Bugün İspanya diye bir ülke varsa bir kadın sayesindedir.
Bugün Müslümanlar ‘La galibe illallah’ diye kadere gönderme yapıyorsa bir kadın bu zilleti yaşatmıştır.
O kadınlar ki, Tarık bin Ziyad’ın gemileri yakarak İspanya’ya çıkan Müslüman Arap erkekleri, koca diye sahiplenip Endülüs Emevî Devleti diye büyük bir medeniyete ortak olmuşlardı. Müslümanlar, erkek savaşçılar olarak geldiler İber Yarımadasına. Buradaki kadınlarla evlendiler. Her canlı türünün melezi kusurlu iken insan melezi her iki ırkın üstün taraflarını alarak doğar. Sadece bedenen değil, ruh, anlayış, ibda, ihya olarak da üstün taraflar buluşunca Endülüs medeniyeti doğdu İspanya’da. Batıya suyun mimarisini, bahçe ve çiçeğin ıtırını, görkemli labirent yazlık bahçeleri, düşüncenin engin ufuklarını gösterdi. Böylece Ortaçağ’ın karanlıklarındaki Katolik dünyaya Müslüman, Yahudi, Hıristiyanların bir arada yaşayabileceği ortak bir medeniyeti kurma imkânı sunmuştu.
Bir gerçek ki kadınların hepsi Müslüman değil. Aralarında Hıristiyan, üstelik en sofu Katolik olanlar da var. O iştahları kabartan teniyle yarattığı kadına bunca güzelliği bahşeden Tanrı, arzuları coşturan saçlar, dipdiri bir beden, dolgun göğüsler ve bin bir cilve ile de bezememişti sadece. İktidar hırsıyla yanıp tutuşan bir tutku da vermişti. Eline kılıç ve taç da tutuşturdu kimi zaman. İzabel bunlardan biriydi. Güzel kadınları yaratan Tanrı’ya şükürler olsun duası dilimizde olsa da, sözü edilenler gibi güzel değildi o.
İzabel o kadar sofu idi ki namı Katolik İzabeldi. İzabel I, Kastilya kraliçesi. O Katolikleri önce İspanya’ya sonra dünyaya hâkim kılma muradıyla doldurmuştu kadınlığını. Bu yüzden hayatında iki kere yıkandığı söylenir. Biri vaftiz töreninde. Diğeri cenaze töreninde. Ortaçağ’da dindarlık, vaftizle meshedilen kutsal yağ bedenden gitmesin diye yıkanmamakla tezahür ediyordu. Çirkin olduğu kadar bedenen kirliydi de İzabel.
İzabel Aragon kralı II. Fernando’yu kararlı bir baskıyla kendisiyle evlenmeye ikna etti. O güzel, yakışıklı, güçlü omuzlar istemiyordu erkekte. Güç istiyordu. Ordulara sahip komutan istiyordu. Kastilya ve Aragon krallığının birleşmesinden geçecekti güç ve iktidar artık. Evlilik değil güçlü bir devlet kuracaktı İzabel. Bu nedenle erkekte zenginlik ve savaş gücü olan ordulara sahip olmasını arıyordu. Böyle olmayan bir erkek kadına ne verir, kadından ne alabilir ki?
‘Kâinatın tek hâkimi, kadınlara erkeklerin aklını başından alan bir ülke ihsan etmiştir. Zayıf olsun güçlü olsun bütün erkekler kadın vuslatının esiridir. İnsanlar arasındaki birliğin de bölünmelerin de, yerleşmelerin de göçlerin de nedeni hep kadınlardır.’
Fernando’ya cins-i latif bir hazlar ülkesi değil savaşlarla geri alınan gerçek bir ülke vaad etti İsabel. Yoksa o haliyle onunla kim evlenirdi? Yıkanmayan bir kadına nasıl âşık olabilirdi Fernando?
Aragon Kralı Fernando ile İspanya’yı birlikte fethetti İzabel I. Banyo ile süslenmekle, saçla uğraşmayıp ‘taç giyen baş akıllanır’ hükmünce ülkesine âşık oldular birlikte. Önce Müslümanları püskürttüler İspanya’dan. Yetmedi, Hristiyan oldum diyen Müslüman ve Yahudilere domuz eti yedirmeden inanmadılar din değiştirdiklerine. Engizisyonu şiddetli ve şer bir sürece dönüştürdü. Bu yüzden Endülüs’te domuz eti kutsal bir işleve büründü. Hıristiyan olmanın yemin töreniydi bir anlamda.
İzabel I, İspanya’nın birliğini sağlayıp Kristof Kolomb‘un Yenidünya’yı keşfiyle güçlü bir sömürge imparatorluğunun temellerini attı.
Artık sömürü, yerli katliamı başlar, Güney Amerika altınlarını, yenidünyaların zenginliğini İber’e taşıma süreci başladı. İspanya ve Portekiz bu sayede zengin oldu. Görkemli katedraller inşa ettiler. Süleymaniye ve Selimiye ile yarışan.
Ne yazık ki bu ganimet ve yağma, bir iş, değer ekonomik bir mal üretmeden zenginliğin tadını alma imkânları bahşetti. Sömürgelerini bir bir kaybedince ülkelerine geri çekildiler. Sonunda İspanya ve Portekiz’de torunlar, fakir bir hayata varıp dayandılar.
Osmanlı gibi. Savaşlarda galip gelince yenilen ülkelerden altınlar, ganimetler, sanatçılar ustalar getirmek iyiydi. Kolaydı. Askerlik ve savaşma yeteneğinden başka bir meslek istemezdi. Yenilmeye başlayınca ne zenginlik kaldı ne ekonomik güç? Ne de medeniyete güç veren eserler çıkabildi ortaya.
Galip dedelerin mağlup torunları, babadan gelen zenginlikle, tarihlerinin büyüklüğü ile övündüler ama bugün açlık, işsizlik ve fakirlikle karşı karşıyalar.
Babalar sanata, mesleğe, üretime, ekonomik güce yönelmeyince torunlar dünyanın acımasız rekabetine, üretimden gelen gücün tahakkümüne, finansın, paranın ezici baskısına maruz kaldılar. Tarihle iftihar ederken bugünün gerçeği karşısında apışıp kaldılar.
Geçmişin zaferleri, galibiyetleri bugün karın doyurur mu?
Doyurmadığı ortada. O zaman çocuklarımıza bir meslek, dünyanın her yerinde geçerli bir donanım ve birikim sağlamak zorundayız. Yoksa bütün İslam dünyasının ekonomik toplamı bir Almanya etmiyorsa durup düşünmenin zamanı gelmiş de geçmektedir.

Son Yorumlar