Bazı insanlar vardır, sadece bilgiyi değil, bir devrin estetiğini de üzerinde taşırlar. İlber Ortaylı, bizim kuşağın hem hocası hem de geçmişle kurduğu o en zarif köprüydü. Onu sadece kitaplarından tanıyanlar çok şey öğrendi; ama onu Köln Üniversitesi’nde bir salonda, o meşhur “Habsburg Almancası” ile kelimeleri bir kuyumcu titizliğiyle işlerken dinleyenler, tarihin sadece rakamlardan ibaret olmadığını, bir üslup meselesi olduğunu anladılar.
Köln Üniversitesi’nin o soğuk koridorlarında, Alman talebelerin hayranlık dolu bakışları arasında, o ağırbaşlı ve kulak okşayıcı sesiyle ders anlatışı hâlâ gözlerimin önündedir. Sanki doğduğu şehir Bregenz’in o berrak havasını, Viyana’nın aristokratik tozunu ve İstanbul’un payitaht asaletini aynı cümlede birleştirirdi. O anlattıkça, Osmanlı’nın o “En Uzun Yüzyılı” kısalır, uzak coğrafyalar yakınlaşır, tozlu arşivler canlanırdı.
Bilgeliği, bir kütüphanenin sessiz vakarıyla değil, bir dünya vatandaşının neşeli ve yer yer “tatlı-sert” sempatikliğiyle doluydu. “Cahillik” karşısındaki o meşhur öfkesi bile aslında insana olan sevgisinden ve hakikate olan tutkusundandı. Ekranlardan bize yansıyan o bilge gülümsemesi, aslında hepimize “Okuyun, gezin, dünyayı anlayın” diyen sessiz bir davetti.
Şimdi o derin hafıza, o büyüleyici hitabet ve o eşsiz üslup, tarihin ebedi sessizliğine karıştı. Ama eminim ki, Köln’den İstanbul’a, Bregenz’den Semerkant’a kadar uzanan o geniş coğrafyada, onun sesini bir kez duymuş olan herkesin zihninde o “saraylı” eda hep yankılanacak.
Onun bilgeliği, kuru bir malumat yığını değil, coğrafyaları zihninde birleştirmiş bir dünya vatandaşının görgüsüydü. “Osmanlı’nın En Uzun Yüzyılı”nı okurken, tarihin sadece savaşlardan ibaret olmadığını; bir imparatorluğun modernleşme sancılarını, bürokrasisindeki o ince estetiği ve bir devrin nasıl zarafetle direndiğini ondan öğrendik. O, sadece arşiv belgelerini konuşturmuyor; “Tarihin Sınırlarına Yolculuk” yaparken bizi de peşinden sürüklüyor, bir halı desenindeki sembolden, bir Şarkiyatçının notlarındaki gizli ayrıntıya kadar hayatın her zerresini tarihin içine yerleştiriyordu. Ekranlardaki o neşeli, yer yer azarlayan ama her daim öğretmeyi amaçlayan sempatikliği, aslında büyük bir sorumluluk duygusunun tezahürüydü.
“İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”ndan bugüne kalan mirası, her birimize birer emanet gibi hatırlattı. Kitapları; sadece rafları süsleyen eserler değil, bir milletin hafıza tazeleme rehberiydi.
İlber Ortaylı, sadece bir tarihçi değil; Kırım’dan Kazan’a, Bakü’den Viyana’ya kadar uzanan o muazzam Türk-İslam coğrafyasının canlı bir haritasıydı.
Eserlerinde sadece kuru bilgiyi değil, bir medeniyetin nabzını tuttu. Azerbaycan’a baktığında sadece bir komşu değil, Nizami’den Fuzuli’ye uzanan bir gönül bağı görür; Kazan’ın o kendine has entelektüel derinliğini her fırsatta sitayişle anlatırdı.
“Türklerin Tarihi” serisiyle bizi Orta Asya’nın derinliklerinden alıp Anadolu’nun kapılarına getirirken, sadece savaşları değil, o coğrafyanın ruhunu, dilini ve insanını anlattı. “Gelenekten Geleceğe” bakarken; Kırım’ın vakur hüznünü, Kazan’ın o kadim entelektüel birikimini ve Azerbaycan’ın şiirle harmanlanmış asaletini her zaman ön planda tuttu. O, Bakü’deki bir kongrenin tozlu tutanaklarından, Semerkant’ın mavi çinilerine kadar her yerde Türk dünyasının izini sürdü.
“Hukuk ve İdare Adamı Olarak Osmanlı Devleti’nde Kadı” gibi teknik eserlerinden, “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” gibi hayat derslerine kadar her eseri, birer pusula niteliğindeydi. O, bize sadece tarihi değil; nasıl bakmamız, nasıl gezmemiz ve nasıl birer “dünya insanı” olmamız gerektiğini miras bıraktı.
Ekranda çok net ve otoriter görünse de özel hayatında şaşırtıcı derecede kararsız biri olduğunu bizzat kendisi itiraf etmiştir. Önemli bir karar vereceği zaman “40 kişiye sorarım” derdi. Ama ilginç bir notu da vardı: “Herkesi dinlerim ama sonunda yine kendi bildiğimi yaparım.”
O meşhur “Cahil!” çıkışları aslında bir aşağılama değil, bir pedagojik feryattı. Gençlerin merak etmemesine, lisan öğrenmemesine ve “malumatfuruşluk” (bilgiçlik taslama) yapmasına tahammül edemezdi. Aslında çok şefkatli bir hocaydı; meraklı bir öğrenci gördüğünde cebindeki son parayı ona kitap alması için verecek kadar cömertti.
Tarih kadar büyük bir diğer tutkusu da klasik müzik ve operaydı. Avrupa’nın herhangi bir şehrine gittiğinde, o şehrin opera binasına gitmeden dönmezdi. Onun için tarih, sadece belgeler değil, o devrin besteleri ve sesleriydi.
Seyahat etmek onun için bir “görme” eylemi değil, bir “anlama” biçimiydi. “İlber Ortaylı Seyahatnamesi” ve “Eski Dünya Seyahatnamesi” eserlerinde, okuyucuyu sadece şehirlerde gezdirmez; o şehrin mutfağından mimarisine, müziğinden siyasetine kadar her şeyi bir halı deseni gibi incelikle işlerdi. Bizim Köln’de şahit olduğumuz o “kulak okşayıcı” hitabet, aslında bu eserlerin satır aralarında saklı olan o muazzam dünya görgüsünün sese bürünmüş haliydi.
Onun için seyahat etmek, sadece bir yerden bir yere gitmek değildi. İlber Ortaylı Seyahatnamesinde gördüğümüz üzere, o gittiği her şehrin ruhunu koklar, o coğrafyanın tarihini adeta bir halı dokur gibi zihnimize işlerdi. Semerkant’ın mavisini, Bakü’nün rüzgârını ve Kazan’ın bilgeliğini kitaplarına birer mücevher gibi yerleştirdi.
Ortaylı, Azerbaycan Türkçesinin zarafetine ve edebi derinliğine hayrandı. Fuzuli’nin sadece bir şair değil, tüm Türk dünyasını birleştiren bir dil dehası olduğunu vurgulardı. “Azerbaycan Türkçesi, Türkçenin en musikili, en lirik koludur,” der; oradaki halkın şiire ve sanata olan doğal yeteneğini her fırsatta överdi.
Onun en çok vurguladığı konulardan biri, 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ydi. Mehmet Emin Resulzade ve arkadaşlarının kurduğu bu yapının, tüm Müslüman dünyasında kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren, laik ve demokratik temellere dayanan ilk devlet olduğunu büyük bir gururla anlatırdı. “Bunu Avrupa bile o tarihte tam başaramamıştı, bu bir medeniyet sıçramasıdır,” derdi.
İki devlet bir millet sloganını sadece siyasi bir retorik olarak değil, tarihsel bir zorunluluk olarak görürdü. Anadolu ile Kafkasya arasındaki bağın koparılmasının her iki taraf için de felaket olduğunu savunur; Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun 1918’de Bakü’ye girişini, Türk tarihinin en şerefli sayfalarından biri olarak nitelerdi.
İlber Hoca, Bakü’yü de benzer bir aristokratik derinlikle severdi. Bakü’nün petrolle gelen zenginliğinin sadece binalara değil, operaya, tiyatroya ve eğitime yatırılmasını (Zeynelabidin Tağıyev gibi isimlerin katkılarını) hep örnek gösterirdi. “Bakü, şarkın Paris’idir,” sözünü sıkça hatırlatırdı.
Karabağ meselesinde her zaman net bir duruş sergilemiş; Şuşa’nın sadece bir şehir değil, bir “kültür başkenti” ve “müzik akademisi” olduğunu anlatmıştır. Oradaki yıkımı, dünya mirasına yapılmış bir saldırı olarak görür ve Azerbaycan’ın bu konudaki haklı davasını tarihi belgelerle her platformda savunurdu.
“O, sadece İstanbul’un değil, Bakü’nün de hafızasıydı. Fuzuli’den bahsederken sesi titrer, 1918’in o aydınlık yüzlü Cumhuriyet kurucularını sanki dün onlarla berabermişçesine bir yakınlıkla anlatırdı. Kırım’ın hüznü neyse, Karabağ’ın yarası da onun için oydu.”
Türkiye’de Şah İsmail hakkınd aolumsuz yorumlar artınca sesini yükseltimişti. Hoca, Şah İsmail’in (Hatayi mahlasıyla) Türk edebiyatındaki yerine hayrandı. Şah İsmail’in saray dilinin, ordusunun ve yazdığı şiirlerin özbeöz Türkçe olduğunu vurgulardı. “Şah İsmail, Anadolu Türkçesini ve edebiyatını Yavuz Sultan Selim’den daha çok sahiplenmişti; Yavuz Farsça şiirler yazarken, İsmail Türk dünyasına Türkçe sesleniyordu,” diyerek tarihteki bu ilginç ironiye dikkat çekerdi.
Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadeleyi (Çaldıran Savaşı), Türk tarihinin en büyük iç parçalanması olarak nitelerdi. Ortaylı’ya göre bu savaş; iki Türk hükümdarının cihan hâkimiyeti kavgasıydı ve sonuçları itibarıyla Türk dünyasının doğu ve batı olarak ikiye bölünmesine, kültürel kopukluklara yol açmıştı. Bu durumu anlatırken her iki lidere de hak ettikleri büyüklüğü teslim eder, olayı bir “mezhep kavgasından” ziyade bir “iktidar ve jeopolitik kırılma” olarak görürdü.
İlber Ortaylı, Safavi Devleti’nin bir “İran devleti” değil, bir “Türk-Safevi İmparatorluğu” olduğunu her fırsatta hatırlatırdı. Şah İsmail’in İran coğrafyasında birliği sağlayarak bugünkü İran’ın sınırlarını ve kimliğini belirleyen kişi olduğunu söylerdi. Ancak bunu yaparken kullandığı askeri gücün (Kızılbaşlar) Anadolu’dan giden Türkmen aşiretleri olduğunu vurgular, bu bağın koparılmasının Anadolu tarihini de eksik bıraktığını savunurdu.
Şah İsmail’in çok genç yaşta kazandığı başarıları, karizmasını ve müritleri üzerindeki mutlak etkisini bir tarihçi gözüyle “olağanüstü” bulurdu. Onun sadece bir savaşçı değil, bir tarikat lideri (Şeyh) ve bir entelektüel olması, Ortaylı’nın “Doğu dünyasının karmaşık ve zengin yapısı” tezine en büyük kanıtlarından biriydi.
O, neşesiyle, “tatlı-sert” fırçalarıyla ve o hiç bitmeyen merakıyla bize sadece tarihi değil, bir Türk aydınının nasıl dünya vatandaşı olabileceğini gösterdi.
Şimdi o büyük seyyah, en uzun yolculuğuna çıktı. Arkasında; Kırım’ın hüznünü, Kazan’ın dirayetini, Azerbaycan’ın kardeşliğini ve bir ömre sığdırdığı onlarca paha biçilemez eseri bıraktı. O kulak okşayıcı sesiyle anlattığı her şey, artık bizlerin hafızasında birer deniz feneri gibi yanmaya devam edecek.
Ancak biliyoruz ki, o kulak okşayıcı sesiyle anlattığı her cümle, yazdığı her satır, bu toprakların ve dünya tarihinin zihninde yankılanmaya devam edecek.
Bilgeliğin, zarafetin ve o eşsiz üslubunla bizi hem yetim hem de çok daha bilgili bıraktın. Mekânın, o çok sevdiğin tarihin en onurlu sayfası olsun Hocam.
Orhan ARAS

Son Yorumlar