İslamcıların İslami Çalışmaları İslami Midir?

İslami çalışma nedir ne değildir?

Bu sorunun merkezinde İslam dünyasının uzun zamandır yüzleşmekten kaçındığı önemli bir mesele vardır. Biz bugün İslami çalışma yaptığımızı mı düşünüyoruz, yoksa İslami çalışma adı altında belirli bir cemaat kültürünü, örgütsel alışkanlıkları ve sosyal faaliyetleri mi sürdürüyoruz? Öncelikle bu soru üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Sohbetler, vaazlar, konferanslar, kamplar, geziler, spor müsabakaları, kitap okuma programları, gençlik faaliyetleri… Bunların hiçbirini kendi başına yanlış veya gereksiz sayamayız. İnsanların bir araya gelmesi, bilgi edinmesi, dayanışması, kardeşlik ilişkileri kurması elbette kıymetlidir. Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor ki o da şudur: Bir faaliyetin İslami kavramlarla yapılması, o faaliyeti kendiliğinden İslami bir çalışmaya dönüştürmez.

Bir konferansın konusu İslam olabilir; fakat o konferansın insanı hakikate, adalete, ahlaka ve sorumluluğa taşıyıp taşımadığı ayrıca sorgulanmalıdır. Bir cemaat yüzlerce genci bir araya getirebilir; fakat bu gençler kendi akıllarını kullanmayı, haksızlığa itiraz etmeyi, yoksulun ve mazlumun yanında durmayı öğrenmiyorsa orada nicelik vardır ama İslami dönüşümün gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir.  Buradaki temel problem, araçların amaçların yerine geçmesidir.

Sorun şu ki, bir zamanlar insanı ve toplumu dönüştürmek için başvurulan yöntemler, zamanla kendi başına bir varlık sebebine dönüşmüştür. Sohbet yapılır, çünkü sohbet yapılması gelenek hâline gelmiştir. Gezi düzenlenir, çünkü teşkilatın takviminde gezi vardır. Konferans yapılır, çünkü faaliyet raporuna yazılacak bir etkinlik gereklidir. Böylece çalışma, bir ahlak ve sorumluluk meselesi olmaktan çıkarak organizasyon yönetimine dönüşür.

Benim kanaatimce, bugün İslami çalışma kavramını yeniden Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatına ve ilk Müslüman topluluğun tecrübesine dönerek düşünmek zorundayız. Çünkü sorumuz şudur: Hz. Muhammed insanları yalnızca bir araya mı getirdi, yoksa onların insan, toplum, adalet, iktidar, servet ve ahlak karşısındaki konumlarını mı değiştirdi? Cevap elbette ikincisidir.

Ez cümle islami çalışmanın başlangıç noktası insanı dönüştürmektir. İslam’ın Mekke’de ortaya çıktığı tarihsel ortamı hatırlayalım. Bu toplumda yalnızca putperestlik meselesi yoktu. Kabilecilik, kan davası, kölelik, ekonomik sömürü, kadınların değersizleştirilmesi, yetimlerin mallarının yenmesi, güçlünün zayıf üzerindeki tahakkümü ve servetin belirli ellerde toplanması gibi ciddi toplumsal problemler vardı.

Hz. Muhammed’in mücadelesi, insanlara yalnızca yeni bir ibadet biçimi öğretmek değildi. O, insanın Allah’la, kendisiyle, diğer insanlarla ve toplumla kurduğu ilişkiyi yeniden inşa ediyordu. Kur’an’ın ilk dönem mesajlarına bakıldığında bu bütünlük açıkça görülür:

* Müddessir suresinde sorumluluk alma ve uyarma çağrısı vardır.

* Mâûn suresinde dini yalanlayan kişinin yetimi itip kakması ve yoksulu doyurmaya teşvik etmemesi eleştirilir.

* Mutaffifîn suresinde ekonomik hayattaki hile ve adaletsizlik mahkûm edilir.

* Beled suresinde zorlu yokuşun yetimi ve yoksulu gözetmekle aşılabileceği anlatılır.

* Tekâsür suresinde servet ve çokluk yarışı sorgulanır.

Burada son derece önemli bir gerçek var: Kur’an, insanın inancını toplumsal davranışından bağımsız değerlendirmez. Bir insan namaz kılabilir ama yetimin hakkını yiyebilir. Dini anlatabilir ama adaletsizliğe ortak olabilir. Allah’tan söz edebilir ama servet karşısında vicdanını susturabilir. Kur’an’ın eleştirisi tam da bu ikiyüzlülüğe yöneliktir. Dolayısıyla İslami çalışmanın ilk amacı, insanlara dinî bilgi yüklemek değil, bilgiyi ahlaka, ahlakı davranışa, davranışı da toplumsal sorumluluğa dönüştürmektir. Çünkü bilgi insanı değiştirmiyorsa, yalnızca hafızasını doldurur. İnanç adalete dönüşmüyorsa, toplumsal hayatta henüz karşılığını bulmamıştır. O halde islami çalışma, insanın zihninde başlayan fakat orada bitmeyen bir dönüşümdür.

Hz. Muhammed’in Mekke dönemi bir cemaat oluşturmak değil, yeni bir insan ve toplum meydana getirmek temelinde şekillenir. Mekke dönemindeki ilk Müslümanların çalışmalarına btığımızda Müslümanların Darü’l-Erkam’da bir araya geldiklerini görürüz. Kur’an öğreniyor, vahiy üzerinde düşünüyor, imanlarını güçlendiriyor ve yeni bir ahlak anlayışı geliştiriyorlardı. İlk bakışta bu faaliyetler bugünkü sohbet halkalarına benzetilebilir. Fakat aralarında belirleyici bir fark vardır. Darü’l-Erkam’da yetişen insan, yalnızca bir topluluğun mensubu hâline gelmiyordu. O, Mekke’nin yerleşik değerlerine karşı yeni bir hakikat iddiası taşıyordu.

Bilal-i Habeşî, köleliğin ve ırkçı üstünlük anlayışının karşısında insan onurunu temsil ediyordu.

Mus’ab bin Umeyr, imkânlarını ve eski hayatının konforunu terk ederek Medine’de İslam’ın tebliğini üstleniyordu.

Sümeyye, inancı uğruna hayatını kaybeden ilk Müslüman şehit olarak tarihe geçiyordu.

Abdullah bin Mesud, toplumsal gücü olmayan bir insanın da hakikati açıkça dile getirebileceğini gösteriyordu.

Bu insanların ortak özelliği, yalnızca dinî toplantılara katılmaları değildi. Onlar, inandıkları hakikat uğruna hayatlarının yönünü değiştirmişlerdi. Mekke’de yetişen Müslüman, cemaatin içinde kendisine yer arayan insan değil, hakikat karşısında kendisine yeni bir hayat kuran insandı. İşte burada bugünün İslami çalışmalarına yöneltilmesi gereken soru ortaya çıkıyor: Yetiştirdiğimiz gençler, mensubu oldukları yapıya ne kadar bağlı olduklarıyla mı değerlendiriliyor, yoksa adalet, cesaret, dürüstlük, bilgi ve bağımsız ahlaki muhakeme bakımından ne kadar geliştikleriyle mi? Birinci ölçü örgütsel sadakati, ikinci ölçü ise İslami şahsiyeti büyütür. Cevabı biliyorsunuz.

Medine dönemi iman, toplumsal düzen ve adalet çerçevesinde bir toplum inşası dönemidir. Hicret, yalnızca Mekke’den Medine’ye yapılan coğrafi bir yolculuk değildi. Aynı zamanda bir toplumsal inşa tecrübesiydi. Hz. Muhammed Medine’ye geldiğinde önünde farklı kabilelerden, inançlardan ve toplumsal geçmişlerden oluşan bir şehir vardı. Burada yaptığı işler, bugünkü anlamda bir cemaatin faaliyet takviminden çok daha kapsamlıydı.

Öncelikle Muhacir ve Ensar kardeşliği tesis edildi. Hz. Muhammed, Mekke’den gelen muhacirlerle Medineli ensarı kardeş ilan etti. Bu uygulamanın anlamı yalnızca insanların birbirleriyle tanıştırılması değildi. Göç nedeniyle evini, malını, işini ve toplumsal çevresini kaybetmiş insanların yeniden hayata katılmasıydı. Barınma ve geçim sorununu çözüme kavuşturuyordu. Ensar, muhacirlerle imkânlarını paylaştı. Bu, İslam kardeşliğinin soyut bir duygudan ekonomik ve toplumsal dayanışmaya dönüştürülmesiydi.

Bugün binlerce kişinin katıldığı kardeşlik kampları düzenleyen yapılara şu soruyu sormak gerekir: Bu kamplardan çıkan gençler, ihtiyaç sahibi bir ailenin sorumluluğunu üstleniyor mu? İşsiz bir kardeşinin iş bulmasına yardımcı oluyor mu? Borç altında ezilen bir insanın yükünü hafifletiyor mu?

Yoksa kardeşlik, yalnızca aynı sofrada yemek yemek ve aynı sloganları söylemekten mi ibaret kalıyor? Kardeşlik, birbirini tanımak değil, birbirinin yükünü taşıma ve hafifletmektir.

Medine Sözleşmesi ile toplumu örgütledi ve birlikte yaşama ahlakını tesis etti. Hz. Muhammed’in Medine’de yaptığı en önemli işlerden biri, farklı toplulukların ortak hayatını düzenleyen Medine Vesikası’dır. Bu belge, Müslümanların yanı sıra Yahudi topluluklarını da ilgilendiren karşılıklı sorumlulukları, güvenliği ve ortak hayatın esaslarını düzenliyordu. uradan çıkarılacak önemli sonuç şudur: Hz. Muhammed’in toplumsal inşa anlayışı, yalnızca kendi çevresindeki Müslümanların dayanışmasını sağlamaktan ibaret değildi. Farklı inanç ve topluluklarla birlikte yaşamanın hukuki ve siyasi zeminini de oluşturuyordu.

Bugün İslami çalışma yaptığını söyleyen bir yapı, kendi mensupları dışındaki insanlara nasıl bakıyor? Kendi cemaatinden olmayan Müslümanları, farklı düşünenleri, başka siyasi görüşlere sahip olanları, gayrimüslimleri nasıl değerlendiriyor? İslam’ın toplumsal projesi, yalnızca kendi insanlarımızın güvenliğini sağlamak mıdır, yoksa bütün insanların hakkını ve hukukunu koruyacak bir adalet anlayışı geliştirmek midir?

Bana göre bu sorunun cevabı açıktır. İslam’ın adalet anlayışı, insanları bizimle aynı safta durdukları için değil, insan oldukları için korumayı gerektirir. Peki böyle midir, cevabı yine biliyorsunuz.

Hz Peygamber Medine’de faizsiz işlem yapılan bir pazar, ekonomi ve emek ahlakı tesis etti. Hz. Muhammed’in Medine’deki faaliyetleri ibadet mekânları ve eğitim halkalarıyla sınırlı değildi. Ticari hayat, ekonomik ilişkiler, alışverişte dürüstlük, ölçü ve tartıda adalet, faiz, tefecilik ve emek ilişkileri de İslami sorumluluk alanının içindeydi. Çünkü din, insanın yalnızca secdedeki hâliyle değil, alışverişteki, iş hayatındaki, yönetimdeki ve komşuluk ilişkilerindeki hâliyle de ilgilenir.

Bugün bir cemaatin yüzlerce sohbet halkası olabilir. Fakat o yapının mensupları ticarette dürüst değilse, çalışanının hakkını zamanında vermiyorsa, liyakatsizliği himaye ediyorsa, kendi çevresindeki haksızlıklara sessiz kalıyorsa orada ciddi bir din-ahlak kopukluğu vardır.

İslami çalışma, insanı camide başka, çarşıda başka biri olmaktan kurtarmalıdır. Allah’a kulluk, yalnızca alnın secdeye değdiği yerde değil, başkasının hakkına el uzatmadığın yerde de ortaya çıkar.

Sahabenin hayatında da İslami çalışma bir şahsiyet ve sorumluluk inşasıdır. Sahabeyi anlamak için onları yalnızca Hz. Muhammed’in çevresinde toplanmış bir arkadaş grubu olarak düşünmemek gerekir. Onlar, yeni bir ahlakın, yeni bir düşüncenin ve yeni bir toplumsal düzenin taşıyıcılarıydı. Rasulullahı tanıyan ve iman eden herkes sahabe değildi. Sahabenin bir misyonu vardı. Sahabe yeni bir dünyanın ve yeni ufukların taşıyıcıydı.

Hz. Ebubekir’in şahsında servetin sorumluluğa dönüşmesini görürüz. Hz. Ebubekir’in kölelerin özgürleştirilmesi için servetini kullanması, İslam’ın insan onuruna ilişkin anlayışının tarihsel örneklerindendir. Bilal-i Habeşî’nin özgürlüğüne kavuşması, yalnızca bir kişinin kölelikten kurtulması değildi. İnsanların doğuştan gelen bir üstünlük veya aşağılık konumuna mahkûm edilemeyeceğini gösteren ahlaki bir tavırdı. Burada servet, biriktirilmesi gereken bir güç olmaktan çıkıp insanın özgürlüğüne hizmet eden bir imkâna dönüşüyordu.

Bugün İslami kuruluşların ekonomik kaynaklarını nasıl kullandıkları bu nedenle önemlidir. Kaynaklar, yöneticilerin konforunu ve örgütün büyümesini mi sağlıyor, yoksa insanların hayatında gerçek bir iyileşmeye mi yol açıyor? Cevabı elbette biliyorsunuz.

Hz. Ömer, güç karşısında hesap verebilirliği temsil etti mesela. Hz. Ömer’in yönetim anlayışı, İslam siyasi düşüncesinin üzerinde durması gereken önemli tecrübelerden biridir. Onunla ilgili tarihsel rivayetlerde kamu malı, yöneticinin sorumluluğu, yoksulların korunması ve yönetimin denetlenmesi gibi meseleler öne çıkar. Özellikle kıtlık döneminde yaşanan Hicret’in 18. yılı (639) ve Amvâs vebası sonrasındaki toplumsal sıkıntılar, erken İslam yönetiminin kriz karşısındaki sorumluluğunu anlamak açısından önemlidir. Burada asıl mesele şudur: Yönetici, toplumun üstünde bir imtiyaz sahibi değil, toplum karşısında sorumluluk taşıyan kişidir.

İslami bir yapıda da yöneticilik, dokunulmazlık makamı olmamalıdır. Bir cemaat başkanı, vakıf yöneticisi, dernek başkanı veya tarikat şeyhi eleştiriden muaf tutuluyorsa; mali kaynakları sorgulanamıyorsa; kararları istişareye kapalıysa orada İslami yönetim ahlakından söz etmek zorlaşır. İslam’da makam insanı büyütmez; insan, makamın sorumluluğunu taşıyabildiği ölçüde büyür. Bugün kü cemaat ve tarikat liderlerinin durumu malum, kıyasa bile gerek yok sanırım.

Hz. Ali, Hakikatin yanında durmakla temeyyüz etmişti. Hz. Ali’nin hayatı, ilim, cesaret, adalet ve hakikat arayışının birlikte düşünülmesi bakımından önemlidir. Onun şahsında karşımıza çıkan önemli meselelerden biri, hakikatin kişi ve makamların üzerinde tutulmasıdır. İslami çalışma, mensuplarına yalnızca liderlerini takip etmeyi değil, doğruyu yanlıştan ayırabilme yeteneğini kazandırmalıdır. Çünkü bir insanın hakikate bağlılığı ile bir lidere bağlılığı her zaman aynı şey değildir. Bazen hakikate sadakat, bağlı olduğun yapının yanlışını söylemeyi gerektirir.

Ebu Zer el-Gıfârî servet ve iktidar karşısında vicdanı temsil etti. Ebu Zer, İslam tarihinin bu bakımdan özellikle üzerinde durulması gereken şahsiyetlerinden biridir. Servet birikimi, yoksulların hakları ve kamusal kaynakların kullanımı konusunda dile getirdiği eleştirilerle tanınır. Ebu Zer yoksulların savunucusuydu ve onun eleştirileri iktidar sahiplerini de kapsıyordu. Ebu Zer örneği bu yüzden İslami çalışmanın ruhu açısından çok önemlidir. Çünkü burada din, güçlülerin konumunu meşrulaştıran bir söylem değildir. Tam tersine, servetin ve iktidarın ahlaki sınırlarını sorgulayan bir vicdandır.

Şimdi bugünün cemaatlerine bakalım: Bir cemaatin mensupları yoksulluğu konuşuyor ama kendi ekonomik ayrıcalıklarını sorgulamıyorsa; adaleti anlatıyor ama kendi yöneticilerinin haksızlıklarına susuyorsa; ahlak dersi veriyor ama güç sahipleriyle ilişkisini eleştiriye kapatıyorsa Ebu Zer’in temsil ettiği çizgiyle arasında ciddi bir mesafe vardır. İslam’ın sesi, yalnızca yoksulların arasında yükselip zenginlerin kapısında susan bir ses olamaz.

Burada meselenin sosyolojik ve düşünsel boyutuna geçmek gerekiyor. Modern dönemde Müslüman toplumlar, devlet, toplum, ekonomi, eğitim ve siyaset alanlarında büyük dönüşümler yaşadı. Geleneksel dini kurumların bir bölümü zayıflarken yeni örgütlenme biçimleri ortaya çıktı. Dernekler, vakıflar, öğrenci evleri, gençlik kuruluşları, dini yayın organları, konferans organizasyonları ve cemaat ağları bu yeni dönemin araçları arasında yer aldı. Bu kurumların ortaya çıkışını tek başına bir yozlaşma olarak değerlendirmek doğru değildir. Nitekim vakıf, medrese, tekke, ahi teşkilatı ve farklı dayanışma yapıları modern dönemden çok önce de Müslüman toplumların hayatında vardı. Ancak modern örgütlenme biçimleriyle birlikte yeni bir zihniyet de gelişti: Faaliyet, program, katılımcı sayısı, kurumsal büyüme, temsil gücü ve görünürlük üzerinden başarı ölçme zihniyeti. Burada bir tehlike ortaya çıktı. Örgüt, zamanla amacın aracı olmaktan çıkarak amacın kendisine dönüştü. Bunu birkaç örnek üzerinden açıklayalım.

Sohbet bir bilgi aktarımı mı, zihinsel özgürleşme mi?

Sohbet, İslam geleneğinde önemli bir eğitim ve terbiye yöntemidir. Ancak bir sohbetin amacı yalnızca dinleyicilere belirli bilgileri aktarmak olmamalıdır. Sohbet, insanı düşünmeye, sorgulamaya, kendisiyle hesaplaşmaya ve hakikati aramaya yöneltmelidir. Eğer bir sohbet halkasında sürekli aynı kişiler konuşuyor, aynı düşünceler tekrar ediliyor, farklı görüşler tehdit olarak algılanıyor ve katılımcılar soru sormaktan çekiniyorsa orada bir eğitim faaliyetinden çok, düşünsel itaati üreten bir mekanizma oluşabilir. İyi bir sohbet, insanı konuşmacıya bağımlı kılmaz; konuşmacıya ihtiyaç duymadan hakikati arayabilecek bir zihne kavuşturur.

Vaaz duygusal etkilenme mi, ahlaki değişim mi?

Vaazın amacı insanlara korku ve umut arasında gidip gelen duygular yaşatmakla sınırlı olamaz. İnsanlar bir vaazdan etkilenerek ağlayabilir, tövbe edebilir, duygusal bir atmosfer yaşayabilir. Fakat vaazdan sonra kul hakkı yemeye devam ediyorsa, çalışanını eziyorsa, yalan söylüyorsa, torpil yapıyorsa o duygusal etkilenme kalıcı bir ahlaki dönüşüme ulaşmamıştır. Vaazın başarısı, dinleyicinin gözyaşının miktarıyla değil, hayatındaki haksızlıkların ne kadar azaldığıyla ölçülmelidir.

Konferans İlim mi, dinî entelektüel gösteri mi?

Konferans, ilmi derinleştirmek ve düşünsel tartışma ortamı oluşturmak için değerlidir. Ancak bazen konferanslar, birkaç tanınmış ismin davet edildiği, kalabalık salonlarda fotoğraf çekildiği ve sonunda faaliyet raporuna yazıldığı organizasyonlara dönüşür. Katılımcıların zihninde yeni bir soru doğmuyorsa, düşünce dünyalarında bir genişleme meydana gelmiyorsa, konferans yalnızca dinî bir etkinlik olarak kalır. İlim, insanın mevcut kanaatlerini süslemek değil, gerektiğinde o kanaatleri yeniden gözden geçirmesini sağlamaktır.

Gezi ve kamplar, Sosyal yakınlık mı, ahlaki dayanışma mı?

Birlikte seyahat etmek, gençlerle zaman geçirmek, doğayla buluşmak, sosyal ilişkiler kurmak elbette değerlidir. Fakat bunların İslami çalışma açısından anlam kazanması, insanın sorumluluk bilincini geliştirmesiyle mümkündür. Bir grup genç geziye gidebilir; ama aynı gençler mahallelerindeki yoksulluğu görmüyorsa, mülteci çocukların eğitim sorunlarıyla ilgilenmiyorsa, yaşlıların yalnızlığını fark etmiyorsa bu faaliyetin toplumsal karşılığı sınırlıdır. Birlikte fotoğraf çektirmek kardeşlik değildir; birbirinin hayatına dokunmak kardeşliktir.

Spor yarışmaları, araç mı, amaç mı?

Spor, sağlıklı bir beden, disiplin, dayanışma ve takım ruhu geliştirebilir. İslam’ın insanın bedenine ve sağlığına verdiği önem düşünüldüğünde spor faaliyetlerinin de değerli bir yeri vardır. Fakat bir spor müsabakasının düzenlenmesi, tek başına İslami çalışma sayılmaz. Önemli olan sporun hangi ahlakı beslediğidir: Rekabet mi, düşmanlık mı? Dayanışma mı, üstünlük taslama mı? Disiplin mi, gösteriş mi? Burada da ölçü, etkinliğin adı değil, insan üzerinde bıraktığı etkidir.

İslami çalışmanın temel felsefesini Tevhid, adalet, ahlak ve özgürleşme ekseninde özetleyebiliriz.

Tevhid, insanı bütün bağımlılıklardan özgürleştirmektir. Tevhid yalnızca Allah’ın birliğine inanmak değildir. Aynı zamanda insanın Allah dışında hiçbir gücü mutlaklaştırmamasıdır. İnsan; servetin, makamın, iktidarın, kabilenin, liderin, cemaatin ve ideolojinin kölesi olmamalıdır.

Tevhidin toplumsal anlamı, insanı insana kul olmaktan kurtarmaktır. Bu açıdan İslami çalışma, bireyi bir cemaat liderinin iradesine teslim etmek değil, Allah karşısında kendi sorumluluğunun bilincinde olan özgür bir şahsiyet hâline getirmektir. Bir insan şeyhini, hocasını, cemaatini veya siyasi liderini eleştiremiyorsa; onların yanlışlarını din adına savunmak zorunda hissediyorsa burada tevhidin özgürleştirici ruhu zarar görmüş demektir. Tevhid, insanı Allah’a bağlarken diğer bütün güçler karşısında özgürleştirir.

Adalet, dinin toplumsal karşılığını oluşturmak demektir. Kur’an’ın adalet çağrısı yalnızca Müslümanların kendi aralarındaki ilişkilerle sınırlı değildir. Nisa suresi 135. ayet, kişinin kendi aleyhine, anne babası veya yakınları aleyhine de olsa adaleti ayakta tutmasını ister. Maide suresi 8. ayet ise bir topluluğa duyulan düşmanlığın adaletsizliğe sebep olmamasını emreder.

Bu iki ayetin ortaya koyduğu ahlak son derece çarpıcıdır: İnsan kendi yakınını kayırmayacak, düşmanına haksızlık etmeyecek, mensubu olduğu grubun çıkarını adaletin önüne koymayacaktır. Bugün İslami çalışma iddiasındaki kuruluşların en önemli sınavı buradadır. Kendi mensubunun haksızlığını örtmek, kendi çevresindeki liyakatsizliği savunmak, kendi yöneticisinin yanlışına mazeret üretmek, başka bir grubun hatasını büyütüp kendi grubunun hatasını küçültmek İslami bir tutum değildir. Adalet, yalnızca karşı tarafın haksızlığını teşhir etmek değil, kendi tarafının haksızlığına da itiraz edebilmektir.

Ahlak, inancı davranışa dönüştürmek demektir. İslam’ın hedefi yalnızca inanan insan sayısını artırmak değildir. Aynı zamanda güvenilir, dürüst, merhametli, cesur ve adil insanlar yetiştirmektir. Hz. Muhammed’in peygamberlik mücadelesinin merkezinde ahlaki dönüşüm bulunuyordu. Bu nedenle İslami çalışmanın ölçüsü şu sorular olmalıdır:

* İnsanlarımız daha dürüst hâle geliyor mu?

* Daha az yalan söylüyor, daha az haksızlık yapıyorlar mı?

* Kadınlara, çocuklara, çalışanlara ve güçsüzlere daha adil davranıyorlar mı?

* Başkalarının haklarına daha fazla saygı gösteriyorlar mı?

* Kendi çıkarlarından vazgeçebilecek bir vicdan geliştirebiliyorlar mı?

* Eleştiriye açık, farklı düşüncelere tahammüllü insanlar olabiliyorlar mı?

Eğer bu soruların cevabı olumsuzsa, faaliyetlerin sayısı ne kadar artarsa artsın temel amaç gerçekleşmiyor demektir.

Dördüncü ilke olarak Özgür düşünce ve ilim – İnsanı taklitten kurtarmak demektir. İslami çalışma, sorgulamayan ve sadece kendisine söyleneni tekrarlayan insanlar yetiştirmemelidir. Kur’an’ın düşünmeye, akletmeye, araştırmaya ve ibret almaya yönelik çağrıları bunun temelini oluşturur. İslam geleneğinde bu anlayışın önemli örnekleri vardır.

İmam Ebû Hanîfe, hukuki meselelerde akıl yürütmeye ve istişareye verdiği önemle öne çıkar.

İmam Gazâlî ise el-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde hakikat arayışını, taklitten ve düşünsel bağımlılıktan kurtulma çerçevesinde ele alır.

İbn Rüşd akıl ve vahiy arasındaki ilişkiyi tartışırken düşünmenin meşruiyetini savunur.

Bu isimler arasında önemli görüş ayrılıkları bulunmasına rağmen ortak bir ders çıkarabiliriz. İslam düşünce geleneği, soru sormayı ve akli çabayı bütünüyle dışlayan tek biçimli bir gelenek değildir. İslami çalışma, gençlere yalnızca hangi kitapları okuyacaklarını değil, okudukları kitapları nasıl değerlendireceklerini de öğretmelidir. Bir cemaatin en büyük başarısı, kendisine bağlı insan sayısını artırmak değil, hakikat karşısında kendisinden bile şüphe edebilecek kadar dürüst insanlar yetiştirmektir.

Her örgütlenme yozlaşma mıdır acaba? Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Cemaat, tarikat, vakıf veya dernek biçimindeki örgütlenmeleri kategorik olarak reddetmek doğru değildir. İslam tarihi boyunca farklı örgütlenmeler toplumsal hayata önemli katkılar sağlamıştır. Medreseler, tekke ve zaviyeler, imarethaneler, şehirler, Külliye Sistemi, Vakıf Kültürü ve Sosyal Yardımlaşma, kütüphaneler, çeşmeler, gibi kurumlar aracılığıyla toplumsal dayanışmayı kurumsallaştırmıştır.

* Medreseler: İlim, hukuk ve düşünce geleneğinin gelişmesine katkı sağlamıştır.

* Ahilik: Meslek ahlakını, ticari dürüstlüğü ve toplumsal dayanışmayı bir arada ele almıştır.

* Tarikatlar: Bazı dönemlerde manevi eğitim, sosyal dayanışma, ilim ve kültür hayatında önemli roller üstlenmiştir.

Dolayısıyla mesele kurumsallaşmanın kendisi değildir. Mesele, kurumun hangi amaçla var olduğu ve hangi değerleri ürettiğidir. Bir vakıf yoksulların hakkını koruyabilir; ama zamanla belirli bir grubun ekonomik çıkarlarına hizmet eden yapıya da dönüşebilir. Bir tarikat insanın nefsini terbiye etmeyi amaçlayabilir; ama zamanla şeyhin sorgulanamaz otoritesine dayalı bir bağlılık sistemine dönüşebilir. Bir dernek toplumsal sorunları çözebilir; ama faaliyetlerini yalnızca görünürlük ve üye sayısı üzerinden değerlendirebilir.

Burada bir ölçüt geliştirmek zorundayız, kurum, insanı kendisine mi bağımlı kılıyor, yoksa insanın hakikate ve topluma karşı sorumluluğunu mu geliştiriyor? İslami çalışma açısından asıl mesele budur.

Modern örgütlerin en önemli özelliklerinden biri, başarıyı ölçülebilir sonuçlarla değerlendirmesidir. Kaç kişiye ulaşıldı? Kaç konferans yapıldı? Kaç öğrenci katıldı? Kaç kitap dağıtıldı? Kaç gezi düzenlendi? Kaç yeni üye kazanıldı?

Bunlar elbette faaliyetlerin takibi açısından gerekli olabilir. Ancak ölçülebilen şeylerin önemli, ölçülemeyen şeylerin önemsiz sayılması büyük bir yanılgıdır. Bir insanın vicdanındaki dönüşümü, adalet duygusundaki gelişmeyi, düşünsel bağımsızlığını veya ahlaki cesaretini kaç etkinlik üzerinden ölçebilirsiniz?

Örgütsel başarı ile İslami başarı aynı şey değildir. Bir yapı büyüyebilir ama ahlaken küçülebilir. Binlerce insana ulaşabilir ama hakikatten uzaklaşabilir. Güçlü bir ekonomik ve siyasi konuma gelebilir ama merhametini kaybedebilir. Bu nedenle İslami çalışmaların en tehlikeli hastalıklarından biri, örgütün devamlılığını dinin devamlılığıyla özdeşleştirmektir.

Hiçbir cemaat, tarikat, vakıf veya dernek İslam’ın kendisi değildir. Bunlar İslami amaçlara hizmet edebilecek beşerî yapılardır. Dolayısıyla eleştirilebilir, denetlenebilir ve gerektiğinde değiştirilebilir olmalıdır.

Peki İslami bir çalışma nasıl olmalıdır?

Bana göre İslami çalışma kavramını yeniden tanımlarken beş temel alana odaklanmalıyız.

  1. Entelektüel inşa: Kur’an, hadis, İslam tarihi, felsefe, sosyoloji, ekonomi ve siyaset alanlarında derinlikli bir bilgi üretimi. Ezberleyen değil, düşünen ve sorgulayan insan yetiştirmek.
  2. Toplumsal sorumluluk: Yoksulluk, işsizlik, eğitim eşitsizliği, çocukların korunması, kadınların hakları, yaşlıların yalnızlığı ve dezavantajlı grupların sorunlarıyla ilgilenmek.
  3. Adalet mücadelesi: Haksızlık kimin tarafından yapılırsa yapılsın karşı çıkmak. Liyakati, hukuku, şeffaflığı ve hesap verebilirliği savunmak.
  4. Ahlaki şahsiyet inşası: Dürüst, güvenilir, mütevazı, merhametli, eleştiriye açık ve sorumluluk sahibi insanlar yetiştirmek.
  5. Ortak insanlık ve birlikte yaşama: Farklı düşünce, inanç ve kimliklerden insanlarla adalet, barış, hukuk ve insan onuru temelinde ilişki kurabilmek.

Bu beş alan birbirinden bağımsız değildir. Entelektüel derinliği olmayan bir adalet mücadelesi kolayca slogana dönüşür. Ahlaki temeli olmayan bir örgütlenme güç mücadelesine dönüşür. Toplumsal sorumluluğu olmayan bir dinî eğitim ise insanı kendi iç dünyasına hapsedebilir.

İslami çalışma bunların bütünlüğüdür.

Şu halde asıl mesele Müslüman sayısını artırmak değildir, asıl gaye Müslümanca yaşanan bir hayatı çoğaltmak olmalıdır. Bugünkü İslami hareketlerin en ciddi muhasebe konularından biri budur.

Bir cemaatin binlerce üyesi olabilir. Bir tarikatın yüzlerce dergâhı olabilir. Bir vakfın onlarca şubesi, milyonlarca liralık bütçesi olabilir. Bir derneğin her hafta onlarca etkinliği düzenlenebilir. Fakat bütün bunlar bize o yapının İslami anlamda başarılı olduğunu göstermez. Başarıyı başka sorularla değerlendirmek zorundayız:

* O yapı, toplumdaki adaletsizliği azaltıyor mu?

* İnsanların düşünsel bağımsızlığını geliştiriyor mu?

* Kadınların, çocukların ve güçsüzlerin haklarını koruyor mu?

* Ekonomik ve siyasi güç karşısında ilkelerinden taviz vermiyor mu?

* Kendi yöneticilerini de denetleyebiliyor mu?

* Mensuplarını başka insanlara karşı daha merhametli kılıyor mu?

* Kendisinden olmayanların haklarını da savunabiliyor mu?

* Toplumun bilim, kültür, sanat ve düşünce hayatına nitelikli katkılar sunuyor mu?

Bu sorulara verilecek cevaplar, düzenlenen konferansların, gezilerin ve kampların sayısından çok daha anlamlıdır.

Burada tarihsel bir örneği daha hatırlamak gerekir.

Abbasi döneminde Beytülhikme çevresinde gelişen tercüme ve ilim faaliyetleri, farklı kültürlerin bilgi birikiminden yararlanmanın İslam medeniyetinin düşünsel gelişimine nasıl katkı sağladığını gösterir. İslam dünyasının bilimsel yükselişi, yalnızca dinî toplantılarla değil, bilgiye, araştırmaya, tartışmaya ve üretime verilen önemle gerçekleşmiştir. Bir medeniyet, yalnızca mensuplarını bir araya getirerek değil, insanlığın ortak bilgi ve kültür birikimine katkı sunarak yükselir. İslami çalışma da böyle bir ufka sahip olmalıdır.

Sonuç olarak İslami çalışma bir organizasyon değil, bir medeniyet sorumluluğudur. Bugün İslam dünyasında İslami çalışma kavramı önemli ölçüde daraltılmıştır. Dinî faaliyetler çoğu zaman belirli cemaatlerin, tarikatların ve sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü programlarla özdeşleştirilmiştir. Oysa İslami çalışma, bir kurumun faaliyet takviminden çok daha geniş bir anlam taşır.

Hz. Muhammed’in Mekke’de başlattığı mücadele insanın düşüncesini, ahlakını ve hayata bakışını değiştirmeyi hedefliyordu. Medine’de ise bu ahlaki dönüşüm toplumsal dayanışmaya, hukuki düzene, ekonomik sorumluluğa ve birlikte yaşama kültürüne dönüştü. Sahabe bu mücadelenin yalnızca dinleyicileri değildi. Onlar hayatlarını bu hakikatin sorumluluğuna göre yeniden düzenleyen insanlardı. Dolayısıyla İslami çalışma, yalnızca insanlara dini anlatmak değil, dinin insanda ve toplumda karşılık bulmasını sağlamaktır.

Yoksulun yanında durmak, yetimin hakkını korumak, adaletsizliğe itiraz etmek, ilim üretmek, düşünce özgürlüğünü savunmak, kul hakkını gözetmek, liyakati esas almak, insan onurunu korumak ve toplumsal sorunlara çözüm üretmek de İslami çalışmanın alanına girer. Bir Müslüman öğretmenin sınıfta ayrımcılık yapmaması, bir esnafın müşterisini aldatmaması, bir yöneticinin kamu malını koruması, bir akademisyenin hakikati siyasi veya örgütsel çıkarlarına feda etmemesi, bir işverenin çalışanının hakkını vermesi de bu ahlaki mücadelenin parçalarıdır. İslami çalışma caminin kapısında başlayıp caminin kapısında bitmez. Hayatın bütününe yayılır.

Bence bugün cemaatlerin, tarikatların ve İslami STK’ların kendilerine sormaları gereken en önemli soru şudur: Biz insanları İslam’ın ahlakına mı yaklaştırıyoruz, yoksa kendi örgütümüzün kültürüne mi bağlıyoruz? Bu sorunun cevabı, birçok dinî yapının kendi varlığıyla yüzleşmesini gerektirecektir. Çünkü bazen bir cemaatin büyümesi İslam’ın büyümesi değildir. Bazen bir tarikatın güçlenmesi ahlakın güçlenmesi değildir. Bazen binlerce insanın katıldığı bir konferans, tek bir mazlumun hakkını savunmaktan daha değersiz olabilir. Ve bazen en büyük İslami çalışma, bir konferans düzenlemek değil, bir haksızlığa itiraz etmektir.

İslam’ın amacı kendisine bağlı örgütler çoğaltmak değil, hakikate bağlı, adalet duygusu gelişmiş, ahlaki sorumluluk taşıyan insanlar yetiştirmektir. Cemaatler araçtır, din amaçtır. Kurumlar araçtır, insanın ahlaki dönüşümü amaçtır. Faaliyetler araçtır, adalet ve iyilik amaçtır. Araçları amaçlaştırdığımız gün, dinin ruhunu kaybetmeye başlarız. Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla etkinlik düzenlemek değil, yaptığımız bütün etkinliklerin anlamını yeniden sorgulamaktır. Çünkü İslami çalışma, insanların bir araya gelmesiyle değil, hakikatin etrafında yeniden inşa edilmesiyle başlar. İnsanların hayatında adalet, merhamet ve özgürlük olarak görünür hâle geldiğinde ise gerçek anlamına kavuşur.

İslamcılık, zamanla İslam’ın toplumu dönüştürme iddiasını kendi örgütsel devamlılığına indirgemiş durumdadır. Böyle bir durumda artık din adına çalışma ile dinin ahlaki ve toplumsal hedeflerine hizmet etme arasında ciddi bir mesafe oluşur.

İslamcılığın modern dönemdeki temel iddiası, İslam’ı bireysel inanç ve ibadet alanına sıkıştırmamak; onu toplumsal, siyasal, ekonomik ve ahlaki hayatın kurucu ilkesi hâline getirmekti. Bu, başlangıçta güçlü bir itirazdı. Çünkü Müslümanların geri kalmışlığına, sömürgeciliğe, adaletsizliğe ve düşünsel bağımlılığa karşı yeni bir diriliş arayışı söz konusuydu. Ancak zaman içerisinde bu iddianın kendisi ciddi bir dönüşüm geçirdi.

İslamcılığın bir bölümü, toplumu dönüştürme iddiasından kendi örgütlerini büyütme çabasına doğru evrildi. İslam’ın adalet, özgürlük, ahlak ve insan onuru gibi evrensel ilkeleri yerine cemaatlerin, vakıfların, derneklerin ve siyasi yapıların kurumsal çıkarları öne çıkmaya başladı. Böylece amaç ile araç arasındaki ilişki tersine döndü.

Eskiden örgütler İslami bir toplumsal dönüşümün aracı olarak görülürken, bugün kimi yapılarda İslam, örgütün büyümesinin ve meşruiyetinin aracına dönüştü. Bu dönüşümün bugünkü pratiklerdeki bazı görünümleri oldukça çarpıcıdır:

* Adalet söylemi var, fakat örgütsel çıkar söz konusu olduğunda sessizlik hâkim. Başkasının iktidarındaki haksızlık eleştirilirken kendi çevresindeki haksızlıklar görmezden geliniyor.

* Liyakat anlatılıyor, fakat kadrolaşma meşrulaştırılıyor. Kamusal görevler ehliyet ve hakkaniyet yerine aidiyet ve yakınlık ilişkileriyle dağıtılabiliyor.

* Ümmet deniliyor, fakat cemaatçilik yapılıyor. İslam’ın evrensel kardeşlik çağrısı, dar grup aidiyetlerinin gölgesinde kalıyor.

* İlimden söz ediliyor, fakat düşünsel itaat üretiliyor. Soru soran, eleştiren ve farklı düşünen insanlar sorun olarak görülüyor.

* Ahlak anlatılıyor, fakat güç karşısında ilkeler terk ediliyor. Siyasi iktidarla yakınlık, ahlaki mesafeden ve eleştirel duruştan daha önemli hâle gelebiliyor.

* Toplumsal dönüşümden söz ediliyor, fakat faaliyetçilik öne çıkıyor. Konferanslar, kamplar, geziler, sohbetler ve organizasyonlar çoğalırken bunların toplumsal adalete ve insanın ahlaki dönüşümüne katkısı sorgulanmıyor.

Burada çok önemli bir çelişki ortaya çıkıyor: İslam adına insanı özgürleştirme iddiasında bulunan bazı yapılar, kendi mensuplarından itaat bekleyen kapalı hiyerarşilere dönüşebiliyor. Oysa tevhid, insanı herhangi bir beşerî otoritenin mutlak hâkimiyetinden kurtarmayı gerektirir.

İslamcılığın en büyük açmazlarından biri de budur: İktidarı eleştirmek için yola çıkanlar, bazen iktidarın imkânlarıyla tanışınca eleştirdikleri düzenin benzerlerini üretmeye başlıyorlar. Bu nedenle bugün İslamcılığın önündeki temel soru, kaç dernek kurduğu, kaç öğrenci yetiştirdiği, kaç konferans düzenlediği veya siyasette ne kadar etkili olduğundan önce şudur:

Kendi mensuplarını ne kadar özgürleştirdi?

Toplumdaki adaletsizliği ne kadar azalttı?

Güç karşısında ne kadar bağımsız kalabildi?

Kendi yanlışlarıyla ne kadar yüzleşebildi?

İslamcılık, bu sorularla yüzleşmediği sürece kendi tarihsel iddiasının gerisine düşmeye mahkûmdur. Çünkü bir hareketin başarısı, kendi taraftarlarının sayısını artırmasıyla değil, savunduğu değerleri toplumda ne kadar yaşatabildiğiyle ölçülür. Belki de bugün İslamcılığın en büyük problemi İslam’ı hayata taşımak yerine, hayatı kendi örgütsel varlığının etrafında düzenlemeye çalışmasıdır. Ve en acı çelişki şudur: İslam adına yola çıkanlar, zamanla İslam’ın kendilerini sorgulamasından rahatsız olmaya başlayabiliyorlar. İşte aşılması gereken zihniyet tam olarak budur. İslam’ı cemaatlerin, tarikatların, vakıfların ve siyasi hareketlerin mülkiyetinden kurtarıp yeniden adaletin, ahlakın, özgür düşüncenin ve insan onurunun merkezine yerleştirmek gerekir.

İslam, hiçbir cemaatin mülkü; hiçbir tarikatın tekelinde, hiçbir siyasi hareketin de meşruiyet aracı değildir. İslam’ın ölçüsü örgütlerin büyüklüğü değil, insanın adalet ve hakikat karşısındaki duruşudur…

Çalışmalarınızda adalet ve hakikatten bir koku ve kırıntı var mı…. Cevabı elbette biliyoruz…

Reşat CENGİL

One Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir