Bir roman kişisinin başına gelenlerden kim sorumludur? Önüne yollar çıkarıp sonra bunların bazılarını kapatan yazar mı, yoksa kendisine verilmiş hayatın içinde karar almaya çalışan kişi mi? Hicret Birik’in Yirmi Üçüncü Harf romanı, kayıp bir harfin peşine düşen insanların hikâyesini anlatırken bu soruyu da kurcalıyor. Üstelik bir süre sonra şüphe yalnızca roman kişilerinin iradesine değil, onları anlatan sese de yöneliyor.
Portekiz’den İstanbul’a sürülen Ester ve Barak, Kaptanıderya Hüseyin Paşa ve Hattat Hafız Orhan Efendi, ölümsüzlüğün sırrını taşıdığına inanılan yirmi üçüncü harfin çevresinde buluşur. Her birinin harften beklediği başka bir şey vardır. Fakat bu arayışın üzerinde, olup biteni aktarmakla yetinmeyen bir anlatıcı durur. Karşılaşmaları hazırlar, koşulları değiştirir, kimi zaman kişilerin aklına düşünceler yerleştirir. Bunu okurdan gizlemez de. Tesadüf sandığımız olayların çoğunda onun eli vardır.
Romanın başındaki Theuth ve Thamus hikâyesi boşuna seçilmemiş. Yazı, insanın belleğine yardım mı eder, yoksa onu kendi hafızasından uzaklaştırır mı? Birik, daha ilk sayfalarda harflerin hakikati hem taşıyabileceği hem de örtebileceği kuşkusunu ortaya atıyor. Ölümsüzlük vaat eden kayıp harf de bu sorunun başka bir yüzü. İnsan, varlığının sınırını aşmak için yine harflere, kitaplara, kendisinden önce anlatılmış hikâyelere başvuruyor. Aranan şey bir harften ibaret değil; eksik kaldığını hisseden insanın tamamlanma isteği de onunla birlikte dolaşıyor romanın içinde.
Anlatıcının gücünü açıkça gördüğümüz sahnelerden biri geminin denize indirilmesidir. Adamlar halatlara asılır, kalabalık onları yüreklendirir ama gemi yerinden kıpırdamaz. Çünkü yolun eğimini, bütün bu çabayı boşa çıkaracak biçimde anlatıcı düzenlemiştir. İnsanlar kendilerini yetersiz sanırken aslında baştan belirlenmiş bir engelle uğraşmaktadır. Anlatıcı ise onların umuduna şaşar. Sonucu değiştiremeyeceklerse bunca çaba niye? Yine de insan, sonunu bilmediği bir iş için uğraşmadan yaşayabilir mi?
Bu müdahaleler yalnızca dış dünyayla sınırlı kalmaz. Anlatıcı hattatların rüyalarına girip matbaa korkusunu büyütür. Ester’in hayaletle karşılaştığı sırada tutunabileceği bir masa yaratır; ne var ki aynı masa kaçışını da engeller. Bir eliyle yardım ederken öbürüyle yolu kapatır. Kişilerine acıdığı anlar vardır, ama hikâyenin sürmesi için o acıyı ortadan kaldırmaz. Bir yaratıcı için merhamet ile tasarruf arasındaki çizgi nereden geçer?
Suçsuz bir hattatın idamı bu soruyu daha da ağırlaştırıyor. Adam, kendisinden habersiz eklenen sözler yüzünden ölür. Anlatıcı, bunun kendi adaletini tartışmalı hâle getireceğini sezince Hattat Orhan Efendi’nin zihnine müdahale ederek ölüme kutsal bir anlam yükler. Böylece yalnızca bir insanın kaderine değil, ölümünün nasıl hatırlanacağına da karışmış olur. Yaşanan haksızlık yerinde dururken onun üzerine başka bir açıklama örtülür. İnsanın başına gelenle, başına gelene sonradan yakıştırılan anlam aynı şey değildir.
Ne var ki her şeye müdahale eden bu ses, kendi kişilerini her zaman anlayamaz. Hüseyin Paşa’nın gece denizlerde ne aradığını, hangi arzunun peşinde sürüklendiğini tam olarak çözemediği olur. Bir davranışı meydana getirebilmek, o davranışın bütün anlamına sahip olmayı sağlamaz. Anlatıcının bildiğiyle Hüseyin Paşa’nın yaşadığı arasında bir boşluk kalır. Roman kişisinin kendine ait olabilecek ilk yeri de belki bu boşluktur.
Barak ise anlatıcının sınırlarını daha açık biçimde zorlar. Anlatıcı, Ester ile Hüseyin Paşa’nın önünü açmak için onu ortadan kaldırmayı düşünür. Fakat nedenini açıklayamadığı bir duygu buna engel olur. Önce yazmaya ilişkin bir kararsızlık gibi görünen bu duraksama, Barak konuşmaya başladığında başka bir anlam kazanır. Ya anlatıcının kendi içinden geldiğini sandığı istek, aslında yarattığı kişinin isteğiyse? O zaman kimin kimi yönlendirdiğini söylemek kolay değildir.
Barak’ın “Senin iraden bizim arzularımızla hareket ediyordu” sözü romanın belki de en önemli itirazı. Yaratıcısının gücünü reddetmez; yalnızca o gücün yönünü kendi arzusunun da değiştirebildiğini söyler. Fakat bu iddiaya hemen teslim olmak da mümkün değil. Barak, yaşananların tümünü bilmez. O da geçmişe dönüp olaylara kendi istediği anlamı veriyor olabilir. Dahası, bu itirazı dile getirmesi bile anlatıcının kurduğu oyunun bir parçası değil midir? Roman tam burada kesin bir cevap vermekten kaçınıyor.
Bu çatışmayı Tanrı ile kul arasındaki ilişki üzerinden okumak da mümkün. Kişiler kendilerine açılan yollarda seçim yaptıklarını düşünürken o yolların nereye varacağını belirleyen iradeyi göremezler. Kader ve cüzi irade tartışması ister istemez akla geliyor. Yalnız, anlatıcıyı Tanrı’nın yerine koymak doğru olmaz. O yanılıyor, tereddüt ediyor, zaman zaman kendi yarattıklarının karşısında çaresiz kalıyor. Daha çok tanrısal bir kudrete öykünen insanı görüyoruz. Belki de roman, kulun Tanrı’ya itirazından önce insanın Tanrı’yı kendi iktidar anlayışıyla kavrama çabasını sorguluyor.
Barak’ın söylediklerinden sonra önceki sahnelere aynı gözle bakamıyoruz. Anlatıcının kararı olarak gördüğümüz bir olay, artık Barak’ın arzusuna verilmiş bir karşılık da olabilir. Burada özgürlük yalnızca olayların akışını değiştirmekten ibaret değil. Kişinin kendi başına geleni nasıl anlatacağı da önemli. Barak söz aldığında, hikâyeyi değiştirdiğini kanıtlayamasa bile onun tek bir ağızdan anlatılmasına engel oluyor.
Ester ve Hattat Orhan Efendi’nin mektupları da benzer bir iş görüyor. Ester’in sözlerinde, erkeklerin hayatındaki boşlukları doldururken kendi varlığını ihmal etmiş bir kadını duyuyoruz. Hattat’ın sertliğinin ve sahiplenme isteğinin ardında ise bastırılmış bir yaratma arzusu beliriyor. Daha önce anlatıcının gözünden tanıdığımız kişiler, bu kez kendileri hakkında konuşuyorlar. Her şeyi anlatan kişi artık dinlemek zorunda.
Üstelik anlatıcı kendi geçmişinin de bütünüyle hâkimi değil. Annesi, amcası, kahve fincanı ve zemzemlik, kurduğu hikâyenin içine durmadan sızıyor. Ester’in evindeki kahveyle çocukluk evinin kahvesi birbirine karışıyor. Hayal ürünü sandığı dünya, unutamadığı görüntülerle besleniyor. Kalemi tutan elin geçmişten, okuduklarından, bastırdıklarından bağımsız olmaması, anlatıcının kişilerinden esirgediği belirsizliği bu kez kendisine taşıyor.
Birik’in romanında hoşuma giden yanlardan biri, bütün bu soruları tarihsel ve fantastik bir dünyanın içinde dolaştırması. İstanbul’un limanı, matbaa dükkânları, hattatlar, dinî menkıbeler, tuhaf karşılaşmalar… Bunlar yalnızca dönemi süslemiyor; harfin ve yazının etrafında kurulan çatışmayı canlı tutuyor. Musa’nın levhalarından kopan harflerin serüveni, ölümsüzlüğün bir balığın karnında saklanması gibi sahneler de yazarın geniş hayal gücünün çok iyi örnekleri. Birik, farklı inançları ve zamanları aynı anlatıda buluştururken yer yer mizaha yaslanan kendine özgü bir ses kuruyor. Kolay bir kurgu değil bu. Üstelik romanın dikkat çekici tarafı yalnızca anlattığı hikâye değil, hikâyeyi anlatma biçimi. Anlatıcı perdenin arkasında durmuyor; olaylara karışıyor, kişilerini yönlendiriyor, sonunda onlarla hesaplaşmak zorunda kalıyor. Üstkurmaca çok iyi işleyip bir gösteriye dönüşmüyor. Kader ve irade tartışmasını bizzat anlatının içinde yaşatıyor.
Bununla birlikte romanın bazı bölümlerinde anlatı biraz daha kendi hâline bırakılabilirdi. Özellikle sonlara doğru, olayların zaten düşündürdüğü meselelerin kişiler aracılığıyla yeniden açıklanması, okurun yorumuna kalabilecek kimi boşlukları dolduruyor. Yazarın tarihsel söz varlığından ve zengin benzetmelerden beslenen dili de yer yer anlatının ritmini yavaşlatıyor. Bu yoğunluk, bazı bölümlerde okurdan fazladan dikkat ve sabır istiyor.
Finalde “Pruvan neta olsun!” seslenişinin geri gelmesiyle anlatanla anlatılan arasındaki sınır bir kez daha karışıyor. Başkalarının hayatına hükmettiğini düşünen anlatıcı, kendi hikâyesinin de nereye bağlandığından emin olamıyor. “Hikâyeye Dahil Son Söz” ise meseleyi romanın dışına çıkarıyor: Yazarın kendisi de önceki hikâyelerden, başka seslerden ne kadar bağımsız? Bu sorunun peşine düşünce baştaki ikilem değişiyor. Hikâyemizi bütünüyle biz mi kuruyoruz, yoksa bize anlatılmış olanın içinde kendimize küçük bir yer mi açıyoruz? Roman bunun hesabını yapmıyor. Barak’ın itirazını, Ester’in sesini ve anlatıcının tereddüdünü yan yana bırakıyor. Belki de bir hikâyeye sahip olmak, onun üzerinde son sözü söylemekten çok, hakkımızda söylenenlere bir cevap verebilmekle ilgilidir.
Ebuzer KALENDER

Son Yorumlar