Yunan mitolojisindeki Apollon ve Dionysos, yalnızca iki farklı tanrı değildir. Onlar aynı zamanda insanın dünyayla kurduğu ilişkinin iki ayrı yüzünü simgeler. Bu iki figürü felsefi düşüncenin merkezine yerleştirerek onlara bugünkü anlamlarını kazandıran isim ise Friedrich Nietzsche‘dir. Özellikle Tragedyanın Doğuşu adlı eserinde Nietzsche, sanatı ve insan varoluşunu anlamaya çalışırken Apollon ile Dionysos’u iki temel eğilim olarak yorumlar. Şunu da belirtmek gerekir ki bu karşıtlık, Yunan mitolojisinde baştan beri bu şekilde kurulmuş değildir; ona felsefi derinliğini veren Nietzsche’nin kendisidir.
Apollon, ışığın, kehanetin, müziğin ve şiirin tanrısıdır. Nietzsche’nin düşüncesinde ise biçimin, düzenin ve ölçünün simgesine dönüşür. Apolloncu insan, dünyayı anlaşılır hâle getirmeye çalışır. Belirsiz olanı belirginleştirir, karmaşayı düzene sokar, taşkın duyguları ölçülü bir ifadeye dönüştürür. Dünyanın karşısına sınırlar koyar ve hayatı kavranabilir bir bütün olarak görmek ister.
Dionysos ise başka bir yöne işaret eder. Şarabın, esrimenin, bereketin ve tiyatronun tanrısıdır. Nietzsche için Dionysos, insanın alışılmış benliğinin çözülmesini, bireysel sınırlarının aşınmasını temsil eder. Dionysosçu deneyimde insan artık kendisini dünyadan ayrı bir varlık olarak hissetmez. Müzik, dans, sarhoşluk ve ortak coşku içinde benlik erimeye başlar; kişi kendisini hayatın büyük akışıyla bir arada hisseder.
Bu yüzden Apollon ile Dionysos arasındaki karşıtlık, basitçe akılla duygu arasındaki bir gerilim değildir. Daha derinde yatan bir meseleye işaret eder: İnsan hayatı belirli biçimlere sokarak mı yaşayacaktır, yoksa onun taşkınlığına ve kontrol edilemez akışına mı katılacaktır?
Apolloncu eğilim, insanı varoluşun çıplak ve acımasız yüzüyle karşı karşıya bırakmayan bir dünyaya çağırır. Gerçeğin üzerine ince bir tül örer. Akıl, hayatı şekillendirir, sınırlandırır ve dayanılabilir kılar. İnsan da bu örtünün altında kendisine güvenli bir alan bulur. Medeniyet dediğimiz şey büyük ölçüde bu örtünün ürünüdür.
Fakat burada bir sorun vardır. Çünkü örtü zamanla hakikatin yerini almaya başlar. İnsan, gerçeği görmek yerine onun kendisi için hazırlanmış görüntüleriyle yaşamaya alışır. Böylece medeniyet, bir yandan insana düzen ve konfor sağlarken öte yandan onu kendi varoluşunun en derin sorularından uzaklaştırır. Soylu yaşam, ideal toplum, ilerleme ya da güvenlik gibi kavramlar çoğu zaman insanın kendi yarasıyla yüzleşmekten kaçınmasının ürettiği yanılsamalar hâline gelebilir.
Bu yüzden felsefe, sanat, din, siyaset, bilim, ekonomi, psikoloji ve tarih çoğu zaman bu büyük yanılsama düzeninin parçaları olarak karşımıza çıkar. İnsan, kendi kurduğu dünyanın içinde kendi gerçekliğini unutur.
Oysa hayatın kendisi dehşet vericidir. Acımasızdır. İnsan bu gerçekle yüzleşmek istemez. Apollon tam da burada devreye girer ve hayatın dehşetini seyredilebilir bir biçime dönüştürür. İnsana anlamlı görünen bir dünya sunar. İnsan da bu biçimlerin içinde yaşayarak gerçeğin sertliğini unutmaya başlar.
Dionysos ise biçimlerin altından yükselen sesi duyurur. Hayatın dizginlenemeyen, taşan, kaynayan tarafını hatırlatır. Çünkü insan her şeye rağmen gerçekle karşılaşmak isteyen bir varlıktır. Varoluşun acımasızlığıyla yüzleşme arzusu, insanın en derin yönlerinden biridir. İnsan dünyaya geldiği anda, sanki üzerinde kapanmayan bir yara da beraberinde gelir. Ondan kaçmak mümkündür ama kaçışın bedeli insanın kendi hakikatinden uzaklaşmasıdır.
Bu nedenle insanın görevi, gerçeğin acı verici olmasından korkarak ona sırt çevirmek değil, onunla karşılaşabilmektir. Varoluşun yükünü omuzlayarak kendisini gerçekleştirebilmesidir.
Tam da bu noktada sanatın anlamı ortaya çıkar.
Eğer medeniyet yanılsamalarla örülü bir dünyaysa, sanat belki de o yanılsamayı patlatan en büyük yalandır. Çünkü sanat, insanı alıştığı görüntülerin ötesine taşır. Gerçekliğin derinliklerine sürekli ve dolayımsız bakışlar fırlatır. Bu bakışlar ise insanı içinde yaşadığı düzenle hesaplaşmaya zorlar.
