastırılmış çatışmaları ortaya çıkarmak, duygusal katarsis, psikolojik savunma ve iyileşme süreci gibi durumlara işaret eder. Sizin anılardan bu kadar bahsetmenizin nedenleri nelerdir?

Hiçbirimiz geçmişten bağımsız değiliz. Bazen yaşanılan anlar öyle can sıkıcıdır, öyle lanetlidir ki onları dile getiremeyiz, önce bastırmayı tercih ederiz. Ama bir kırılma anı yaşandığında tamamlanmamış duygular açığa çıkabiliyor. İşte bu kırılma anıyla açığa çıkan yeni duyguyunun anılarla birlikte dile gelmesi iyileşme sürecine de yardımcı olabiliyor.

Benim öykülerimdeki karakterler de yaşadıkları duygusal çatışmayı anılarıyla harmanlayıp dile getirerek bir nevi kişisel savunmalarını yapıyorlar. Böylece anılardan bahsederek geçmişle yüzleşip geleceğe bir kapı aralıyorlar. Anılar iyileşmenin de parçası haline geliyor.

Öykülerinizde olaydan daha çok duygu ve düşünceler ön planda. Olay öyküsünden ziyade durum öyküleri kaleme alıyorsunuz. Ayrıca öykü kahramanlarınızın nahif bir duruşu var. Neden böyle?

Yazar olarak yarattığım kurguda hatta karakterlerde kendimden ve çevremdeki insanlardan etkilenmemeye dikkat ediyorum. Bunun için özellikle çaba sarf ediyorum. Keza yarattığım atmosferde de aynı çaba söz konusu.

İşlediğim temaların evrensel olması, pek çok insanı içine alması fakat bunun yanında bireysel bir his uyandırması da en çok istediğim şey. Yine de karakterlerimde sezilen bu duruş olaylara yaklaşımda kendi duruşumla örtüşmüş de olabilir.

“Bonbon Adası” başta olmak üzere deniz, öykülerinizde kendine yer buluyor. Yazlıklar… Deniz genelde sonsuzluğu, bilinmezliği, dalgalanmayı, tehlikeyi, keşfetmeyi simgeleyen bir metafor olarak kullanılır. Siz deniz metaforuna hangi anlamları yüklüyorsunuz ya da deniz sadece bir mekân olarak mı yer alıyor öykülerinizde?

Hayır asla sadece bir mekân değil. Deniz özellikle üç öykümde de işlediğim bir metafor ve deniz “Bonbon Adası”nda bilinmezliği, tehlikeyi, keşfetmeyi, tutkuyu simgelediği gibi “İslomanya”da ada seviciliğiyle birlikte kaçışı, sığınmayı, yeniden var olmayı “Yazın Sonu”nda ise dinginliği, sağaltmayı simgeliyor.

Öykülerinizi bitirdiğimde içimde bir tamamlanmamışlık hissi uyandı. Sanki öyküler devam ediyor ya da edecek. Öykülerinizi okurun zihninde tamamlamasını mı istiyorsunuz?

Evet, okurun da öykü hakkında kafa yormasını, karakterin  karar verme sürecine ortak olmasını, okuma sürecinde aktif rol almasını gerekli görüyorum.

“Karyatid”, “Bonbon Adası” öykülerinizde anneler kaybettikleri çocuklarıyla yaşıyor. Hatta yaşayan çocuklarını neredeyse görmüyorlar. Kaybedilenler ve zihinde yaşatılanlar öykülerinizin oluşumunda nasıl bir etkiye sahipler?

Bu iki öyküde de ölümle gelen ayrılık ve yas süreçleri söz konusu. Anneler, babalar ve çocukları. İki öyküde de anlatıcı evlat. Öykülerde evlatlar edilgen konumdalar. Evladın edilgenliği tabii ki onun dünyaya gelmesine sebep olan bu iki kişinin yani anne babanın her zaman başrolü üstlenmesiyle ilişkili. Çünkü çocuklar bu ikisinin kararıyla dünyaya geliyor ve kaç yaşına gelirse gelsin ebeveynlerin çocuklar üzerinde her zaman etkileri söz konusu. Zamanla durumlara veya olaylara karşı anne babanın aldığı farklı tutumlar çocuklar üzerinde de farklı tesire neden olabiliyor. Hatta evlatlar ebeveynleri üzerinden taraf tutmaya başlıyor. Bu bilinçli bir tercih olmamakla birlikte yine zaman devreye giriyor ve tekrarlanan her davranış her biri için ayrı ayrı gelişen bu hislerin pekişmesine neden oluyor. İşte bu bağlamda yitirilen kişi için ailedeki her birey aynı tepkiyi göstermediği gibi bu vahim olayın tesirinin dışa vurumu da kişiden kişiye farlılık gösteriyor.

Öykülerinizde insan kırılganlığı ve yalnızlık var. Siz bunları işlerken insanın kırılganlığını görünür kılmak mı istiyorsunuz yoksa insanın kendiyle muhasebe yapmasını mı?

Öykülerim insan hallerinin, ilişkilerinin kişiler üzerindeki gerçek izlerini temsil ediyor. Bu nedenle insana dair olan her duyguyu görünür kılmak istiyorum.

Öykülerinizde gerçek hayatın izdüşümleri var mı? Gerçek yaşantılardan besleniyor musunuz? Yoksa her şey kurmaca mı?

Gerçek hayatın izlerini taşıyan öyküler yazmaya dikkat ediyorum, fakat hem mekânlar hem de karakterler tamamen kurmaca. Elbette ki edebiyattan ve sanattan besleniyorum, mesela, “Magnum” öykümde, özellikle ikinci yarısında Oscar Wilde’nin çok bilinen bir şiirine metaforik bir yaklaşımla atıfta bulunuyorum.

Metinlerarası bir durum söz konusu. Okuduğum bir öykü ya da romanda bir cümle esin kaynağı olabiliyor bazen. Bir şarkı, belgesel, bir resim, fotoğraf, bir tarihi yapı ya da bir tıbbi terim bile.

Beni besleyen bir kurmaca yaratmama sebep olan pek çok faktör var. Etkilendiğim pek çok şeyin hisli bir metne dönüşmesi, başka bir şekle evrilmesi, kelimelerle çoğalıp insan ruhuna etki ederek duygu evrenselliğini yakalaması ve böylece daha geniş kitlelere erişebilmesi çok istediğim bir şey.

Son olarak neler söylersiniz?

Sorularınız için teşekkür ederim. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Gülay GÖKÇEN

    • 1979 Kırklareli doğumlu.
    • İstanbul’da bir lisede öğretmen.
    • Uzun zamandır edebiyatla ilgilenen Gökçen; inceleme yazıları, makale, karşılaştırmalı yazılar ve öyküler yazıyor.
    • Öyküleri, Notos, Sözcükler, Öykü Gazetesi, Parşömen Sanal Fanzin, Trendeki Yabancı gibi dergilerde yayımlandı.
    • ‘Öz Evlat Duvarı’ adlı öyküsü, Kitap Cumhuriyeti ‘İklim ve Çevre’ öykü seçkisinde yer aldı.
    • İlk öykü kitabı, “Zamanı Serbest Bırakırız” Temmuz 2026’da Metinlerarası Yayınevi tarafından yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir