Küresel Cahiliye Çağında Bir İslam Modernizmi Savunusu-IV

3. Küresel ekonomideki fesat

Dünyaya yön veren zengin ve güçlü kesimin ahlaksızlığı uluslararası ilişkileri felakete götürmekle kalmıyor. Dünya ekonomisini de hayli sarsıyor. Zira dünya ekonomisinde serbest piyasa hükmediyor denirken, aslında dünya ekonomisine hükmeden topu topu teknolojiyi kontrol eden bin firmadır. Ve bu bin firma dünya ekonomisini fakirler namına değil, kendi menfaatleri istikametinde dizayn ediyor.

2008 dünya ekonomik krizini anlamak için analize 1945’ten başlamak gerektiği söylenir. Giovanni Arrighi’nin Uzun Yirminci Yüzyıl adlı kitabında aktardığı üzere, 1945-1973 arasında, yani ABD’nin ve kapitalizmin altın çağı döneminde, Batılı devletler fakir halkla bir ittifaka girmiş ve zenginleri fakir halklara hizmet istikametinde yönetmiş. 1945-1973 arası dönem refah devletinin, sosyal devletin hakim olduğu bir dönem. Bu dönemde devlet, ekonomiye hükmeden sayıca az, fakat hayli rant toplayan firmalara ağır vergiler koyup bu vergileri işçilerin sosyal, sağlık, eğitim, ihtiyarlık vs harcamalarında kullanıyordu. Fakat Giovanni Arrighi’nin ifade ettiği üzere, 1973’te ABD ekonomisi krize girince, ABD siyasal seçkinleri zengin oligarklarla bir ittifak kurdu ve ABD gücünü ayakta tutmak için fakir halkı sömürmeye başladı.

1973’ten sonra oluşmaya başlayan, 1980’de kurumlaşan ve 1991’de Soğuk Savaş bitince tüm dünyaya küreselleşme adı altında engelsizce dayatılan bu düzene, yani ABDli siyasal seçkinlerin ekonomik oligarkla ittifak kurduğu ve tüm ekonomiyi buna göre şekillendirdiği döneme biz neoliberalizm diyoruz.

Neliberalizm’de merkez ülke ekonomileri şöyle işliyor: teknolojiye hükmeden büyük firmaların büyük bir üretim kapasitesi var. Ve bu şirketler kar etmek için sürekli üretim yapmak zorunda. Fakat fakir halkta yeterli tüketim kapasitesi ve arzusu yok. Büyük şirketler, sanal ihtiyaçlar yaratıp tüketim arzusunu körüklemek üzere reklamcılık sektöründe ciddi atılımlar yaptılar 1973’ten sonra. Ve gerekli finansa sahip olmayan fakir halka “bizden borç alın” dediler. Bunun üzerine giderek yoğunlaşan bir borç ekonomisi oluştu. Ve insanlar şu an için borç kölesi haline gelmiş durumdalar.

Bu süreçte ABD, diğer ülkeler karşısında gücünü koruyabilmek için, diğer ülkeleri de peşine takarak, refah devletinin tüm kurumlarını işlevsiz hale getirdi. Eskiden kamusal sağlık, ihtiyarlık ve işsizlik sigortaları vardı. Ve kamusal okullarda çocuklara nispeten kaliteli eğitim veriliyordu. Tüm bu kamusal kurumlar son kırk yılda özel sektöre devredildi. Artık neredeyse herkes özel sigortaya bağımlı hale geldi ve çocuklar özel eğitime geçti. Yani bugün, ABD başta olmak üzere pek çok ülkede, çalışan sınıfın kamusal güvencesi de yok. Borç kölesi olmanın yanında bu sınıflar bugün prekarya, yani kırılgan sınıf olarak anılıyorlar.

ABD diğer ülkeler karşısında gücünü koruyabilmek için, diğer ülkeleri de peşine takarak, zengin firmaların rekabetçiliğini artırma adına büyük firmalardan vergi almaktansa, bu firmalara teşvik ödemeye başladı. Ve vergilerini tüketimden toplamaya başladı. Yani kamunun yükü de haliyle üretim yapan zenginlerden tüketim yapan fakirlere aktarılmış oldu.

ABD, son olarak, firmaların rekabet gücünü koruyabilmek adına esnek üretime geçti. Esnek üretim şu demek: “istediğim zaman işe alırım, istediğim zaman işten çıkarırım, istediğim kadar çalıştırırım.” Oysa refah devleti döneminde bir işçi sekiz saatten fazla çalıştırılamıyordu. Bu siyaset sıradan insanların kırılganlık durumunu hayli çekilmez hale getirdi.  

Merkez ülkelerde fakiri alabildiğine ezen, zengini ise destekleyen bu sistemde zengin firmalar reel üretimden elde ettikleri kar ve rantları vergi olarak vermekten kurtulup finans sektörüne aktarabilir hale geldiler. Bu süreç, ekonominin finansallaşması sürecini başlattı. Şu anda dünya ekonomisinin büyük bölümü reel üretime ciddi bir katkısı olmayan finansal sektörde dönüyor ve finansal yatırımcılar reel üretim yapan insanların üretiminden, sıradan insanların tüketiminden ve devletlerin borç ihtiyacından kendine kazanç elde ediyor.

2008 itibariyle bu çarkın merkez ülkelerde artık işlemediğini görüyoruz. Zira artık tüketim yapacak fakir sınıfların tüketim kapasitesinin sınırına gelindi. Ve artık merkez ülke ekonomileri büyüyemiyor.

Merkez ülkelerdeki durum bu… Ekonomik zenginlerin ve onlarla ittifak kurmuş ABD İmparatorluğunun çevre ülkelerde nasıl bir ekonomik düzen yaratmış olduğuna gelince…

Herşeyden önce… Çevre ülkeler savunma ve üretim için teknolojiye ihtiyaç duyuyorlar. Fakat bu teknolojiye sahip değiller. Merkez ülkeler “sizin teknoloji ihtiyacınızı ben karşılayacağım” diyor. Yine bu ülkeler kalkınma ihtiyacı için sermayeye ihtiyaç duyuyorlar. Fakat gerekli tasarrufu yapacak olanakları yok. Merkez ülkeler “sizin tasarruf ihtiyacınızı da ben karşılayacağım” diyor.

Teknoloji ve tasarruf üzerinden çevre ülkeler merkez ülkelere bağlanıyor. Ve merkez ülkelere üç buyruk veriliyor: “ (1) teknoloji geliştirmeye çalışma. Altyapı yatırımı yap. (2) Ülkene giren yabancı sermayenin dışarıya kar çıkarmasına izin ver. (3) Ve uluslararası işbölümünde avantajın olan ürünün ticaretinde yoğunlaş.”

Teknoloji yatırımı yapmadıkları için bu ülkelerin gerçek anlamda kalkınma şansı yok. Kar çıkışına izin verdikleri için uzun vadede gerekli tasarruflarını kaybediyorlar. Ve uluslararası ekonomide avantaja sahip oldukları ürünler, rekabeti çok fazla ve katma değeri çok düşük mallar olduğu için gerçek uluslararası ticaret gerçekte bu ülkeleri fakirleştiriyor. Yani bu ülkelerin gerçek anlamda kalkınma şansları yok.

Merkez ülkeler, bu yollarla, çevre ülkeleri kendilerinin üretmeye tenezzül etmediği katma değeri düşük malları üretmeye özendirip, kendi ülkelerine bu malları düşük fiyatlarla çekiyor ve kendi ülkelerini doyuruyorlar. Ayrıca bu yolla çevre ülke işçilerini ucuz istihdam deposu olarak kullanıyorlar. Merkez ülke firmaları, kendi şirketleri yoluyla olmasa da, taşeron firmalar aracılığıyla kadın ve çocuk işçileri Çin’de, Hindistan’da ve Afrika’da saatlerce bir dilim ekmek parasına çalıştırıyorlar. Yani aslında Engels’in 19. Asır için yazdığı İngiliz İşçi Sınıfının Durumu adlı kitabındaki sefaleti, küresel ekonomiye yön veren firmalar çevre ülkelerde bugün bile yaşatıyorlar. Fakat bu sömürü gözlerden ırak tutuluyor.

Merkez ülkelerin çevre ülkelerde işlettiği başka bir sömürü dinamiği ise, çevre ülkelerin yetiştirdiği bilim adamları ve mühendislerine el koyma sürecidir. Kalıcı bir kalkınma için, eğitilmiş insan istihdamı şarttır. Fakat ABD’nin ve merkez ülkelerin yaratmış olduğu mekanizmalar, çevre ülkelerinin yetiştirmiş olduğu kaliteli insanı merkez ülkelere göç etmeye mecbur bırakıyor. Bu doğal ve kendi kendine gerçekleşen bir süreç değil. Aksine ABD’nin ve merkez ülkelerin kendi yaşlanan nüfuslarına alternatif kaliteli istihdamı kendine çekmek için tasarlamış olduğu oldukça kirli bir siyaset. 

ABD’nin ve merkez ülkelerin neoliberalizmden sonra çevre ülkelere dayattığı son husus ise bu ülkelerin ekonomilerini finansal piyasalara açmaları ve finansal piyasalardan borçlanmalarının  mecbur bırakılmasıydı. Nihayetinde bu sürecin sonunda, çevre ekonomileri borçlarını ödeyemez hale getirdi.

Kendilerine dayatılan bu bozuk iktisat ve finans yüzünden, 2008 sonrasında, 65’ten fazla çevre ülkesi iflasın eşiğine geldi. Biz bugün Türkiye’de sadece Türkiye’nin krizini konuşuyoruz. Fakat kriz küresel. Dediğim gibi 65’ten fazla ülke kriz ve iflas sürecinde. Ve bu durum 1980’de başlayan neoliberal dönemin sonuna geldiğimize işaret ediyor. Zira artık neoliberalizm, hem çevre ülkelerde hem de merkez ülkelerde çarklarını çeviremiyor. Fakat ABD ekonomisine ve siyasetine yön veren zengin ve güçlü sınıfta dünyaya karşı herhangi bir sorumluluk bilinci yok. Onlar zenginleri kolluyorlar. Bu süreç böyle devam ederse, aynı küresel jeopolitik savaş durumu gibi küresel çağı felakete götürecek. 

Avrupa emperyalizmi, çok açık görünen biçimlerde işleyen bir emperyalizmdi. Ve çok çalışıldı. Fakat ABD neoemperyalizmi çok gizli mekanizmalarla çalışıyor. ABD, göze direkt görünmeyen yapısal bir şiddet uyguluyor. Ve bu yapısal şiddette, insanlar, firmalar ve ülkeler özgürce hareket ediyor zannı oluşuyor. Oysa yapıyı kuran ve koruyan ABD, bu bozuk yapıda istediği menfaati de elde ediyor. 1991’de Soğuk Savaş bittiğinde tüm Batı dünyası seçkinleri küreselleşmenin herkese refah getireceği müjdesini vermişlerdi. Fakat Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz’in Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı kitabını okuyacaksak, küreselleşmeden sadece en zengin yüzde bir kazançlı çıktı. Gerek çevre ülkeler, gerek merkez ülkelerin fakir sınıfları bu süreçten mağdur çıktılar. Zira küreselleşme ideolojisi, en zengin yüzde birin çıkarı için bir maskeden başka bir şey değildi, Stiglitz’e göre…

4. Küresel kültürdeki fesat: devletle ilişkisi

Uluslararası ilişkilerin ve küresel ekonominin ilkesinin, dünyanın seçkin kesiminin ifsadı neticesinde insanlığı nasıl bir felakete götürdüğünü anlattıktan sonra küresel kültürün ilkelerini de irdelememiz gerekiyor. Küresel kültür, yeryüzü seçkinlerinin elinde nasıl ifsad ediliyor, biraz da buna bakalım.

Önce küresel kültürün devletle ilişkisini ele almak istiyorum. Dğnyaca ünlü sosyoloğumuz Arif Dirlik’in Küreselleşme’nin Sonu mu adlı kitabında aktardığı üzere, şu anda dinler ve kadim medeniyet birikimleri Çin, Hint, Avrupa, ABD eliti tarafından insanlığa katkı sunsun diye değil de, dünya ölçekli güç rekabetinde yerli kültüre bir üstünlük duygusu versin diye istihdam ediliyor. Yani Çinliler Konfüçyüs kültürünü, Hintliler Hindu kültürünü, Amerikalılar Hıristiyan kültürünü kapitalist rekabetin ve güç mücadelesinin bir bileşenine çevirmiş durumdalar. Bunu Türkiye’deki Osmanlıcı aydınlar da yapıyor. Yani Osmanlı’dan gelen medeniyet birikimi siyasi iktidarın menfaatlerine peşkeş çekiliyor. Bu, küresel bir durum.

Küresel kültürün devletlerle ilişkisinde ifsad edici bir diğer etmen, okullarda öğretilen resmi tarih öğretisinin devlete sadakat duygusu temelinde yazılıyor olması ve bu durumun küresel bir barış kültürünün inşasına oldukça ciddi zarar veriyor olması gerçeğidir. Türkiye özelinde, resmi tarih eğitiminin zararlı sonuçlarını pek çoğumuz biliyoruz. Resmi tarihi özümsemiş bir bireyle Kürt sorununu, Alevi sorununu ve Ermenilerle olası bir barışı konuşamıyoruz. Çünkü bu konulardaki gerçekler öğrencilerden saklanıyor.

Fakat aynı durum Japonya için de geçerli. Japonya, İkinci Dünya Savaşından önce, Çin ve Güney Kore halkına hayli zulmetmişti. Fakat bu acı gerçekler Japon öğrenciye öğretilen resmi tarihten sistematik olarak hariç tutuldu. Ve bugün Japonya’da aşırı sağ bir hükümet var. Zira Japon halkı devletlerinin geçmişte yapmış olduğu zulümlerden bihaber. Bu sebeple Japon hükümetinin Çin’le ve Güney Kore’yle ilişkisi hayli gerilimli şu anda. Ve Çin ve Güney  Kore yükselen güç olduğu için Doğu Asya’nın geleceği barış adına umut vaat etmiyor.

Aynı durum, en medeni ülkelerden biri olan ABD için de geçerli. ABD’de öğretilen resmi tarihte, Amerikan halkının dünyaya ışık saçtığı, barış ve adalet götürdüğü, Amerikan halkının tarihte örneğin siyahlara yanlışlar yapmış olduğu fakat bu yanlışlardan dönme becerisi göstermiş olduğu, Amerikalıların dünyaya örnek bir ulus olduğu öğretiliyor. Fakat Amerikan İmparatorluğunun 1945’ten beri Latin Amerika ve Afrika’dan Ortadoğu ve Doğu Asya’ya ne gibi zulümler işlemiş olduğu asla zikredilmiyor. Noam Chomsky’nin deyimiyle, ortalama bir Amerikalı’yla bu konuları konuşamıyorsunuz bile. Çünkü bu konularda tümden cahil yetiştiriliyorlar.

Aynı gerçek Avrupa için de geçerli. Avrupalı saygın entelektüel ve devlet adamı Luc Ferry’nin Sevgi Devrimi kitabını okursanız, ortalama bir Avrupalının emperyalizm geçmişiyle ilgili bilincinin özet olarak şöyle olduğunu görürsünüz: “Bizim çok üstün bir medeniyetimiz vardı. Biz iyi niyetli Avrupalılar olarak birer misyoner gibi medeniyetimizi geri kalmış halklara öğretmek istedik. Fakat onlar bizim medeniyetimizi kabul etmediler. Emperyalizm bir trajedidir. Çünkü biz çok iyi niyetliydik.” Luc Ferry’nin bellettiği bu anlatıda, ne sömürülen ülkelerin ekonomilerine el konulması, ne işlenen sayısız cinayetler, ne Avrupa egemenliğini sürdürmek için yapılan kirli işler vs hiçbiri yok. Ve bugün Avrupa halkları, geçmişte açıktan sömürdükleri Afrika ülkelerinin ‘partner ülke’ adı altında, bugün gizli yollarla sömürülmesi ve kontrol altında tutulması sürecini samimi bir medeniyet diyaloğu olmaktan ibaret sanıyorlar.

Bugün küresel dünyada kültürlerin birbirine düşman olmasının devlet kaynaklı bir diğer sebebi ise İslamofobi’nin ve göçmen karşıtlığının 1991’de Soğuk Savaş bittikten sonra küresel seçkinler tarafından sistematik olarak beslenmesiydi.

Soğuk Savaş’tan sonra ABD kendine küresel düşman olarak İslamcıları belledi. Bu ABD için elzemdi, zira medeniyetler çatışması fikrinin mucidi Huntington’un dediği gibi, bir medeniyetin ortak bir düşmanı olmazsa, o medeniyet kendi içinde bir çatışma yaşardı. Bu süreçte göçmen karşıtlığı da ciddi olarak işlendi. Zira 1980’den beridir ekonomik olanakları sistematik olarak köreltilen sıradan insanlar, bunun sorumlusu olarak göçmenleri görmezlerse, kendi zenginleri ve seçkinlerinin maddi olanakları gözlerine batacak ve ABD ve Avrupa’da sıradan insanlar zenginlere karşı bir savaşım içine gireceklerdi. Fakat nihayetinde İslam’a ve göçmenlere karşı sürdürülen bu kampanya merkez siyaseti de vurdu. Zira bu sürecin sonucunda, Batı ölçekli aşırı sağın güçlenişine bir engel kalmamış oldu.

5. Küresel kültürdeki fesat: kapitalizmle ilişkisi

Küresel kültürün devlet kaynaklı ifsadının arka planında yatan dinamikler bunlar. Fakat bu fesadın bir de kapitalizm kaynaklı sebeplerine bakmak gerekiyor.

1945-1973 arasının kapitalizmin altın çağı olduğunu söylemiştim. Bu dönemde ekonomi krize girince, Batılı seçkinler kültürde belli radikal dönüşümler gerçekleştirdiler. Ve bu dönüşümde bireysel insan haklarını eksen olarak kullandılar.

1945-73 arası barışına son veren olaylardan ikisi, 1968 gençliğinin sosyal, iktisadi ve siyasi taleplerle dile gelen ve bu arada ‘keyfimize karışmayın’ diyen isyanı ve Hindistan, Endonezya, Mısır, Yugoslavya gibi Bağlantısızlar Grubu ülkelerinin sosyal ve iktisadi haklar temelinde merkez ülkelere baş kaldırmasıydı. Saygın tarihçi James Gelvin’in Modern Ortadoğu Tarihi adlı kitabında zikrettiği üzere, ABD İmparatorluğu “bizim sosyal ve iktisadi haklarımız var. Ve siz gelişmiş ülkeler bu haklar konusunda bize yardımcı olmasınız” diyen Bağlantısızlar Grubuna karşı, bireysel insan haklarını çıkardı ve baş kaldıran bu ülkelere “siz bireysel insan haklarını çiğniyorsunuz” diyerek savaş açtı. Amerikan İmparatorluğu, Luc Ferry’nin Sevgi Devrimi adlı kitabında zikrettiği üzere, 1968 gençliğinin tüm siyasal, toplumsal, iktisadi ve kültürel taleplerini budadı ve onların ‘keyfimize karışmayın’ buyruğunu siyasete taşıdı. “68 devrimcileri reklamcı oldu” cümlesi, bu siyasetin başarısına ilişkindir.

Amerikan İmparatorluğu, bireysel insan haklarını ve ‘keyfimize karışmayın’ buyruğunu, üretim potansiyeli oldukça yüksek olan ve kendine tüketici arayan firmaların hizmetine soktu. Yani ABD, bireysel insan haklarını küresel bir tüketim toplumu yaratmak ve insanları sınırsız hedonizmden daha üst bir değer tanımamak üzere aygıt olarak kullandı. Zira tüketimi canlı tutmak için insanların salt daha fazla tüketim için yaşaması gerekiyordu.

Amerikan İmparatorluğu, bireysel insan haklarını ve ‘keyfimize karışmayın’ buyruğunu küresel bir hedonizmin tesisi uğruna kullanırken, bir şeyi daha başarmış oldu. ABD, neoliberal dönemde Zygmunt Bauman’ın Akışkan Modernite ve Richard Sennett’ın Karakter Aşınması kitabında zikrettiği üzere, kendisine karşı koyabilecek tüm dayanışma ve cemaat bağlarını da bu yolla parçalamış oldu.

Bu sürecin sonunda, yani neoliberalizmin tüm dünya sathına yayılması sonunda, dünya insanlının geldiği durum az çok şöyledir. Küresel kapitalizm insanlığa diyor ki: “Köpek gibi çalış. Domuz gibi tüket. Medyadaki eğlence programlarını pasif olarak seyret ve eğlen ve pornografi müptelası ol. Gelirin giderlerini karşılamaya yetmeyeceği için borçlan ve borç kölesi ol. Ve sistemin bozukluklarına asla karışma. Sistemi ve sistemi yönetenleri asla sorgulama.”

Neoliberalizmin dayatmış olduğu bu kültür içinde, ne bilim, sanat, felsefe, spor ve ilahiyat okumaları yoluyla manevi gelişim vardır; ne kendi hayat hikayesini bir sanat eseri gibi inşa etmeye çalışarak kendini gerçekleştirme yetisi, ne de dostluk bağları inşa ederek toplumu daha güzel bir yere çevirme projesi… Gündelik hayatı tarümar eden bu süreçleri, Henri Lefebvre’nin ve Guy Debord’un gündelik hayat eleştirilerine adanmış analizlerinde ayrıntılı bir biçimde okuyabilirsiniz.

İnsanın manevi yaşamına katkı sunmayan bu eğlence kültürünün ve pornografinin bu çağda bu kadar yaygınlaşması işlerin doğal işleyişinden kaynaklanmıyor. Aksine, ABD İmparatorluğuna yön veren seçkinler, bu bozuk kurumları sistematik olarak ve en başta finansal yollarla besliyor. Zira Etienne de la Boethie’nin klasikleşmiş Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’inde dillendirdiği gibi, bozuk bir egemenliğe itaati sağlamak için insanların hedonları ve haz duyguları onların tüm kişiliklerini ve özgürlük duygularını tarümar edecek şekilde kışkırtılmak zorundadır. Daha sonrasında Herbert Marcuse’nin Tek Boyutlu Toplum ve Eros ve Uygarlık’ta dillendirdiği gibi insanların özgürlük duygusunu ve yanlış bir sisteme direnen karakter yüceliklerini ellerinden alabilmek için haz duygusu, tüm ahlaki nitelikleri tarümar edecek şekilde sınırsızca kışkırtılmak zorundadır. Daha sonrasında Michel Foucault da Cinselliğin Tarihi’nden itibaren aynı temayı dile getirecekti: “Sadece korku yetmez. Sadece fikirleri manipüle etmek de yetmez. Bozuk bir egemenliğin devamı için egemen tebaanın haz duygusu tüm sınırlar ortadan kaldırılmak üzere kışkırtmak zorundadır.” 

Sanıyorum, neoiberalizmin küresel ölçekli girmiş olduğu kriz atmosferinde, insan karakterini ifsad eden bu kültürün devam edemeyeceğini söylemek gereksiz gibidir.

6. Kadının küresel ölçekli içler acısı durumu

Çağımızın küresel cahiliye dünyasında sadece uluslarararası ilişkiler, ekonomi ve kültür değil, küresel olarak bakacaksak kadının durumu da içler acısı bir haldedir.

Önce en kötü olguyu ve bunu besleyen küresel şımarıklığı zikredeyim. Ki daha önce de bu fesadı zikretmiştim: Bugünün dünyasında, her yıl Doğu Asya’dan iki milyon kız çocuğu küresel seks endüstrisinde seks kölesi olmak üzere kaçırılmaktadır. Ve Avrupa’dan ve ABD’den en zengin kesimlerin, Avrupa’da ve ABD’de onlara yasaklanmış cinsel fantezilerini gerçekleştirmek için Doğu Asya ziyaretleri yaptıkları gerçeği pek çok kimse için bir sır değildir.

Bundan nisbeten daha az kötü bir olgu ise küresel kadın işçilerin konumudur. Feministler, kadın özgürlüğünü tesis adına, kadının çalışma özgürlüğünü de savunmaya çalışırlar. Ki bunda haklıdırlar da. Fakat küresel ekonomiye ve siyasete yön veren güçlü ve zenginler, bu talebi, küresel ölçekli bir ucuz işçi havuzu yaratmak için manipüle ederler. Büyük şirketlerin, taşeron firmalar aracılığıyla, Çin’de, Hindistan’da ve Afrika’da kadın ve çocuk işçileri saatlerce ekmek parasına çalıştırdıkları gerçeği kimse için bir sır değil.

Bu olgudan daha az can yakan bir olgu ise, aynı ucuz işçi sisteminin merkez ülkelerde de aynı mantıkla hayata geçirilmiş olmasıdır. 1945-1973 arası kapitalizmin altın çağı döneminde, erkeğin ücreti evi geçindirmeye yetiyordu. Ve kadın ev işleri yapıyordu. Feministler bu dönemde haklı olarak, kadınların çalışma özgürlüğü için mücadele ediyorlardı. Fakat kapitalizme hükmeden eşraf tabakası, 1973’ten sonra bu talebi sömürmeyi bildi. Refah devletine son verildikten ve fakiri ezen neoliberal döneme geçildikten sonra, erkeğin ücreti evi geçindirmeye yeterli olmadığı için kadınlar da giderek daha fazla çalışmaya başladı. Fakat her sektörde erkekle aynı işi yapmasına rağmen, erkekten sistematik olarak daha düşük ücretler alarak. Kadınların merkez ülkelerde neoliberal dönemde ucuz işçi olarak çalıştırılmaya başlaması sürecini ve bu sürecin mantığını, Lester Thurow’un Kapitalizmin Geleceği adlı kitabında okuyabilirsiniz.

Küresel ölçekte kadınların durumuyla ilgili en az can yakan olgu ise merkez ülkelerde kadınların cinsel fantezi nesnesi olmaya sistematik bir biçimde teşvik edilmesidir. Victoria’s Secret olgusu bu sürecin mücessem tezahürü. Fakat iş mankenlik kurumuyla sınırlı değil. Şu anda kaynağını ve kimlerin söylediğini hatırlayamıyorum, fakat şimdi yaşlanmış üç Hollywood aktrisinin kendileriyle röportaj yapıldığında verdikleri ortak yanıtı zikretmeden geçemeyeceğim: “Sinema endüstrisine girdiğimizde, cinsel cazibemizi öne çıkarmayı düşünmüyorduk. Fakat sektördekiler tarafından, sistematik olarak cinsel fantezi nesnesi olmaya yönlendirildik.” Mary Wollstonecraft’tan beridir, feminizmin şiarı kadının toplumda erkekle bir seviyeye gelmesiydi. Fakat Simone de Bouveair ve Kate Millett dahil neredeyse tüm feminist klasiklerde okuduğum üzere kadına biçilmiş cinsel fantezi nesnesi olma rolü, her feminist düşünür tarafından, kadın onuruna hakaret olarak lanetlenmişti. Bugünün küresel eğlence endüstrisi feminizmin kadın onuruna hakaret saydığı bir siyaset üzerinden işlemektedir ne yazık ki…

Tüm bu bileşenleriyle bakıldığında küresel cahiliye çağının kadına da gerçek anlamda bir mutluluk getirdiği söylenemez.

7. Küresel ısınma gerçeği ve egemen güçler

Küresel çağı ve içinde yaşadığımız yirmi birinci yüzyılı bir cahiliye çağı yapan ve eğer müdahale etmezsek bizi bir çöküşe ve helake götürecek son bileşen küresel ısınma gerçeği ve dünyanın şımarık zengin kesiminin bu süreci nasıl manipüle ettiğidir.

Küresel ısınmayla ilgili bilinmesi gereken ilk gerçek, küresel ısınmanın lokomotifinin bir toplumun üretim miktarı değil, o toplumun tüketim miktarı olduğudur. Zira tüketim arzusu olmazsa o mal üretilmez. Doğaya da o malın üretiminden dolayı karbon salınmaz.

Buradan bakıldığında Avrupa egemenleri küresel ısınma konusunda en büyük sahtekarlığı yapmaktadır. Zira tüketimlerini ve tüketimlerindeki büyümeyi hiç ama hiç azaltmadan karbon salan üretimlerini Çin, Hindistan, Afrika gibi ülkelere transfer etmektedirler. Ve bu yolla karbon salımını azalttıklarını iddia etmektedirler.

Küresel ısınmayla ilgili bilinmesi gereken ikinci gerçek, ABD ya da Avrupalı bir ulustaki yüzde birlik bir tüketim artışının Çin, Hindistan veya Afrika’daki aynı sayıda nüfusun en az yüzde onluk tüketim artışı kadar doğaya zarar verdiğidir. Zira yıllık geliri, yani tüketimi 30.000 dolar olan bir Batılı tüketici, tüketimini yüzde bir arttırdığında doğaya saldığı karbon enerjisi 300 dolar kadar artar. Fakat kişisel geliri ancak 3.000 dolar olan bir çevre ülke tüketicisinin doğaya 300 dolarlık zarar verebilmesi için tüketimini yüzde on kadar artırması icap eder.

Küresel ısınmayla ilgili bilinmesi gereken üçüncü gerçek, Afrika’nın hızlı nüfus artışının küresel ısınmayı beslemede, Avrupa ve ABD’ye göre neredeyse hiçbir etkisi olmadığıdır. Zira istatistiklerde görebileceğiniz üzere, Avrupalı ya da ABD’li (ve bugün için zengin Türkiyeli) bir çocuğun on beş yaşına gelene kadar doğaya saldığı karbon miktarıyla Afrikalı on çocuğun on beş yaşına gelene kadar doğaya saldığı karbon miktarı neredeyse aynıdır. Yani Afrikalı on çocuğun doğaya zararı Avrupalı ya da ABD’li tek bir çocuğun zararından daha fazla değildir.

Bu gerçeklerden bakınca, Avrupa ve ABD egemenleri küresel ısınma konusunda büyük bir sahtekarlık yapıyorlar, diyebiliriz. Zira kendi tüketimlerini hiç ama hiç azaltmadan, aksine sistematik olarak tüketimi teşvik ederek, Çin’in ve Hindistan’ın üretim siyasetlerini baltalamak istiyorlar. Bu ise, küresel ısınmayı bitirmek için değil de, aslında Çin ve Hindistan’ın büyüyerek jeopolitik bir güç olmasına mani olmak için sahtekarca izlenen bir siyasetten başka bir şey değil gibi duruyor.

Benim okumalarımdan anladığım kadarıyla küresel ısınmaya mani olamayacağız. Tüm devletler samimane mücadele etmiş olsaydılar bile bu böyle. Zira küresel ısınmayı durdurmak için karbon salımını sıfıra indirmek zorundayız. Şu anda ne güneş enerjisi, ne hidrojen enerjisi alternatif enerji olarak yetmiyor. Ve biz de karbon salımını sıfıra indirmek üzere tüketimimizi sıfıra indirme şansına sahip değiliz.

Fakat yine okuduğum kadarıyla küresel ısınmanın tahrip edici etkisi yavaş yavaş değil, birden bire gelecek. Yani atmosfer sıcaklığında kritik bir aşamaya geldikten sonra, buzullar zincirleme bir reaksiyon neticesinde birden bire eriyecek ve dünyayı iki üç ay içinde birden bire değiştirecek. Yazarlar yirmi yılla elli yıl arasında bir vade veriyor bu kırılma anı için. Fakat bu etkinin birden bire olacağını söyleyebiliyoruz.

Bu kırılma anından sonra, yine okuyabildiğim kadarıyla, insanlık son bulmayacak. Fakat bildiğimiz kadarıyla bugünkü uygarlığımız bir nihayete erecek. Yani küresel ısınmayı nihayetine erdiren kırılma anından sonra, insanlık olarak yeni bir medeniyet kurma olanağına sahip olacağız.

Ve şunu bilmiyoruz: bu kırılma anından, buzullar birden bire eridikten ve atmosfere muazzam bir su molekülü dağıldıktan sonra yeryüzü daha mı kurak olacak? Yoksa salınmış su molekülleri atmosferi daha mı soğuk yapacak ve yeryüzüne yağmur daha mı çok düşecek? Bu konuda şimdilik anlamlı senaryolar üretemiyoruz.

Fakat şunu biliyoruz sanırım. Bugünkü haliyle ABD’nin liderliğini yürüttüğü küresel ısınma siyaseti pek de samimi değil. Ve insanlık olarak ve yeryüzü halkları olarak, gerek küresel ısınmanın kırılma anına yani büyük felakete hazırlık adına, gerekse de küresel ısınma nihayetine erdikten sonra insanlığı yeni temellerde inşa edebilmek için halklar arasında bir dayanışma ruhuna muhtacız. Fakat bugün görünürlerde böylesi bir dayanışma bilinci yok.

8. Kuran’ın küresel fesada karşı hükümleri

Tüm bu helake götürücü süreçlere karşı Kuran ne söyler?

Kuran her şeyden önce devletlerarası ilişkilerde, Nahl Suresinde emrettiği üzere, verilmiş sözlere samimi bir sadakatin esas olmasını vaz eder. Muhatap müşrik bir devlet olsa bile Müslüman devlet bu devlete verdiği söze samimane riayet etmelidir. Ve Kuran menfaat için savaşı küfür gözüyle görür ve sadece evrensel adalet prensipleri zorunlu hale getiriyorsa savaşa cevaz verir. Örneğin Nisa Suresinde geçtiği üzere, haklarından mahrum edilmiş erkek, kadın ve çocukların hakları için… Ya da Tevbe Suresinde geçtiği üzere, din adamlarının haksız tahakkümüne ve onların halklarını iktisaden sömürmesine engel olmak için…

Kuran, bu makalede daha önce bahsettiğimiz üzere, iktisadi sistemi gelir adaleti zemininde inşa etmek ister. Ve zengin fakir kutuplaşmasına asla izin vermez Kuran.

Kuran, Bakara ve Maide Suresinde görebileceğimiz üzere, farklı din ve medeniyet mensuplarına “hayırlı işlerde yarışın” diyerek dinler arası bir diyalog ve barış ortamı yaratmaya çalışır.

Kuran, yine kültür söz konusu olduğunda, Hucurat Suresinde uluslararası ve etnik kökenler arası bir kardeşlik bağı yaratmak ister.

Kuran, yine kültür söz konusu olduğunda, bireylerin Hazret-i Meryem gibi yeteneklerinin bir engel görmeden çiçek gibi gelişip serpilebildiği bir eğitim sistemi yaratmak ister.

Kuran, daha önce bahsettiğimiz üzere, kadınların erkeklerle aynı olanaklara sahip olduğu bir toplumsal atmosfer yaratmak ister.

Kuran, küresel ısınma söz konusu olduğunda, Rahman Suresinde zikrettiği üzere, doğanın dengelerini bozmayan bir üretim sistemi tasarlamamızı ister. Ve İsra Suresinde geçtiği üzere, Kuran, insanların, tüketimde gerçek ihtiyaçlarını ve sanal ihtiyaçlarını ayırt edip kanaatkar bir tüketim kültürü benimsemelerini ister.

Kuran’ın tüm bu ilkeleri, çağdaş müfessir tarafından işletilmeyi, derinleştirilmeyi ve siyasete dökülmeyi bekler. Fakat ne yazık ki çağımız Müslümanının boğuştuğu sorunlar canımızı yakan bu küresel sorunlardan oldukça farklıdır.

9. Sonsözler

Makalenin bu bölümünde zikrettiğim sebepler yüzünden bizleri karanlık bir gelecek elli yıl bekliyor. Gerek jeopolitik savaş, gerek küresel iktisadi kriz, gerek küresel kültürün halkları birbirine düşman etmesi ve insan kalitesini ve şahsiyetini dumura uğratması, gerek kadının durumu, gerekse de küresel ısınma yüzünden önümüzdeki elli yıl insanlık için hayli zorlu geçecek.

Makalenin bu bölümünde tam da bu sebepler yüzünden küresel bir cahiliye çağında yaşadığımızı söyledim. Ve bu cahiliyenin en baş müsebbibinin küresel ekonomiye, küresel siyasete ve küresel kültüre yön veren zengin ve sorumsuz güç odakları; yani Kuran’ın deyimiyle ‘mütref’ sınıf olduğunu söyledim. Yani bugünkü cahiliye çağını anlamak istiyorsak küresel savaş sanayinin, küresel finans ve ekonominin, küresel eğlence endüstrisinin ağababalarının ve CIA’nın, Siyonizmin, ve Çin, Hint ve Rusya’daki egemen blokların gelecek tasarımlarını anlamak ve Kasas Suresinde Semud Kavminin helaki bağlamında zikredildiği üzere, yeryüzünü fesada veren bu çetelerin siyasetine karşı savaş vermek zorundayız. Zira bu çetelerin insanlığın mutluluğu, barışı, huzuru gibi dertlerle değil de, küresel güç ve çıkar ilişkilerinde tepeye çıkmak gibi dertlerle siyaset yaptıklarını gözlemlemek için dahi olmaya gerek yok.

Fakat bu sorunlara karşı, şu anda küresel bir halk hareketi yok. Herkes parça parça bu ıstırapları taşıyor, fakat bu ıstıraplar bileşik küresel bir harekete dönüşmüyor.

Oysa eğer mücadeleye başlayacak olursak, elimizde güzel bir geleceği inşa etmeye hizmet sunabilecek üç büyük olanağımızın olduğunu da göreceğiz.

Bir: şu anki teknolojik ve tarımsal olanaklarla on dört milyar insanı besleyebilecek bir tarım potansiyeline sahibiz. Hiçbir yeni teknolojik keşif yapılmazsa bile bu böyle.

İki: Dördüncü Sanayi Devrimi insanlığa hiç hayal edilmemiş bir gelecek penceresi sunuyor.

Üç: küresel ısınmadan zarar gören veya ileride zarar görecek olan ülkeler için tasarlanmış sayısız üretim projesi var. Fakat inisiyatif olmadığı ve kaynak aktarılmadığı için bu projelerin hiçbiri hayata geçmiyor.

Oysa insanlık olarak güzel bir gelecek adına pek çok olanağa sahibiz. Yeter ki bu yönde çabalara girişelim. 

SONUÇ YERİNE: KÜRESEL CAHİLİYE ÇAĞININ MUSA’SI OLMAK 

“Küresel Cahiliye Çağı’nda Bir İslam Modernizmi Savunusu” başlıklı bu makaleyi üç okur grubu için yazdım. Her şeyden önce insanlığa İslam’ın kendinden korkulması gereken değil, benimsenmesi gereken bir din olduğunu söylemek istedim. İslam’ın sadece bu makalede ele aldığım insan hakları, demokrasi, kadın hakları, serbest piyasa, laiklik ve sekülarizm konularında değil, bu makalede ele alma şansı bulamadığım, örneğin, dinler arası barış, çocuğun eğitimi, aile hukuku gibi daha pek çok konuda da söyleyecek pek çok sözü vardır. İslam belki de küresel çağın farkına varılmamış dinidir. Yeter ki Kuran’ı özenle okumayı bilelim.

Bu makalenin ikinci okur kitlesi İslam ümmeti mensuplarıydı. İslam ümmetinin, ne yazık ki, bin dört yüzyıllık İslam düşünce geleneğinin bugüne anakronik bir şekilde intikal eden sayısız sorunu var. Ve bu sorunlar İslam alemini karanlık bir çağa hapsediyor. Oysa eğer İslam ümmeti Kuran’ın hakkını verirse, küresel ölçekli bu zilletten ve aşağılanma atmosferinden kurtulabilir, demek istedim. İzzete kavuşmak için büyük bir servete  ve maddi refaha da ihtiyacımız yok. Eğer ümmet olarak hayata geçirdiğimiz değerlerimiz üstün bir nizamı temsil ederse, Roma imparatoru Hadiranus’u köle filozof Epiktetos’un ayağına getiren büyüleyici bilgelik gibi bir bilgeliğe kavuşabiliriz ümmet olarak, demek istedim.

Bu makalenin üçüncü okur grubu ise, İslam’ı yirmi birinci asırda tecdit etmek ve ümmet ve insanlık ölçekli bir İslami hareket başlatmak isteyecek Müslüman entelektüel adaylarıydı. Bu entelektüel adaylarının İslam tartışmalarının gündemini boğan kısır konulardansa yeryüzüne yön verebileceği temalara dikkat kesilmesini arzu ettim bu makaleyi yazarken.

Bu entelektüel adaylarına söylemek istediğim sözleri de söyleyerek makaleme nihayet verebilirim sanırım. Bu çağın neden küresel cahiliye çağını olduğunu anlayacak ve buna karşı küresel bir düşünsel ve siyasi mücadeleye girecek bir Müslüman düşünürün ilk keşfedeceği gerçek, Hazret-i Muhammed’in ve onun dostlarının da kendi çağında böylesi bozuk bir küresel cahiliye çağına karşı savaş vermiş olduklarıydı. Roma, İran ve Mısır egemenleriyle savaşan İslam orduları, bir imparatorluk tesis etmek için değil, küresel bir adalet ve barış düzeni yaratmak için seferber olmuşlardı. Bu çağın küresel cahiliye sistemini anlamak, yedinci asır cahiliye çağını anlamaya, Hazret-i Muhammed ve onun dostlarını da yeni gözlerle tanımaya ve insanlığa tanıtmaya da hizmet edecektir zannındayım. Yani küresel ölçekli İslamofobi duygusunu sona erdirmeye…

Fakat çağımızda bir İslam düşünürünün kendine örnek alması gereken insanın Hazret-i Musa olduğuna inanıyorum, Hazret-i Muhammed değil. Zira Hazret-i Muhammed yola çıkarken bir ümmeti yoktu. Bizimse Beni İsrail gibi sefalet içinde yüzen ve büyük güçler tarafından sistematik olarak mağdur edilen bir ümmetimiz var.

Hazret-i Musa hayatı boyunca üç amaç için çalıştı: (1) Beni İsrail’i Firavun’un zulmünden kurtarmak. Bugün İslam’ın fikri ve siyasi önderlerine de aynı vazife düşüyor. Zira küresel güçler 1798’den beridir çok kirli siyasi oyunlarla İslam aleminin sefaletinin sürmesine hizmet ediyor. (2) Musa’nın ikinci amacı, Firavun’un bozuk düzenini yıkıp, Mısır’ı tüm Mısır halkı için huzur verici bir hale getirmekti. Musa’ya iman eden sihirbazlar ve Firavun’un yakın ailesinden olup da Musa’ya iman eden gizli Müslüman Mısırlı bu sebeple ilahi mesajı kabul etmişti. Zira Musa beni İsrail kadar Mısırlı Kıpti halkın da geleceğini düşünüyordu. Küresel bir toplum içinde yaşadığımız bugünlerde, insanlığı bir kenara bırakıp, sadece İslam ümmetinin geleceği için çalışmanın kimseye bir faydası yok. Bizler de Musa gibi Batılı Doğulu herkes için bir cennet projesi peşinde olmalıyız ki, İslam ümmetine de bir hayrımız olsun. Bu çabaya girdiğimizde Müslüman olmayan ama bizimle aynı ıstırabı paylaşan sayısız Batılı ve Doğulu bulacağız ki bu makalenin ikinci bölümünde, yani cahiliye çağının doğrularını taşırken bu potansiyel dostlarımıza işaret ettim. (3) Musa kırk yıl boyunca bozuk bir yaşam felsefesine sahip olan Beni İsrail’i eğitmeye ve onlara hakikati, adaleti ve özgürlüğü öğretmeye çabaladı. Biz, bugünün İslam ümmetinin çok da iyi olduğunu söyleyemeyiz yaşam felsefesine ait belli temel konularda… Ümmet olarak bugünkü yaşam felsefemiz Allah’ı razı edecek bir yaşam felsefesi değil gibi… Çağın Müslüman entelektüeli kendini bu amaç istikametinde de şekillendirmeli ve insanların sadece düşüncelerini değil, yaşam felsefelerini de dönüştürebilen iyi bir öğretmen ve mürşid olmalı.

Söylemeye bile gerek yok: Musa, Mısırlı entelektüelleri tartışmada yenen ve onları Allah’a imana ikna edebilen bir entelektüel donanıma sahipti. Çağımız Müslüman entelektüeli de, kendini tüm entelektüel sahalarda donanımlı yetiştirmeli. Yirminci asırda İslam bayrağını taşıyan entelektüellerde bu donanım bir yere kadar vardı. Fakat bu makalede zikrettiğim belli sebepler yüzünden ilahiyat ve seküler bilimler birbirinden kopmuş ve her biri birer uzmanlık alanlarına bölünmüştü. Bu çağın enteleküteli, bu sahaları beraberce düşünebilmeyi ve yeni sentezlere varabilmeyi yeniden öğrenmek zorundadır.

Son olarak… Allah, Musa’yı anlattığı Kasas Suresinde Firavun zulmü altında inleyen Beni İsrail ve Mısır Kıpti halkının yeryüzünün varisi olmasını arzu ettiğini ve Musa’yı bu uğurda peygamber olarak seçtiğini söylüyordu. Çağımızın Musaları Avrupalı, Amerikalı, Rus, Hint ve Çinli tüm ezilen halkların, Kuran’ın deyimiyle müsted’afların yeryüzü varisi olması için çaba göstermeli.

Allah, İbrahim Suresind,e Allah’a kavuşmayı arzu edenlerin, sadece ahirette değil, eninde sonunda bu dünyada da Allah’a kavuşacaklarını; yani ütopya toplumunu, mutluluk ve özgürlük toplumunu eninde sonunda inşa edebileceklerini söylüyor. Çağımızın Musaları Allah’a sadece ahirette değil, bu dünyada da kavuşacakları ümidini asla elden bırakmamalıdır. Musa’yı ve Muhammed’i muzaffer kılan Allah bu çağın Musalarını da muzaffer kılacak güce sahiptir.

Bu makaleyi ciddiye alacak insanlara zorlu bir hayat mücadelesi vaat etmekten başka hiçbir şey sunma şansım yok. Fakat iletişimin alabildiğine küreselleştiği ve küresel bir mesajı olan insanların birkaç gün içinde tüm dünyaya sesini duyurabildiği günümüz dünyasında Küresel Cahiliye Çağını otuz yıl içinde bir mutluluk toplumuna çevirmenin önünde pek de ciddi bir engel yok gibi. Şu an kırk yedi yaşındayım. İnsanlar artık seksen yıl yaşabiliyor. Yetmiş yedi yaşıma geldiğimde, yani ölüme giderken, insanlık hakkında karabasanlar yaşayarak değil de, çocuklarım, yeğenlerim ve tüm insanlık namına ümitli olarak kabri düşünmeyi isterdim. Bu makaleyi böylesi bir arzu yazdırıyor.   

Esat ARSLAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir