Kurbağalar: Şerif Gören’den Bir Anadolu Köylüsü Hikâyesi

“İyi bir filmin kusurları olması gerekir. Hayat gibi, insanlar gibi.”
Federico Fellini

Nantes’da düzenlenen Üç Kıta Film Festivali’nde başrol oyuncusu Hülya Koçyiğit’e özel bir ödül de getiren film, yazar Osman Şahin’in eserinden yola çıkılarak Şahin, Erdoğan Engin ve Özden Çankaya tarafından yazılan senaryo ve Şerif Gören’in yönetmenliğinde çekilmiştir. 1984 yılında vizyona giren film Türk köylüsünün ahlak anlayışını, zihin dünyasını oldukça etkili bir şekilde ortaya koymuştur. Film özetle kocası öldürülünce dul kalan bir kadının önyargılara ve uğradığı tacizlere karşı ayakta kalma ve aşkı tekrar bulma çabasının hikâyesini samimi bir dille anlatmaktadır.

Elmas, kocası Halil ve oğluyla bir köyde yaşamaktadır. Halil, kurbağa toplamaya gittiği bir gün eve dönerken öldürülür. Dul kalan Elmas’ın ise borçlarını ödeyebilmek ve çocuğuna bakabilmek için çalışması gerekir. Gündüzleri çeltik tarlasında çalışan Elmas, geceleri de kurbağa toplayarak geçinmeye çalışır. Bu sırada hapisten çıkan Balkanlı Ali köye döner. Elmas ve ona yıllardır âşık olan Ali, tüm dedikodulara rağmen yakınlaşır. Fakat aşamayacakları bir engel onları mutsuz edecektir.

Kadının toplumdaki yeri ve bireyselliği üzerine ilerleyen hikâye cinsel güdülerin hem harekete geçirdiği hem de bastırdığı söylenebilecek bir toplulukta tek başına yaşamak zorunda kalan bir kadının hayata tutunma çabasını eli yüzü düzgün görünen bir senaryo, başarılı görüntüler, uyumlu bir müzik ve Koçyiğit’in etkileyici oyunu ile anlatılmaktadır. Tomris Oğuzalp, Ferda Ferdağ, Yaman Okay ve Yavuzer Çetinkaya gibi bugün artık aramızda olmayan Türk Sinemasının usta karakter oyuncularının filmin başarısını ve samimiyetini arttırdığını söylemeliyim. Talat Bulut ise Koçyiğit’in aksine kontrollü bir oyunla üzerine düşeni yapmaktadır. Karakterinin korkusunu, savaşını ve sevgiye olan açlığını inandırıcılıktan hiç uzak düşmeden seyirciye aktarmaktadır.

Her ne kadar daha ilk sahnesinde görüntüye tipik bir Yeşilçam kurgusu içinde “Haliiil” diye bağırarak girmek gibi bir talihsizliği olsa da burası hariç tutulursa hayli başarılı olan giriş sahnesinden finale kadar hikâyeyi sırtlayıp götüren bir Koçyiğit’ten bahsedebilirim. Bunu yaparken filmografisi için “cüretkâr” denebilecek sahnelere de imza attığına da değinmeliyim. Edirne’de çekilen filmde köylülerin çoğunluğunu amatör oyuncular oynamış ve ne yazık ki bu oyuncuların bir kısmı zaman zaman fazlası ile “amatör” görünmektedir.

Şerif Gören Osman Şahin’in cinselliğin hemen herkesin düşüncesini ve hareketlerini belirlediği, onları hem kıstırıp hem özgürleştirdiğini anlattığı hikâyesinin sinema karşılığını üretirken kendi kariyerinin de en başarılı tecrübelerinden birini koymuş ortaya. Çeltik tarlalarında çalışan köylülerden ve özellikle gece fener ışıkları altında yapılan kurbağa toplama işinden karşımıza getirdiği kareler görüntü yönetmeni Erdoğan Engin’in başarılı çalışması ile de hayli etkileyici olmuştur. Türk sinemasının örneğini çok fazla üretmediği türden bir gerçekçilik bu ve filme de ciddi katkı sağlamış görünüyor. Bu gerçekçiliği sarmalayan cinsellik ve daha çok diyaloglara ve bakışlara yansıyan erotizm ise filmin hem artı hem eksi yönlerinden birini oluşturuyor. Sembolik bir anlamı olsa da “biberini yeme” esprisi gereğinden fazla tekrarlanıyor filmde ve hemen her tekrarı da özellikle amatör oyuncuların zayıflığı nedeni ile rahatsız ediyor. Koçyiğit’in aşka olan açlığını gösteren kumsaldaki sahne de filmin gerçekçiliğine hayli uzak düşmesi ile benzer bir sıkıntı yaratmaktadır. Buna karşılık dedikodular, taciz ve hedefi olduğu şehvet dolu düşüncelerin baskısı altındaki kadının karşı karşıya kaldığı ikiyüzlülüğün en iyi örnekleri de bu erotizm aracılığı ile aktarılıyor seyirciye. “Bacağını bir kez kaldıran kadın bir daha indirmez” veya “Dul kadına güven olmaz” gibi cümlelerin üstelik kadınlar tarafından sarf edildiği bir toplulukta üzerindeki tüm baskıya direnmeye kararlı olan kadının hikâyesini seyircinin ilgisini hemen hiç yitirmeden anlatmayı başaran film özetle kusurları olsa da erotizmini doğru oluşturmayı becermiş görünüyor.

Atilla Özdemiroğlu’nun imzasını taşıyan müzikler sonradan Aysel Gürel’in müthiş sözleri ve Sezen Aksu’nun en iyi yorumlarından biri ile 80’lerin parlak şarkılarından biri olan Hasret’e kaynaklık etmiştir. Filmin sesli çekilmemiş olması ve bunun zaman zaman net bir şekilde anlaşılması, jandarmadaki teşhis sahnesindeki “anlamsızlık” gibi senaryo kusurları ve Talat Bulut’un atları ile olan ilişkisinin –muhtemelen erotik bir birikimi vurgulamak için- gereksiz tekrarlanan koşma sahneleri ve sırıtan yavaşlatılmış görüntülerle verilmesi filmin aksayan diğer yönleri arasında gösterilebilir. Doğru ve şık bir tercih yapılarak “sessizlik” ile anlatılması tercih edilen final ise sanki bir parça daha iyi işlenebilirdi gibi görünüyor. Gören’in atçılık oynayan çocukları leitmotif olarak kullandığı ve bu sembol aracılığı ile hayatın kırılamayan rutinini vurguladığı film hem bir kadın hikâyesi olarak hem de aşka ve bireysel özgürlüğe adanmışlığı ile bugünün Türkiye’si için ayrı bir önem de taşımaktadır.

“Hani ne demiştim sana ana! İnsan uçmak ister de uçamaz ya, koşmak ister de koşamaz ya; ben koştum ana.”

Emel AKBAŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir