Siyasal İslâmcı aydınlar, Osmanlı’nın Batı karşısında neden geri kaldığını hâlâ idrak edememiş görünmektedir. Batı’nın yükselişini yalnızca sanayileşmeyle açıklamak mümkün değildir; bu yükselişin arkasında sömürgecilik yoluyla elde edilen ucuz emek gücü, hammadde ve sermaye birikimi de bulunmaktadır. Osmanlı’nın kadrosunda Pirî Reis gibi bir denizci ve haritacı bulunduğu hâlde sömürgeci bir yayılma gerçekleştirememesi, üstelik Pirî Reis’i idam etmesi, düşündürücüdür. Piri Reis’in tarihsel önemi Onun çizdiği haritaların Batılıların sömürgecilik yapacağı coğrafyaları keşfederken kullanmış olmalarından kaynaklanır.
Bu noktada sömürgeciliğin kodlarını açıklamak gerekliliği de bulunmaktadır.
* Birinci olarak sömürgecilik, Dil genişlemesidir. Diğer ifadeyle sömürgeciler sömürgeleştirdikleri ülkelerin halkına kendi dillerini öğretmeyi kültürel asimilasyonun vazgeçilmez şartı görmektedir. Sömürgeci gücün dili; yönetimin, hukukun, ticaretin ve eğitimin resmi dili haline getirilir ve böylece sömürge halkı sömürgecinin diliyle kendini tanımlamaya başlayarak zihinsel bağımlılık pekiştirilmiş olur.
* İkinci olarak sömürgecilik, sömürge ülkelerin hammaddelerini ve emek gücünü ele geçirmeyi amaçlar. Sömürge ülkelerin topraklarının yeraltı ve yerüstü zenginlikleri (altın, elmas, petrol, pamuk, baharat, kauçuk, muz vb.) çok düşük maliyetlerle veya zorla merkez ülkeye (metropole) taşınır. Yerel halk, kendi topraklarında köle, serf ya da boğaz tokluğuna çalışan işçiler haline getirilir.
* Üçüncü olarak sömürgecilik, halkın sömürge düzenini benimsemesini hedefler. Bu ise ideolojik hegemonyayla (rıza üretimiyle) sağlanır. Sömürgeciler, yerel toplumun kendi iç çelişkilerini (ağalık sistemi, feodalizm, hukuksuzluk, anarşi) ortadan kaldıran “kurtarıcılar” olarak gelir. Kurtarıcılar, sömürge ülkelerde yerel halkın içinden düzeni sürdürecek ve koruyacak “yerli işbirlikçi” veya “komprador” olarak hareket edecek “yeni elit” sınıf yetiştirir.
* Dördüncü olarak sömürgecilik, sömürülen ülkeyi sömüren ülkenin pazarı haline getirir. Hammaddesini ve emek gücünü ucuza satan ülke, işlenmiş mamul maddeleri veya demode olmuş sanayi parklarını kendisini sömüren ülkeden almak zorunda bırakılır. Bu ise bağımsız sanayileşme sürecini engelleyerek ülkeyi dışa bağımlı kılar.
* Beşinci olarak sömürgecilik, sömürülen ülkedeki ayrılıkları kışkırtarak etnik ve dinî azınlıkların birbiriyle çatışmasını kışkırtır. Böylece halk, sömürgeciye karşı birleşemez.
* Altıncı olarak sömürgeciliğin en ileri aşaması olarak, sömürgeci devletin kendi vatandaşlarını kalıcı olarak sömürülen ülkeye yerleştirilmesidir. Bu aşamada yerel halk mülksüzleştirilir, topraksızlaştırılır, sürülür. İkili hukuk sistemi getirilir. Sömürgeci vatandaşlar için modern ve koruyucu bir hukuk uygulanırken, yerel halk için baskıcı, cezalandırıcı ve ayrımcı kurallar geçerlidir. Yerel halk “vatandaş” değil, “uyruk” olarak kabul edilir.
Bu makalede ‘sömürge’ kavramı üç ayrı anlamda kullanılmaktadır:
(1) dış sömürgecilik,
(2) iç sömürgeleştirme ve
(3) yarı-sömürgeleşme (borçlanma, Düyun-ı Umumiye).
Sömürgeciliği yukarıda belirlediğimiz kodlarla açıkladığımızda Osmanlı’nın kelimenin tam anlamıyla “dış sömürgeci” olduğu söylenemeyecektir. Hatta tam aksine Osmanlı’nın devleti kuran asıl etniği zaman içinde dışladığı, onların ekonomik ve sosyal statülerini zayıflattığı bile ifade edilebilecektir. Osmanlı yöneteninin Yûnus Emre’nin Türkçesi yerine ağdalı, Arapça-Farsça tamlamalı “seçkinlerin Türkçesi”ni resmileştirdiği açıktır. Osmanlı fethettiği ülkelere yatırımlar yapmış, o ülkelerin halklarından devlet bürokrasisine ve orduya personel almıştır. Osmanlı’nın imparatorluğa kattığı ülkelere kendi hukukunu dayatmadığı, tam aksine onları “din toplulukları” (millet) şeklinde tanımlayarak iç hukuklarında özerk kıldığı da akademik tezlerde ortaya konmuştur. Bir diğer husus da Osmanlı’nın fethettiği coğrafyalardan “haraç” almakla birlikte, bu bölgelerin ticarî faaliyetlerini yok edecek uygulamalara yönelmemiş olmasıdır. Bütün bunlar Osmanlı’nın fetih siyasetinin “dış sömürgecilik” şeklinde nitelenemeyeceği değerlendirmesini mümkün kılmaktadır. Nitekim Osmanlı’nın sömürgecilik kodlarına uyumlu olmayan politikaları fethedilmiş coğrafyalarda yaşayan halkların zaman içinde “ulus” olarak hareket etmelerine meydan vermiş görünmektedir. Bu uluslar, Osmanlı tebaası olarak yaşadıkları imparatorluktan ayrıldıkça, devletin o coğrafyalara yaptığı yatırımları, aktardığı kaynakları, servetleri beraberlerinde götürmüş; borçlar ise imparatorluğa kalmıştır. Nitekim Osmanlı, 1890’dan 1912’ye kadar Selanik’e demiryolu hatlarından tramvaya, köprülerden liman inşasına kadar pek çok yatırım yapmış; ancak bu şehir 1912’de Yunanlılara teslim edilmiştir. Özlem Yıldız’ın “20. Yüzyıl Başlarında Selanik Limanında Deniz Ticareti” başlıklı makalesine göre Selanik’e borçlanarak yapılan yatırımlar şöyle sıralanabilir:
1890’da Belçikalı bir şirkete verilen ihale ile kentin sokaklarına taş döşendiği gibi kente su verildi ve kent elektrikle aydınlatılmaya başlandı. 1893 yılında atlar tarafından çekilen tramvaylar devreye girdi; tramvaylar 1907 yılında elektrikli hale getirildi. 1881’de Selanik ve diğer illerde inşa edilmiş hiçbir köprü ve şose yolu yoktu. 1882’de bölgede toplam 536 köprü ve 158 kilometrelik karayolu inşa edildi. Selanik’in iç bölgelerle bağlantısını sağlamak için demiryoluna da ihtiyaç vardı. Bu amaçla Selanik-Mitroviçe arasında 1871-1874 arasında ilk demiryolu hattı inşa edildi. Bu hat 1888’de Üsküp yoluyla Sırbistan ağına bağlandı. Deutsche Bank’ın verdiği sermayeyle 1891-1894 arasında Selanik’ten Batı Makedonya’nın en büyük kenti olan Manastır’a dek uzanan ikinci bir hattın inşası tamamlandı. 1893-1896 arasında inşa edilen üçüncü bir hatta Selanik-Dedeağaç yolundan İstanbul’a bağlandı. Demiryollarının tamamlanmasından sonra Selanik limanına düzenli gemi seferleri başladı. Selanik, Rumeli Bölgesi’nin İstanbul’dan sonraki en önemli ticaret merkezi haline geldi. Selanik, hinterlandında bulunan Kosova, Manastır, Yanya vilayetlerinin de ihracat ve ithalat merkezi olmuştu. 19. yüzyılın sonuna kadar Selanik’te modern bir liman yoktu. Gemiler açıkta demirler ve mavnalar ile yükler hamallar yardımıyla limana boşaltılırdı. 1909 yılında, liman işletme şirketi, Şark Demiryolları Şirketi ve Selanik İstanbul Hattı Şirketi trenlerin direkt rıhtımlara kadar gitmeleri ve yüklerini doğrudan limandaki gemilere boşaltmalarını temin edecek bir anlaşma imzalandı. Artık hamallar trenlerden limana mal taşımayacaktı. Demiryolu ve liman tesislerinin modernleştirilmesiyle kentte bankalar, galeriler, oteller ve büyük mağazalar açıldı; denizcilik ve sigorta şirketleri, sanayi kuruluşlarının büroları, yabancı ticaret şirketlerinin şubeleri ve genç serbest meslek sahiplerinin yazıhaneleri kentte boy göstermeye başladı. Selanik şehri, 8 Kasım 1912’de imzalanan protokol ile Yunanlılara teslim edildi.
Selanik yatırımlarının önemli kısmı Avrupa sermayesiyle yapılırken, yerli işbirlikçilerle Devlet de bu yatırımlardan küresel pazara daha çok ürün sunmak ve gelirlerini artırmak beklentisine girdi; bu da Osmanlı’nın kendini sömürgeleştirmeye açması (yarı-sömürgeleştirme) konusunu gündeme getirmektedir. Başka örnekler demiryolu yatırımları vesilesiyle ortaya konulabilir. Orhan Kurmuş’un “Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi” başlıklı kitabında bu sömürgeleşme ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Ancak örnekleri çoğaltmanın makalenin amacı bakımından faydası bulunmamaktadır. Makalede ortaya koymaya çalıştığım husus, Osmanlı’nın emperyalizm karşısında “sömürgeciliğin kodlarını” bilen bir imparatorluk vizyonu geliştiremediği yaklaşımıdır. Böylece Osmanlı aydınları “geri kalmışlık” meselesini “sanayileşememe buhranı” şeklinde değerlendirmiş, çözümü ise “Batı’nın teknik ve bilimini almak” fikrine yönelerek bulabilecekleri kanaatine varmıştır. Söz konusu yaklaşım, Cumhuriyet dönemi aydınlarının da benimsediği bir “çözüm” ve “çıkış yolu” olarak yaygın kabul görmüştür. Nitekim 1970’lerde siyasal İslâmcılar, sömürgeciliğin ucuz emek gücü ve hammadde temini üzerinden sermaye birikimine sağladığı katkıyı yeterince kavrayamadıkları için “sanayi davamız” söylemiyle siyasal mücadeleyi başlatmıştır. Oysa sanayileşme, tek başına kalkınmayı ve kapitalist sömürü çemberini kırmayı garanti etmemektedir. Bu hususu şu şekilde izah etmek mümkündür: Türkiye’nin (Osmanlı’nın) bir şekilde sanayileşme hamlesi yaptığı varsayımında, üretilen mamullerin dünya pazarlarına sunulması, bunların rekabet koşullarında satılması ve söz konusu satıştan sermaye birikimi sağlanması gerekir. Türkiye, sanayi üretiminde ucuz hammaddeye erişemeden ve ucuz emek gücünden yararlanamadan mamul üretseydi bile; navlun, depolama, dağıtım ağları ve bayi zincirleri gibi altyapıları çoktan kurulmuş küresel pazarlarda bu ürünleri satıp kalkınabilir miydi? Bu pazarlarda rekabet edebilmek için yalnızca üretim yapmak değil, üretimin maliyetini ve pazara erişim koşullarını da denetleyebilmek gerektiği ortadadır. Dolayısıyla mesele, sanayi kurma iradesinden ibaret değildir; sanayinin dayandığı hammadde, emek, sermaye ve pazar ilişkileri de önem arz etmektedir. Ayrıca uzak ülkelerde büyük riskler alarak yaşamayı göze alacak insan kaynağına da sahip olmak gerekir. Diğer ifadeyle Batılı “sermaye”, sadece mülk, para, mamul madde değildir; aynı zamanda Afrika’da, Uzak Asya’da, Amerika kıtasında dil bilmeden, belli bir korumaya ve kanuna sahip bulunmadan yerleşen maceracı insan da sermaye kapsamındadır. Bütün bu unsurların bir araya gelişine ve ticarî/sosyal ilişkilerin tarihsel kuruluşuna bakıldığında, sömürgecilik meselesi yeniden karşımıza çıkmaktadır.
