“Nasıl Yattıysam Öyle Kalkmadım” öykü kitabınızın adı. Bu ad daha ilk baştan bir itirazı, bir değişmeyi, bir başkalaşımı haber veriyor. Bir değişimin, başkalaşımın eşiği.. Yattığımız gibi kalkmamışız. Kalktığımız beden yattığımız beden değilmiş gibi. Uykuya dalan ben uykudan uyanan ben değilmiş gibi. Neler söylersiniz kitabınızın adıyla alakalı?
Evet, kitabın adı bir dönüşümün habercisi. Uyku(yatmak) bilinçli haldeki öznenin bilinç halinden çıkışını simgeliyor. Buradaki bilinç halinden çıkış aynı zamanda güneş, aydınlık, kalabalık, toplumsal, gündüz halinden de çıkış. Jung uykunun bilinçli halden yani, tüm gün kalabalık koşturma ve toplumsaldan(biz) ben haline geçiş olduğunu söyler.
Uyumak, rüya görmek, öznenin kendisiyle kalışı, karar verme mekanizmasını ve derin düşünme durumunu ortaya çıkarır. Tabi bu durum ve değişiklik her zaman bir an da gerçekleşmez. Uykuya dalan ile uyanan özne birbirinden farklıdır. Buradaki farklılık alınan kararların farklılığı, yanlışın görülmesi, Ben’e ulaşılması olarak da okunabilir. Bir değişim gerçekleşmiştir. Buradaki uyku ve uyanıklık halini, ya da uykudan uyanış halini dönüşüm olarak düşünebiliriz.
Kitabınız on bir öyküden oluşuyor. Öykülerinizin Hakikat Gölge, Yansıma Sessiz, Yol Bulanık, Minör Majör, Zaman Kambur, Avcı Av, Döngü Kaotik… gibi yoğun ve kısa adları var. Ayrıca iki kelimeden oluşan öykü adlarınızdaki kelimeler birbirinin zıddı. Öykü adlarında şiirsellik, zıtlıkların yarattığı gerilim ve anlamsal karşıtlıklar dikkat çekici. Neden böylesi adlar seçtiniz öykülerinize?
Evet, öykülerin başlıkları şiirsel ve metaforik. Bazı öykü başlıkları içerisinde zıtlıklar taşıyor. Elbette bir gerilim ve anlamsal karşıtlık söz konusu. Bir şeyin var olabilmesi için karşıtının da var olması gerektiğini düşünüyorum. Avı av yapan şey avcının varlığı. Minörü majör yapan şey de gene kavramsal ve fiziki olarak majörün var olması. Her şey aksiyle mümkün. Ve yazdığım öykülerde zıtlık bir izin verme meselesi gibi. Av olabilmek avcıya izin vermekle mümkün gibi. Tabi bunu sadece yazdığım öyküler için söylüyorum. Av avcıya izin vermezse avcı avlanamayacakmış gibi hissettim ya da bunun böyle olmasını istedim diyebilirim. Av olarak nitelenen özne uyanır ve bu uyanış avcı olan öznenin eylemlerine devam etmesine engel olur ya da eylemlerini bitirir.
Öykülerinizi okumaya başladığımızda bir tekinsizlikle karşı karşıyayız. Öykülerinizde anlatılan olaylar bütün kesin anlamları ilk elde okuyucuya vermiyor. Çeşitli katmanlar halinde ortay çıkan anlam evrenine sahip öyküleriniz. Neden tekinsizlik, neden anlam katmanları?
Sanırım tekinsizlik, benim için dünyanın göründüğü şeyden ibaret olmadığı düşüncesiyle ilgili. İnsan başlı başına tekinsiz bir varlık. Anlam arayışı da bir anlamdan ibaret. Gündelik hayatın içinde son derece sıradan kabul ettiğimiz şeylerin, biraz yakından bakıldığında ne kadar tuhaf, hatta ürkütücü olabildiğini düşünüyorum. İnsan ilişkileri, alışkanlıklarımız, normallerimiz ürkütücü. Çoğumuz bunların normal doğal ve değişmez olduğunu düşünüyoruz. Aslında öyle değil. doğal, normal ve sıradan değiller.
Anlam katmanları meselesine gelince, hayatın da insan gibi karmaşık olduğunu düşünüyorum. İnsanı ve toplumsalı kültürel evrimle stabil şekilde anlamak da anlatmak da çok zor. Çelişkiliyiz. Tek bir yüze sahip değiliz. Anlayabilmek ya da adlandırabilmek için de katmana ihtiyaç duyuyorum. Aslında bilinçli bir tercih değil anlatım şeklim. Bu öyküleri anlatmanın mümkün bir yolu katman diyebilirim. Ayrıca her şeyi açıklamak, anlatmak çoğu şeyi eksiltmek gibi. Ne kadar çok anlatırsam o kadar çok olayı da özneyi de eksiltirim gibi geliyor.
Kimlik kaymaları, aile içi çatışma ve suskunluklar, varoluş sancıları… Bunları düşündüğümüzde kitabınızın dış dünyadan çok insanın kendi içine döndüğü, kendi dünyasındaki çatışmalara odaklandığı bir evrene sahip olduğu söylenebilir mi?
İnsan dediğimiz şey bence biraz da dış dünyanın kendisinde bıraktığı izlerden oluşuyor. Ailemiz, toplumsal ilişkilerimiz, çalıştığımız ortam, arkadaşlıklarımız, bize öğretilenler ve bizden beklenenler. Tüm bunlar zamanla iç sesimize, arzularımıza korkularımıza dönüşüyor gibi. Kitaptaki çatışmada tam olarak buradan doğuyor. İnsanın olduğu yer olması gereken yer mi? Kendi yeri mi? Oradaki insan kendisi mi?
İnsan iç dünyasına baktığında bunların da ayrımını yapabiliyor. Dışta olan her şeyin içte olması doğal değil gibi geliyor bana. Bu acı benim mi? Bu acı benim değilse son verebilir miyim?

Kitabınızın arka kapak tanıtım yazısında “Her öykü, var olmanın ağırlığını, yok olmanın hafifliğini hissettiriyor.” diye bir yorum var. Elbette öykülerinizin kısa ve vurucu bir yorumu bu. Öykülerinizde ev, aile, annelik, hatıra, kardeşlik, şiddet, öfke, ölüm ve yas gibi varoluşu etkileyen durumlar anlatılıyor. Sizin öykülerinizdeki öfke, ölüm karşısındaki hisler ve özellikle yas biten bir durum olarak ele alınmıyor. Her daim kendini tekrarlayan ve derin melankoliyle yürüyen bir süreç. Sanki duygulardan daha çok bu duyguların insana ne yaptığını/yaptırdığını ya da ne yapacağını/yaptıracağını, insanı neye dönüştürdüğünü/dönüştüreceğini sorguluyorsunuz. Neler söylersiniz bu hususlarla alakalı?
Öfke, yas, sevgi, korku, yaşanılıp geride bırakılan şeyler değil bence. Hayat boyunca devam eden ve birinin ne olduğuna ne olacağına karar veren şeyler. Misal bir kayıp yaşadığımızda; üzülürüz yasımızı tutarız ve biter diye düşünülür. Ben böyle düşünmüyorum. Bence kayıp dönüşen bir şey. Örneğin çok sevdiğimiz birinin bizi aldatması çok üzücü bir olaydır. Bu ilişkilenmeyi bitirebiliriz lakin bu yas durumu bir daha başka birine güvenmeme olarak devam eder. Özellikle çocuklukta yaşadığımız bu duygu durumlarının kalıcı olduğunu düşünüyorum. Çocuğunu kaybeden bir annenin yası bitmez dönüşür sadece. Ve yas tutma biçimi sadece bize biçilen davranış örüntülerinden ibaret değildir.
Öykülerimde bu duyguların ya da durumların bir sonuca bağlanmasından çok, insanın üzerinde nasıl bir iz bıraktığıyla ilgileniyorum. Ayrıca merak ediyorum. Bir acı insanı daha merhametli mi yoksa daha acımasız mı yapar? Ya da bir sağaltım özgürlük mü verir yoksa kişiyi öfkelendiği şeye esir mi bırakır? İnsanı anlama çabam, insanın baş etme yollarını anlama merakım melankoliyi beraberinde getiriyor. Yaşanılan hiçbir şeyin geride kalmadığını, yaşanılan şeylerin insanın içinde sürekli başka biçimlerde yeniden ortaya çıktığını düşünüyorum.
“Aile” yaşadığımız dönemlerde üzerinde olumlu ya da olumsuz en fazla konuşulan kavramlardan biri. Bir tarafta sevginin, bağlılığın, koruma ve korunmanın yegâne mekânı olarak idealize edilirken öbür tarafta karanlık sırların, istismarın, utancın, sessizliğin, gerçeklerin konuşulmamasının mekânı olarak kıyasıya eleştirilen bir kurum. Ne düşünüyorsunuz bu kurum hakkında? Neler söylersiniz?
Ben aileyi hem içeriden deneyimlemiş hem de kendi anneliğiyle yeniden düşünmek zorunda kalmış biriyim. Bu yüzden bu kurumu ne tamamen reddedebilir ne de kutsayabilirim. Aile olarak adlandırılan şey ile olması gereken şey arasındaki duruma bakmak lazım. Nihan Kaya bir kitabında şöyle diyordu. “Seni kim anlıyorsa ailen odur.” Ben bu düşünceye katılıyorum.
Bizi anlayan kim ise ailemiz odur. Kan bağı ile oluşturulan ve bir şeyler hissetmeyi zorunlu hale getiren “aile” kavramı bence bir illüzyondan ibaret. Aynı evde yaşamak, aynı geçmişi paylaşmak hatta birbirine benzemek nasıl bir sürü insanı millet yapmazsa aile için de aynı şey geçerli. Aynı evin içinde yaşayıp, her gün birbirini gören ama birbirini hiç anlamayan milyonlarca kişi aile olarak nitelendiriliyor.
Bu kurumun içinde doğuyoruz, ilişkileniyoruz. İlişkilendiğimiz kişileri biz seçmiyoruz. Bağın devam edebilmesi için insanın kendisine yabancılaşmaması lazım. Öykülerimde özellikle aileden bahsediyorum. Birbirini anlamayan, birbirine yabancılaşmış insanların bir arada kalması felaketten başka bir şey getirmez. Elbette aile fikrini tümüyle reddetmek de bana doğru gelmiyor. Bir insanın bir başkasına bakım vermesi, onun varlığından sorumluluk duyması, kendini onun hayatına karşı sorumlu hissetmesi, iyi olanı doğru olanı yoldaş edinmesi çok kıymetli bir şey. Lakin aile olmak için yeterli değil. Tüm bu bakımın yanında birbirinin varlığını tanımak, sınırlarına saygı duymak ve farklılığı gözetmek çok mühim. Bir anne olarak çok açık yüreklilikle ifade edebilirim ki anlattığım şeyleri mümkün mertebe yaşamaya çalışıyorum.
Özellikle “Avcı Av” öykünüzde nesneleştirilen, metalaştırılan kadını anlatıyorsunuz. Tepe tepe kullanılan ve kullandırılan kadın bedeni… Yaralanmış bir özne… Neler söylersiniz bir kadın olarak kadınlarımız hakkında?
Avcı Av öyküsü çok uç noktada bir kurgu diye nitelendiriliyor. Çok az insanın yaşadığı ya da yaşama ihtimali çok düşük bir olay gibi. Aslında çok yaygın. Kadını kurban etmek, bölüşmek, nesneleştirmek. Tahakkümün bin bir türlüsünü yaşıyoruz. Tahakküm kadının etinden, sütünden, zihninden bedeninden her bir noktasından yararlanmak istiyor. Bunu yapamadığında da özneyi ötekileştiriyor.
Bütün kadınlar adına konuşmak istemem. Kadınlık deneyiminin her kadın için aynı olduğunu söylemek mümkün olmasa da- bireysel deneyimlerin ötesinde- arketipsel düzeyde ortaklaşan bir kadınlık hali olduğunu da düşünüyorum. Kadın olma halinin taşıdığı izler, çatışmalar, yükler var bence.
“Teselli Soğuk” öykünüzde özellikle korku gibi bir duyguyu soyut anlatmak yerine bedeni saran, öykü kahramanını yorganın altına çeken somut bir deneyim olarak işliyorsunuz. Neden böyle bir anlatım tercih ettiniz? Öykünüzü daha tesirli ve etkili yapmak için mi?

Platon boşuna dememiş: “Doktorların en büyük hatası ruh ile bedeni ayırmaktır.” diye. Duyguların ve travmatik yaşantıların bedensel karşılığını olduğunu düşünüyorum.
Korku güçlü bir duygu. İnsanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştiren bir deneyim. Duygularımız davranış biçimlerimiz aracılığıyla somutlaşıyor zaten gündelik yaşamda da. İnsanın algılama biçimini değiştiriyor. Korkunun bu dönüştürücü tarafını yazmak “Teselli Soğuk” öyküsünü anlatmanın en mümkün yolu idi.
Son olarak neler söylersiniz?
Ayrıntılı sorularınız için teşekkür ederim. Edebiyatla kalalım…
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Nihan ÖZKAN
- 1988 Artvin doğumlu.
- İlk öykü kitabı ‘Avucumdaki Tarantula’ 2022’de,
- İkinci öykü kitabı ‘Nasıl Yattıysam Öyle Kalkmadım’ 2025’ de yayımlandı.
- Halen Balıkesir’de Felsefe Öğretmenliği yapmaktadır.

Son Yorumlar