Belki de bu yüzden İsmet Özel, “şiir barbarların dilidir” der.
Çünkü şiir, medeniyetin yerleşik diline itaat etmez. Dünyayı olduğu gibi kabul etmez. İnsan bir kez gerçekten gördüğünde artık eskisi gibi göremez. Hakikatle kurulan temas, insanı mevcut düzeni sorgulamaya ve gerektiğinde onun karşısında durmaya götürür. Şiir tam da bu yüzden alışılmış dilin sınırlarını bozar; başka bir ses, başka bir gerçeklik imkânı açar.
Apollon ile Dionysos arasındaki bu gerilimin izlerini Schopenhauer‘da da görmek mümkündür.
Schopenhauer’a göre dünya iki farklı yönüyle anlaşılabilir: tasarım ve irade.
Tasarım olarak dünya, insanın duyuları ve zihni aracılığıyla deneyimlediği dünyadır. Nesneleri zaman, mekân ve nedensellik ilişkileri içinde algılarız. Bu nedenle dünya, bizim için zihnimizde beliren bir görünüş olarak vardır.
Schopenhauer’a göre gerçeklik bundan ibaret değildir. Görünüşlerin ardında çalışan daha derin bir güç bulunur: İrade. Bu irade bilinçli kararlarımızdan farklıdır. Kördür, amaçsızdır ve sürekli ister. İnsan da dâhil olmak üzere bütün canlılıkta kendisini gösteren bu bitimsiz isteme hâli, acının da temel kaynağıdır.
Bu açıdan bakıldığında Apolloncu yön ile Schopenhauer’ın tasarım dünyası arasında bir yakınlık kurulabilir. Her ikisi de biçim, sınır ve görünüş alanına aittir. Dionysosçu yön ise görünüşlerin altındaki yaşam gücüne ulaşma isteğiyle Schopenhauer’ın irade kavramını hatırlatır.
Schopenhauer’ın karamsarlığı da burada ortaya çıkar. İnsan sürekli ister. İstemenin temelinde ise bir eksiklik duygusu vardır. İstediklerine ulaşamadığında acı çeker. Ulaştığında ise kısa süreli bir tatmin yaşar ve yeni arzular doğar. Böylece hayat, çoğu zaman acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir döngüye dönüşür.
Peki, insan bu ebedî varoluş yarasıyla yaşayabilir mi? İnsan gerçekliğin yüküne dayanabilir mi?
Belki de insan tam olarak bu gerilim için yaratılmıştır. Onun imtihanı da burada başlar. Çünkü insanı insan yapan şey yalnızca huzur içinde yaşaması, mutlu olması değil, varoluşun ağırlığını taşıyabilmesidir. Eğer bu imkân onun elinden alınırsa geriye insan mı kalır, yoksa sadece uyum sağlayan bir varlık mı?
Schopenhauer, bu döngüden kısa süreli de olsa uzaklaşmanın bazı yollarından söz eder. Sanat, özellikle müzik, insanı bir süreliğine kişisel arzularının baskısından kurtarabilir. Merhamet ise başkalarının acısını kendi acımızdan bütünüyle ayrı görmememizi sağlar.
Nietzsche ise daha farklı düşünür. Ona göre büyük sanat yalnızca Apollon’a ya da yalnızca Dionysos’a yaslanmaz. Sırf biçim ve uyum, hayatın acısını örter. Sırf taşkınlık ise biçimsiz kalır. Tragedyanın gücü, bu iki eğilimi aynı anda taşıyabilmesinden gelir. İnsan hem acıyla yüzleşir hem de buna rağmen hayatı onaylayabilir.
Belki de insanın varoluşsal yarayla baş etmesinin yolu tam burada saklıdır. Hakikati örten yanılsamalara sığınmakta değil, sanat ve şiir aracılığıyla onunla karşılaşabilmektedir.
Çünkü sanat acıyı ortadan kaldırmaz. Onu görünür kılar. İnsan, acısını aşamaz belki ama onunla yaşamayı öğrenebilir. Şiir ise alışılmış dünyanın dilini bozarak insanı gerçekle yeniden buluşturur. İsmet Özel’in şiiri barbarların dili olarak görmesi de bu yüzden anlamlıdır. Şiir, medeniyetin sunduğu hazır cevapları kabul etmek yerine insanı kendi varoluşunu sorgulamaya çağırır. Bir anlamda şiir gerçekliğin üzerini örten tülü aralayıp ardına bakmak gibidir. Özel’in şu sorusu oldukça düşündürücüdür: “Şiir uyanıkken rüya görmek değil mi?”
Sonuç olarak sanat, hayatın dehşetinden kaçıran bir sığınak olmaktan çıkar. İnsanla hakikat arasında açılmış yolu yeniden görünür kılan bir imkâna dönüşür. Bu imkânın peşine düşenler için mevcut haliyle dünya yaşanılamaz hale gelmiştir. İnsan böylelikle aslı, aslını aramaya başlar. İsmet Özel’in şu mısralarıyla bitirelim:
“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
-Yaşama!
-Ya bileydim?
Yazar: Mıydım
Hiç: Şiir.”
Serhat GÖK

Son Yorumlar