Buraya kadar yaptığım okuma, Osmanlı toplumunda “eşkıya” ve “aylak derviş” tipinin doğmuş olmasına rağmen neden “sömürgeci” bir tipin doğmadığı sorusuna dayanmaktadır. İslâmcı aydınların da sorduğum sorunun peşine düşerek Osmanlı’nın Batı karşısında neden bir imparatorluk olarak sömürgeciliğe sömürgecilikle cevap vermediğini izah etmesi “geri kalmışlık” meselesinin tahlil edilebilmesi için elzemdir. İleri sürdüğüm argümanın işaret ettiği sorun (yani Osmanlı’nın sömürgeciliğe neden karşı-sömürgecilikle cevap vermediği meselesi) izah edilememektedir. Diğer yandan İslâmcı aydınlara “sömürgecilik yapmayacaksanız, neden sanayileşme retoriğiyle yürüyen siyasî model teklif ediyorsunuz” şeklinde başka bir soru daha sorulması gerekir. Böyle bir soru da yanıtlanmayacaktır. Önceki soruya kendi zaviyemden şöyle cevap verilebilecektir: Osmanlı’nın dış sömürgecilik yapması yapısal anlamda mümkün değildi; zira, devşirme ordu teşkilatlanması ve “millet (din toplumu) sistemi”, zaten mağlupların galipleri sömürmesi düzenine dönüşmüştü. Bilindiği gibi Talat Paşa “Size her istediğinizi verdik, sadrazam bile oldunuz; bizden ayrılmayın” demişti. Talat Paşa’nın bu ifadesi Osmanlı’nın Türk olmayan tebaasının Devlet’i ve Devlet’i kuran ana etnisiteyi ne derece sömürdüğünü de göstermektedir. Dolayısıyla sömürgeye dönüşen Osmanlı’nın Akdeniz dışına çıkıp Avrupalı sömürgecilerle mücadele etmesinin anlamı kalmamaktaydı.
Osmanlı, Avrupa henüz okyanus sömürgeciliğine başlamadan (1492) evvel, Türkmen nüfusa dayanan ‘milli kadro’yu seferber ederek ve Anadolu’daki Türklüğü ortak bir hedefe yönlendirerek emperyalizmi dengeleyebilecek bir konumdaydı. Böyle bir yayılma Türkçeyi ortak dil, Türklüğü üst kimlik ilan eden bir yayılma şeklinde olabilirdi. Fatih’ten itibaren kurucu unsurun devlet içinde (Çandarlı, Akşemseddin) ve devlet dışında (Akkoyunlular: 1473) dışlanmasıyla bu yol yapısal olarak kapandı; 1492 sonrasında Batı sömürgeciliğinin yarattığı baskıyla timar düzeni de çökünce, ortaya sayıları neredeyse 100.000’lere dayanan bir ‘milli eşkıya’ (Celalîler) çıktı ve yok edildi. Dolayısıyla karşı-sömürgeciliğin imkânsızlığı bir kader değil, Fatih’ten itibaren kurulan düzenin ürünüdür.
Başka bir neden de Batı’nın Osmanlı’yı konumlama zihniyeti idi. Batı’nın Afrika, Hint, Amerika kıtalarında sömürgeciliğe başlayıp Akdeniz’de Osmanlı’ya ilişmemesi (1492-1800), Osmanlı’nın coğrafî sınırları içindeki halkların tüketici kılınmasıyla ilişkilendirilmelidir. Dünya tarihini kapitalizmin kolonizasyon politikaları ve sömürgecilikle gelişmesi perspektifiyle okuduğumuzda, meselenin Türk aydınlarının algı dünyasından çok farklı dinamiklere dayandığı görülebilecektir. Aydınlarımız “Kızılelma” veya “İlâ-yı Kelimetullah” kavramlarıyla “fetih” hareketlerini açıklamakta ısrar ederken; emperyalizm, Batı-dışına yönelik savaşlarını farklı bir yaklaşımla temellendiriyordu: “Medeniyet götürmek.” Nitekim Marx, İngiltere’nin Hindistan’ı işgalini (kapitalist üretim ilişkilerinin Hindistan’da gelişmesinin katalizörü saydığından) desteklemekten kendini alamıyordu. Avrupa’da kapitalizmin gelişmesi, emperyalizm sayesinde mümkün olmaktaydı ve bu, Osmanlı’nın Akdeniz’de hapsedilmesi sayesinde gerçekleşiyordu. Batı’nın emperyalizmle palazlanması, Osmanlı’yı Batı’nın çalıntı mallarının ve köle emeğinin mamullerinin pazarı kılması politikasıyla birlikte hareket eden bir mekanizmanın kurgulanmasına bağlanmıştı. Osmanlı’yı kuran Türkmen/Oğuz toplumsallık, bu halkın ticaretten uzak tutulması (ahilik Osmanlı tarafından sisteme tehdit görülüyordu) nedeniyle timar modelinde konumlanmıştı. Timar yapılanması ise “sipahi” ile sipahinin uhdesindeki topraklarda çiftçilik yapan “köylü” tipolojisinin üstünde bina edilmişti. Bu sistem 1492 sonrasında keşiflerle sömürgeciliğe başlayan Batılı ülkelerin mallarını Osmanlı pazarına arz etmesi üzerine kırıldı. Zira ithal mallar yanında piyasaya giren altın ve gümüş, içerideki dengeyi yıkmış, yerli üreticinin ürün ve malları pahalılık nedeniyle piyasa talebinden mahrum kalmıştır. Dolayısıyla çiftçi, sipahinin atını, zırhını, geçimini finanse edememiş, sistem çökmüştür. Son tahlilde ne demiş oluyorum: 1492’den itibaren Osmanlı Batı toplumları için giderek artan oranda “Pazar” haline gelmişti.
Üçüncü bir neden de Batı’nın Osmanlı’ya yüklediği Türk tasfiyesi misyonu idi. İstanbul’un fethini başka bir perspektifle yeniden okuduğumuzda çok farklı çıkarımlara varabileceğimiz ortadadır. İstanbul’un fethi ile Batı, Doğu Roma’nın tarihten silinmesi şokunu yaşadı ama, bu şok Batı’nın “Avrupalılık” bilincine varmasına da yol açtı. Böylece Osmanlı’nın tarihe çıkışı ile Batı da tarihe yeniden çıkmış oldu. Üstelik Roma’nın çöküşüyle varlık kazanan Osmanlı Kayserliği (II. Mehmet kendisine “Kayser” diyordu), 1453’ten sonra Akkoyunlu, Timurlu, Karamanoğlu, Safevi, Memluklu gibi Türk siyasallıkları ile bitmeyen çatışmaya girdi ve bu çatışmayı yürütebilmek için savaştığı güçlerle aynı kimlik kodlarına sahip Türk sipahileri dışlayıp, devşirme sistemine geçti. Ordu sistemindeki mezkûr dönüşüm Osmanlı’yı Batı’nın doğusundaki Neo-Romalı kılmıştır. Diğer ifadeyle Osmanlı’nın “Müslüman tebaamın tamamı Türk’tür” siyaseti, etnik Türklüğün etkisizleşmesine, Türk Kimliği’nin flulaşmasına ve devşirmelerin veya idarecilerin Türkmenlere “idraksız Türk” demelerine yol açmaktaydı. Nitekim Hoca Sadettin Efendi, “Tacü’t Tevarih” adlı eserinde bu nitelemeyi şöyle yapmaktadır:
“İşi sapkınlık olan Kapusuz Hayder-i Erdebili türemesi Şah İsmail’in yok olmasına bağlı olmadan (…) bilginlerle, şanı ulu olanlarla danış. Çün ol sapkınlar topluluğu başbuğunun fesatlık ve yaramazlığı, dinsizlik ve zındıklık gösterileri öyle bir dereceye ulaştı ki, ‘sözde dini’ni de korumak yoluna gitmezdi (…) Kızılbaş Şah İsmail sorununu çözüp, topluluğun bağlarını koparub, ülkenin eteklerini pis varlığı kirinden pak etmek gerekmektedir (…) Anadolu illerinde yaşayan kavrama gücünden yoksun Türkler (etrak bî-idrak), ol karalanmışlarla bağlantılar kurarak, tanımadan bilmeden ol sapkınlık örneğine uymuşlar, çoluk çocuklarını, mal ve varlıklarını anın yoluna feda ider olmuşlardır (…) [Şah İsmail], hayvanları andıran bu denli aşağılık insanların boyunlarını bağlılık halkasına alub sapkınlık yoluna koymakla, İran diyarını viran ve Peygamber’in sünnetini ol iman sahiplerinin durağı olan onarılmış ülkeden iz bırakmamacasına silip süpürdü. Din bilginlerini tepeleyip, batıl töreleriyle ol toprakları kirletip pisledi.”
Bu siyasetle Osmanlı’nın Oğuz-Türkmen süvari askeri atından indirilmiş oldu. Bilindiği üzere Timur’a karşı Sırp askerlerinin desteği ile savaşan Yıldırım Bayezid’in babası I. Murat (Hüdavendigâr) “Attan inmeyesuz” demişti. Eski askerî yapılanma zayıflatıldı; yerine “kapıkulu” ve maaşlı piyade asker geldi. Ayrıca Anadolu’daki Türkmen-Oğuz kütle de dağıtıldı; İran ile Osmanlı arasındaki nüfus bütünlüğü böylece parçalandı. İmdi, yukarıdaki yazdıklarıma bakılarak “Osmanlı’nın sömürgecilik yapmasını mı savunuyorsun?” denilebilir. Böyle bir soru, makalemin kaleme alınma amacının anlaşılmadığını gösterecektir. Vereceğim cevap şöyle olacak: Osmanlı’nın sömürgeci bir imparatorluk kurmaması, sömürgecilikle yeryüzünü talan eden Batı’ya karşı mukavemet göstermesini engellediği gibi, “iç sömürgeleştirmeye” uğramasına da yol açtı. Osmanlı, Batı’ya karşı Batı’dan çok önce sömürgeciliğe başlasaydı, fethettiği coğrafyalarda Türkçe ortak dil olabilecek, Türklük üst kimlik haline gelebilecekti. Osmanlı bundan çok farklı bir uygulamaya gitti. Öncelikle toplumu Din temelinde kimliklerle tanımladı. “Türk askeri” diyerek yetiştirdiği asker ise “Müslümanlaştırılmış Devşirme” olarak “kısır” bir kimlikti. Zira bu asker evlenemiyor, “Türk” halkının içinden gelmiyordu. Müslümanlaştırılarak devşirilmiş Türk olarak Yeniçeri, Devlet’i kuran etnik Türk’ün karşısına çıkarıldı ve hatta “Türk” adı itibarsızlaştırıldı. Bu noktada Hunların/Göktürklerin Osmanlı’dan çok daha farklı devlet politikaları geliştirdiğine işaret ediyorum. Hun/Göktürklerin sömürgeciliğe ihtiyacı bulunmamaktaydı. İpek Yolu’nu kontrol eden bu iki Türk imparatorluğu, yerleşik tarım uygarlıkları olmayıp, yerleşik uygarlıkların (tarım kültür bölgelerinin: İran, Roma, Çin, Hindistan) yanında konumlanan “başka” uygarlık durumunda yaşamaktaydı. Her ikisi bakımından da tarım, esas üretim faaliyeti değildi. Dolayısıyla tarımsal üretimin bölüşümüyle ortaya çıkan sınıfsal ayrışmaya uğramıyorlardı. Yerleşik uygarlıklarla ellerindeki madencilik teknolojisi ve madenle güçlendirilmiş At ile savaşıyor, ihtiyaçlarını savaş cihazı ile karşılıyorlardı. Savaşın asıl amacı yerleşik uygarlıkların yok edilmesi değil, Bozkır Uygarlığı’nın ihtiyacı olan malların tedariki idi. “Bölgesel çatışma”, atlı göçebe yaşam tarzının temel eğilimlerinden biriydi. Özetle, bu topluluklar etnik, ırksal veya din, dil özellikleriyle değil, geliştirdikleri yaşam tarzı ve ekonomiyle karakterize edilmişlerdir. Diğer ifadeyle Hun yahut Göktürk olmak, herhangi bir etnik devamlılıkla değil, bu siyasal/toplumsal birliğin unsuru olan halkların geliştirdikleri yaşam tarzı ve ekonomiye dayanmaktadır. İkinci olarak Hun/Göktürkler karşılarına çıkan kabilelerle savaşsalar da onları haraçlar, evlilik ilişkileri ve askeri gerekçelerle kendilerine bağımlı kılmayı güden bir strateji geliştirmişlerdi. Hun/Göktürkler kendileri gibi “barbar” halkları içlerine dahil ederek savaş kabiliyeti ile elde edilmiş bir hiyerarşik toplumsallaşma kurgulamıştı. Savaşamayan veya savaşçılarını yitiren boylar hiyerarşiden düşmekte, savaşanlar hiyerarşide yükselmekte idi. Dolayısıyla sistemin Türk olmuş bir boyu tasfiye etmesi söz konusu olamazdı. Osmanlı bunun tersini yapmaktaydı.
Sonuç: Makalenin başlığındaki “karşı-sömürgecilik” terimi, sömürgeleştirilenlerin direnişini değil, Batı sömürgeciliğine karşı bir imparatorluğun kendi sömürgeci merkezini kurma girişimini, yani sömürgeciliğe sömürgecilikle karşılık vermeyi ifade eder. Makale Osmanlı’nın dış sömürgecilik yapmamasının kendi bünyesinde iç sömürgeciliğe kaymasını ve süreç içinde yarı-sömürgeciliğe uğraması tezini işlemektedir. Bu noktada Osmanlı’nın dış sömürgecilik yapan bir merkez kuramaması ile içeride Türk kimliğini yönetim, ekonomi ve kültür bakımından geriletmesini aynı tarihsel sorunun iki yönü olarak ele alıyorum. Osmanlı, sömürgeci ülkelerin yukarıda işaret ettiğim kodlarından farklı bir yönetim biçimi geliştirmiştir. Buna göre, Türkçeyi ve Türklüğü birleştirici bir üst kimlik hâline getirmemiş, fethettiği ülkelerin hammadde kaynaklarını ve emek gücünü egemen halkın istismarına açmamış; buna karşılık Oğuz/Türkmen unsurunun yönetim, askerî örgütlenme ve ekonomik hayattaki konumunu zayıflatmaya yönelmiştir. Bu durum, Osmanlı’nın Batı’yla giriştiği mücadelede güç kaybetmesinin tarihsel koşullarından biri olarak değerlendirilmelidir. Sömürgeciliğe karşı etkili bir karşılık geliştiremeyen Osmanlı, bir yandan Türkmen nüfusun emek gücünü vergilendirme ve iltizam mekanizmalarıyla merkeze aktaran bir iç sömürgeleştirme sürecine yönelmiş, diğer yandan borçlanmaya dayalı yatırımlar aracılığıyla kendisi de yarı-sömürgeleşme ilişkilerine girmiştir.
Dolayısıyla makalenin asıl vurgusu, Osmanlı’nın neden Batı gibi sömürgeci olmadığı değil; Batı’nın sömürgeci yayılmayla girdiği ülkelerin kaynaklarını ve kimliğini merkezîleştirdiği bir dünyada Osmanlı’nın fethettiği coğrafyalardaki halkları neden Türk kimliği etrafında bütünleştiremediği ve kendi kurucu Türk unsurunu uygarlık değiştirmeye zorlayarak nasıl ikincilleştirdiğidir. Osmanlı aydınlarının “etrâk-ı bî-idrâk” diye nitelediği Türkmen-Oğuzlar, Safevîğe kaymakla bu tarihsel çelişkinin karşı hareketini temsil etmektedir. İran’a doğru gerçekleşen ters göç, Türkmen-Oğuzların Osmanlı siyasal düzeniyle çatışmasının bir boyutu olarak, imparatorluğun Batı’ya doğru ilerleyişini sınırlayan etkenlerden biri hâline gelmiştir.
Osmanlı’nın Hun-Göktürk eksenli devlet yapılanmasını örnek almaması da bu çerçevede işaret edilen bir başka meseledir. Osmanlı, Hun-Göktürklerin bodunlar birliği sistemlerinde görülen savaş eksenli devlet geleneğiyle ilişkilendirilebilecek bir askerî-siyasal yapı olarak ortaya çıkmış; ancak zamanla Bizans tipi bir devlet yapılanmasına yönelerek yerleşik, tarım merkezli uygarlık düzenine geçmiştir. Bu medeniyet değişimi, Tonyukuk’un “Ötüken’de duralım” ikazına uyulmamasının başka bir tarihsel örneği olarak değerlendirilebilir. Tonyukuk’un Çin’in ipeğini, altınını ve Budizmle ilişkilendirilen yaşam tarzını Türk milletini tembelliğe, lükse ve bağımsızlığını kaybetmeye sürükleyebilecek tehlikeler olarak gören yaklaşımı, Osmanlı’nın Bizans’ın mirasçısı olarak kendisini konumlandırması üzerinden yeniden düşünülebilir. Bu bakımdan Osmanlı’nın yerleşik uygarlık modeline yönelişi, yalnızca bir yönetim biçimi değişikliği değil, Türk devlet geleneğinin dayandığı toplumsal ve siyasal ilkelerden uzaklaşma olarak da okunmalıdır.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar