Tahir Bey’i uyku tutmamıştı. Yatakta doğrulup karısını göremeyince onun iki gecedir bitişik odada uyuduğunu anımsadı. Yılların alışkanlığı iki gecede kaybolmuyordu. Bütün gece uyuyamamış, yatakta dönüp durmuştu. Kalktı, odanın kapısını aralayıp baktı: Karısı öbür odada da yoktu. Mutfaktan çatal bıçak sesleri geliyordu. Pencereye gidip dışarıyı izledi. Güzel bir gündü. Çınarın kurumuş yaprakları sabah güneşinde altın suyuna batırılmış gibi parlıyordu.
Banyodan çıktıktan sonra bir anda karar verip üstünü giydi, aynada kendini inceledi, kapıdan çıkacağı sırada karısının sesini duyup döndü. Mutfaktan çıkmış, ona bakıyordu.
“Nereye bu vakitte, Tahir Bey, kahvaltı hazırlamıştım?”
Hazırlıksız yakalanmıştı, diyecek şey bulamadı, böyle şeyler yapmaya alışkın değildi. “Hava güzel, çıkıp biraz dolaşacağım,” diyebildi.
“Kahvaltı yapmadan çıkmazdın sen, Tahir Bey.”
Yıllar var ki evdeki bu kuralı ilk kez bozuyordu. Karısına kırgındı ama bunu ona tavır olsun diye yapmıyordu; dışarı çıkmak istiyordu, hepsi bu. Kahvaltı yapmadan çıkarsa karısı onun sessiz bir savaş başlattığını sanacak, karşılığında o da sessiz bir taarruza girişecekti ki artık böyle şeyleri kaldıracak hali yoktu. Trençkotuyla fötrünü yavaşça çıkarıp vestiyere astı, kahvaltı masasına doğru yürüdü, uyurgezer gibiydi. Kahvaltılarını sessizce yaptılar. Tahir Bey peynirli yumurtaya çatalını dokundurmamıştı, oysa çok severdi.
Kadın sonunda dayanamadı. “Tahir Bey, bana kırgın olduğunu biliyorum. Ama beni yanlış anladın. İkimiz de yaşlandık, o işler bizden geçti artık. Sırt ağrısından yatakta dönüp duruyorum, sen de rahatsız olma diye düşündüm. Sere serpe uyursun işte.”
Güldü. Gönül alıcı konuştu:
“Çıkar bunları kafandan, Tahir Bey, bazen çocuk gibi davranıyorsun vallahi!”
Tahir Bey, cadde sokak bir süre dolaştı, yürürken kendini huzurlu hissediyordu. Emekliler Parkı’nda oturup kuşları izledi, oradan kalkıp Veysel Usta’nın Ocakbaşı’na gitmeyi düşündü ama vakit henüz erkendi. Horozcular Kahvesi’nin önünden geçerken içerden gelen sesleri duydu. Horoz dövüşünü içi kaldırmazdı; bazen gelir, kafasını saran birkaç emekliyle sohbet eder, çayını içer giderdi ama can sıkıntısı baskın geldi, içer girip ringin uzağında, bahisçi olmayan müdavimlerin yanında boş bir sandalyeye oturdu.
Horozlar sıçrayıp göğüs göğse çarpışırken ringin çevresindeki bahisçiler de onlarla birlikte sıçrıyor, horozlar hamle yaparken coşuyor, seviniyor, kızıyor, küfürler savuruyorlardı. Horozlardan biri beyaz, öbürü ateş kırmızısıydı. Islanmışlardı, mosmor olmuş ibiklerinden kan akıyordu. Ateş kırmızısının sahibi yumruğunu sallıyor, “Raki, haydi oğlum, çak gözüne, indir onu!” diye bağırıyordu.
Ateş kırmızısı rakibine aman vermiyor, tüyler havada uçuşuyor, kanatların rüzgârı kalabalığın yüzüne çarpıyordu.
Beyaz, yediği üst üste darbelerle sersemlemiş, sıçrayışları zayıflamıştı; sendeliyor, bazen rakibine karşılık bile vermiyor, kaderine razı olmuş görünüyordu. Ateş kırmızısı da yara almıştı ama yarası beyazınki kadar kötü değildi. Beyaz, gücünün son noktasına gelmiş, ringden kaçmaya başlamıştı ki su molası verildi. Sahibi başını su dolu kovaya batırıp çıkardı, ibiğindeki kanı sildi, gövdesini ıslatıp serinletti, kaslarını ovdu, hazır olduğuna emin olunca tutup tekrar ringe fırlattı.
Aradan yararlanan ateş kırmızısı üstün olmanın da verdiği özgüvenle ilk sıçrayışta gagasını beyazın gözüne çaktı! Beyaz, olduğu yerde fır dönüp yalpa vurarak gitti geldi, sarhoş gibiydi. Beyazın sahibi horozun dövüşü son âna kadar bırakmayacağına, şansın ondan yana olacağına o kadar inanmıştı ki horoz kaçmaya başlayınca kahve duvarı çöküp altında kalmışa döndü. Sol gözü seğiriyor, iyi şeyler düşünmediği belli oluyordu. Kaybeden bahisçiler burunlarından solurken ateş kırmızısının sahibiyle şanslı bahisçiler keyiften uçuyordu.
Garson, ortamın gerginliğini yumuşatmak için çay tepsisini döndürerek getirip ellerine birer bardak çay tutuşturdu. Beyazın sahibi çayını sessizce içip bardağı yanındaki boş sandalyeye bıraktı; horozuna bakıyor, sakin görünüyordu. Derken bir köşede boynunu omuzlarının içine çekmiş, göğsü körük gibi kalkıp inen horozu yerden kaptı, boynunu eliyle kavradı, tam çekip koparıyordu ki çelik gibi bir ses, “dur!” diye bağırdı. Tahir Bey’di bu. Adamın eli horozun boynunda kalmıştı.
“Ben o horoza talibim! Kaça satarsın onu bana?”
İçerinin uğultusu birden kesildi. Müdavimler bir Tahir Bey’e, bir beyazın sahibine bakıyordu. Beyazın sahibi güldü.
“Ne diyorsun beyamca, şaka mı yapıyorsun?”
“Ben çok ciddiyim, yeğenim! Ne istersin o horoza?”
“Ne yapacaksın bu horozu, beyamca? Dövüştüreyim desen dövüşemez; beslerim desen sakat, işine yaramaz. Ben bunu lokumla, kuşüzümüyle besledim, kendim yemedim yedirdim. Bu ne yaptı, gördün işte, yüzde yüz alacağı maçı eliyle teslim etti. Beni dinlersen hiç bulaşma derim, bu sana da hayır getirmez, dayak yiyen horozun eti de yenmez.”
“Ne yapacağım beni ilgilendirir,” dedi Tahir Bey. “İster keserim ister beslerim. Ama ben bu horozu canlı istiyorum.”
Cebinden beş adet yüzlük çıkarıp uzattı: “Yeter mi bu?”
Adam bir paraya bir kahvedekilere baktı. Bütün gözler üzerindeydi. Tahir Bey gibi, horoz dövüşüyle alakasız biri, dayaktan perişan olmuş bir horozu satın almak istiyordu, olacak şey değildi.
“Alsana oğlum, ne duruyorsun daha?”
“Bu paraya Bitpazarı’ndan pehlivan gibi iki horoz alırsın!”
Adam, “İyi, sen bilirsin,” dedi, parayı alıp horozu Tahir Bey’e uzattı. Tahir Bey horozu kucaklayıp çıktıktan sonra içerinin uğultusu kaldığı yerden devam etti, az önceki tuhaf olay üzerine yorumlar yapılmaya başladı.
“Kesin akşamdan kalmadır.”
“Patatese vurmuş gibi bir hali vardı.”
“Tahir Bey öyle şeyler içmez. Akşamcıdır o. Bana kalırsa aklı da gayet yerindeydi. Ama okumuş memur takımı bazen böyle tuhaflıklar yapar.”
Tahir Bey, Veysel Usta’nın Ocakbaşı’na gelince durdu, bahçede akşamcılar için hazırlık yapılıyordu. Ortağı Rüştü’yle birlikte şişlere et dizen Veysel Usta onu kucağında horozla görünce gülerek seslendi: “Hayırdır, Tahir amca, horoz dövüştürmeye mi karar verdin?”
“Yok, Veysel, işim olmaz benim dövüşle falan. Bu garibana bir yer arıyorum. Öldüreceklerdi zavallıyı.”
“Buraya bırak diyeceğim ama bizim yamyamlar onu burada rahat bırakmazlar.”
“Anladım, yeğenim. Sen oradan bana biraz peçete versene.”
Peçetelerle horozun tüylerini sildikten sonra eve doğru yürümeye koyuldu. Horozun acısı dinmiş görünüyordu, sessizdi. “Yaa, işte böyle, ciğerim!” diye konuşmaya başladı. “Çalış çabala, bir ömür tüket, biraz çaptan düşünce kelleni koparıversinler. Kim bilir sen o hayırsıza ne paralar kazandırdın, nice çetin dövüşlerden başın dik, alnın ak çıktın. Sonuç? Vefasızlık. İnsan evladı nankördür…
Ben kime anlatıyorum ki? Öyle düşünüp duruyorsun, biraz da sen konuş. Öt, gurulda, ne bileyim, kurtuldun işte. Tadını çıkar.
Gene de haline şükret, beterin beteri var. Elli yıl aynı yastığa baş koyduğum karım, söylemesi ayıp, geçen gece benim kuş ilk kez havalanmayınca kalktı ne dedi biliyor musun?
‘Tahir Beeey, Tahir Beeey, demek bu işin ömrü de buraya kadarmış!’ Ertesi gece yataklarımızı ayırdı, biletimi bir gecede kesiverdi. Hey gidi hey, Tahir amcanı sen bir de gençliğinde görecektin. Deli taylar gibiydim. Yengen iyi bilir. Zamanında az koşturmadı peşimden. Gene de sağolsun, kötü diyemem bak. Elli yıl kahrımı çekti. Ama kırılmadım mı? Kırıldım. Yataklarımızı ayırması gerekmezdi.”
Horoz ufaktan kıpırdadı, sonra yekinip doğruldu, silkelendi, havada beyaz tüyler uçuştu, boynunu uzattı, uzun uzun öttü. Tahir Bey güldü. “Hoşuna gitti değil mi, köftehor? Öt tabii öt, gün senin günün.”
Yolda tek katlı, bahçeli bir evin önünde durdu, önce biraz tereddüt etti, sonra bahçeye doğru seslendi: “Cevahir Beeey,
Cevahir Beeey!”
Az sonra evin kapısı açıldı, içeriden Tahir Bey’in yaşlarında biri çıktı. “Siz misiniz Tahir Bey, buyrun,” diyen adam bahçe kapısına doğru geldi. Yaşlı adamın kucağındaki horozu görünce şaşırdı. “Hayırdır, Tahir Bey?”
“Hayırdır azizim, hayırdır. Senin bahçede bir kümes vardı yanılmıyorsam.”
“Evet, var.”
“Bunu yamyamların elinden aldım, Cevahir Bey, dövüştürüyorlardı garibi. Malum, biz apartman dairesine sıkışıp kalmışız. Bunu sana bıraksam? Birkaç güne toparlanır, hem seninkilere de yoldaş olur.”
“Gerçekten güzel horozmuş,” dedi Cevahir Bey. “Vah vah, derbeder etmişler hayvanı!” Horozu Tahir Bey’in kucağından aldı, “Merak etme sen,” dedi, “ben gözüm gibi bakarım ona.”
“Sağolasın Cevahir Bey.”
“Sen de sağol Tahir Bey, bir horozum daha oldu sayende.”
Tahir Bey gözden kaybolana kadar horoz durup durup öttü.
Zafer DORUK

Son Yorumlar