Bosna Günlüğü-V: Sarajevo-II

Bosna’da geçireceğimiz bu son günü de Sarajevo’ya ayırdık. Daha gezilecek çok yeri var Sarajevo’nun. Hepsini gezmek mümkün olmasa da uğramak istediğimiz bir kaç yer daha var ve şansa Mostar ve Travnik güzergâhlarında geçirdiğimiz iki yağışlı günün aksine güneşli ve mevsime göre sıcak bir güne uyanıyoruz. Hava güzel olunca gezip dolaşma daha bir güzel, daha bir verimli oluyor doğal olarak. Gezip dolaştığınız yerlerin yüreğinize ve zihninize yazdığı anlam ve belleğinize kazıdığı resim ve fotoğraflar hiçbir makinanın çekmeye muktedir olamayacağı bir derinlik ve berraklıkta kalıcılaşıyor.

Bosna’da gözlemlediğim bir realite şu ki; burada hayat metropollerde alışageldiğimiz hız ve tempodan epeyce uzak. Ağır aksak ilerliyor yaşam. Her şeyde  bir rahatlık mı desem  dinginlik mi desem gözle görünür bir netlikte belirip durmakta. Ne aceleyle yürüyen, ne sağa sola koşturup duran  insanlar, ne sabırsız bir trafik, ne de insanların yüzüne yansımış hep bir yerlere ulaşma çaba ve telaşı. Sessiz sakin içten içe çağlayan bir nehrin akışı gibi, hep derinden devam eden bir dip dalga gibi burada yaşam. Durup bir manzarayı temaşa etmeye, bir tebessüme ve bir merhabaya zaman ve imkân  hep var.

Belirtmeden geçemeyeceğim bir diğer gözlemim ise sigara kullanımındaki aşırılık ve bunun normalleştirilmesi. Birkaç yıl önceki gelişimde bu durumu biraz iç savaş trajedisinin ve sonrası travmasının bir yansıması olarak değerlendirmiştim kendimce. Bilemiyorum belki bunun da etkisi vardır ama görünen bu durumun bunu da aşan bir gerçekliğe tekabül ettiğidir. Ayrıca -kendim de maalesef tiryaki olduğum halde- kapalı alanlarda sigara içilmesinin normal kabul edilmesi ve serbest olması insanı tedirgin eden bir noktada. Artık içselleştirdiğimiz kapalı mekânlarda sigara kullanılmaması kuralının gayrı ihtiyari her defasında açık alan aramak durumunda kalsam da ne kadar  doğru ve hakikatli bir kural olduğunu görüyor ve seviniyorum.

Bu gün gezeceğimiz ilk yer bir tünel. Ilıca’dan (Ilidza)  geçip İgman Dağı’nın yamacına doğru yol alıyoruz. Tünelleri meşhur bu coğrafyanın. Ancak bu tünel bu sert coğrafyanın dağları delen yollardaki tünellerinden farklı. Yeraltındaki karanlığı umuda çeviren bir tünel. Yaşam tüneli bu , umut tüneli (Tunel Spasa-Kuca Kolara). 1993’te açılmış. 1996’da müze haline getirilen ev tünelin kuzey tarafı.

Kuşatma altındaki Saraybosna’nın havaalanı ile bağlantısını ve insanların güvenli geçişini sağlama amaçlı inşa edilen bu 800 metrelik yer altı tüneli geceli gündüzlü çalışılarak dört ay gibi kısa bir sürede ve tamamen gönüllülük esasına dayalı olarak büyük bir gizlilik içinde inşa edilmiş. Aslında bir tünele değil de o bölgede birbirine benzer bahçe içinde iki katlı evlerden birine giriyor gibisiniz.

Evin altından havaalanı civarına kadar inşa edilen sekiz yüz metre uzunluğundaki bu derme çatma tünel umudu, yaşama sevincini ve her şart ve durumda yapılabilecek bir şeylerin olduğunu çok net bir şekilde beyinlerimize nakşediyor. Mecburiyet imkânsız çözümler üretir. Hayat umudu yaratır. Umut azim ve gayretle karanlığı dağıtır. Sıradan bir ev ama umut ve gayretle o sıradan ev binlerce insan için yaşama açılan bir pencere olmuş. Dar, basık ve yarı karanlık. Ama ucu selamete çıkan yol. Ve tam evin girişinde yerde çarşı içinde çokça rastladığımız kanlı işaretlemeler. Duvarlar kurşun izleri ile delik deşik.

İgman dağı yakınlarında yaşlı bir teyzeye (Kolar Ailesi) ait olan bu ev şimdi müze olarak kullanılmakta ve müzede bu tünel için evini bağışlayan bu fedakar kadın için de bir bölüm oluşturulmuş. Tünelin bir bölümü yeniden onarılıp düzenlenerek müze haline getirilmiş.  Ayrıca doğal halinden de kısacık bir bölüm örnek olarak muhafaza edilmekte.

Kısa bir mesafesini gezme imkanı olan bu tünel, umudun, dayanışma ve ortaklaşmanın önünde hiçbir karanlığın, hiçbir acımasızlığın duramayacağını, yeraltında ilerleye ilerleye aydınlığa, gün yüzüne çıkılabileceğini ve inancın önünde hiçbir güçle durulamayacağını dost düşman herkese ispatlamakta. Yerin altına, yokluğa, hiçliğe gömülmek istenenlerin yaşama umuduna sarılıp bir tohum gibi toprağı yararak filizleneceğinin ve çiçeğe duracağının sayısız örneklerinden biri bu tünel. Tıpkı Filistin’deki nice yaşam tünelleri gibi. Tıpkı tarihte örneklerine çokça rastlanan başka mazlum insanların, toplumların kazdıkları tüneller, yeraltı şehirleri gibi..

Bu tünel binlerce insan için umut olmuş ve ayrıca Bosna ordusuna gıda, savaş malzemesi ve insani yardım ulaştırılması noktasında çok önemli bir görev icra etmiştir. Tüneli gezdikten sonra dışarı çıkıp  yan tarafta oluşturulmuş sine vizyon alanlarında bir süre kuşatma sırasındaki tünel geçişlerinin gerçek görüntülerini izliyor, sergilenen savaş artığı askeri malzemeleri inceliyor ve oradan ayrılıp İgman Dağı’na doğru orman içinden yol alıyoruz yukarıya doğru.

İgman Dağı Sarajevo’nun güney batısına düşen sık ağaç örtüsüyle kaplı bir dağ. Sonbaharın hüznü yansımış dağın kuzey tarafına. Yine de yeşilin envaı türüne ev sahipliği yapıyor. Belli aralıklarla dağın yamacına çıkan dar yolların sağında solunda sanki ormanın yeşilliğine saklanmış evler, bahçeler. Sarajevo’yu ve Ilıca’yı bu noktadan görebilecek bir açıklığa kadar çıkıyor ve dağın ve ormanın temiz havasını içimize çekerek seyrediyoruz manzarayı. İmran dağın bir çok yerinde Tito zamanında yapılmış  ve şu anda kullanılmayan tünel ve sığınakların, gizli geçitlerin var olduğunun söylendiğini aktarıyor bize. Zaten bu doğal park alanına da Tito’nun Bahçesi denilmekte.

İgman Dağından inince İmran bizi Vrelo Bosna girişine bırakıp sınavı için üniversiteye uğruyor. Bekleyin birazdan faytonlar gelecek diyor. Faytonların kalkış yerindeki beklememiz uzayınca iki tarafı asırlık ağaçlarla kaplı yoldan ilerliyoruz. Upuzun bir bulvar, dinginlik bahşeden bir hıyaban gibi. Dev gövdeli ağaçların dalları yukarıdan bir kemer gibi kapatmış sanki gökyüzünü. Sonbahara direnememiş yapraklar usul usul dökülmekte yola. ‘Bu güzel yoldan  biraz yürümüş oluruz’  diye düşünüyoruz ama yol uzadıkça uzuyor. Yolun yarısına varmadan yoruluyoruz Vrelo Bosna’ya turist götüren faytonlarla dönüş yolunda karşılaşıyoruz. Durdurmaya çalışsak da faytoncular ancak kalkış noktasında yolcu alabileceklerini anlatmaya çalışıp geçiyorlar. Zaten turizm sezonu geçtiği için sadece iki fayton kalmış. Aldığımız o kadar yolu geri dönmeyi göze alamadığımızdan devam ediyoruz.

Vrelo Bosna, İgman Dağının dibinden çıkan güçlü bir su kaynağı ve ‘Bosna’nın kalbi’ demek. Saraybosna’nın su kaynağı olabilecek kadar güçlü ve berrak bir kaynak. Dağın dibinden ağaçların gölgesinden ve taşların arasından süzülüp geliyor. Tabiatın doğallığına uygun bir düzenleme ile dolaştırılmış, geniş bir alana yayılmış, yapay köprülerle  ve küçük şelalelerle  ruhu dinlendiren ve huzur veren bir doğal güzellik ortamı oluşturulmuş. Yer yer küçük göletler ve göletlerin içinde adacıklar. Büyük bölümü doğal bir milli park, adeta cennetten bir köşe. Gölgesi suya vuran ormanın yeşilliği berrak suyun dibindeki çakıl taşlarını örten yosun ve zümrüt rengi ile iç içe. Beyaz kuğular nazlı nazlı süzülmekte oradan oraya.

Böylesi bir ortamda saatlerce gezmek ister insan ve zamanın nasıl geçtiğinin ayırdına bile varmaz. İmran geldiğinde anlıyoruz ki iki saatten fazladır  buralarda zaman geçirmişiz. ‘Buradan tekrar Başçarşı ’ya gidelim’ diyor İmran. Hem görmek istediğimiz bir iki yer daha var hem de Sarajevo’nun insanı içine alan, büyüleyen havasını biraz da solumak amacımız. Zaten sabah erken saatte ayrılacağız şehirden. O yüzden fazla da geç vakte kalmadan biraz gezmek ve dönüş yolculuğu  için erkenden dinlenmeye ayrılmak lazım. Yarın yorucu bir gün olacak..

Başçarşı ‘ya vardığımızda öncelikli hedefimiz Srebrenitsa soykırım müzesini gezmek. Elbette Srebrenitsa bütün bir insanlığın yüreğinde bir soykırımın, acımasız bir katliamın, süreğen bir acının adı. Hala kanayan bir yara. Ancak müzeyi gezdiğinizde duvarları dolduran binlerce vesikalık fotoğrafa baktığınızda sayılardan, istatistiklerden, lüzumsuz malumattan  uzaklaşıyor, karşınızda ismiyle cismiyle resmiyle müşahhas bireylerle yüz yüze geliyorsunuz. Bu fotoğraflarda solgun bir siluete dönüşen bu yüzlerin  her biri birer evlattı, her biri birer babaydı, her biri birer eşti diye düşünüyor ve trajik hakikatin ağırlığı altında eziliyorsunuz.

Müze güzel dizayn edilmiş. Savaşın ve yaşanan soykırımın sesli anlatımları da hazırlanmış her bir bölüm için,  farklı dil seçenekleriyle. İlk bölümün tamamı Srebrenitsa’ya  ayrılmış. İkinci bölüm ise ağırlıklı olarak yerinden yurdundan edilmiş insanların sığındıkları kamplar, bu kamplardaki sefalet ve çaresizlik. Kadınların ve çocukların yaşadıkları. Dünya medyasından namuslu gazetecilerin kayda geçtiği savaşın iç yüzünü gösteren fotoğraflar, görüntüler. Savaş sırasında kendilerine desteklerini somut olarak ortaya koyan, haklı davalarının yanında olan ülke, kurum ve kuruluşlara olan teşekkür duygularını kalıcı kılmayı da ihmal etmemişler.  

Dev ekranda gerçek savaş görüntülerini izlemek bile insanı rahatsız ederken bu insanların bu acı gerçeği yıllarca yaşadıklarını düşünmek. Zamanın anlamı ne? Geçen yılların, ayların günlerin saatlerin? Geleceğe dair planların, hayallerin, hedeflerin yaşamın hakikati karşısındaki yeri ne? Müzedeki büyük ekranda savaş görüntüleri ile dönüşümlü olarak kısa bir film de akıp durmakta. 10 dakika. Nedir 10 dakika, 10 dakikada ne yapılabilir? Bir film rulosunun tab edilebileceği kadar kısa bir süre mi, bir ailenin yok olacağı kadar uzun bir süre mi? Ahmet İmamoviç’in kısa filmi. Bu sorulara cevap vermeye çalışmış. Bu kadar kısa sürede bu olabilir mi dediğimiz kısa zaman dilimlerinin, anların ne trajedilere ev sahipliği yaptığının çarpıcı ve dramatik öyküsü. Evet bunca kısa sürede bunlar yaşanabilmekte ve işin acı tarafı bütün bunlar dünyanın, insanlığın gözleri önünde cereyan edebilmekte.

Müzeden çıkınca Morica Han’a uğruyoruz. Yakın mesafede zaten. Büyük bir han. Kafeler, turistik eşya satan dükkanlar zemin katta. Önce hanın ikinci katına çıkarıyor bizi  İmran. Uzun koridor ve çokça odadan müteşekkil ikinci kat. Zamanında han odaları olarak kullanılmış buralar besbelli. Mladi Müslimani’nin (Genç Müslümanlar) merkezi şimdi. Mladi Müslimani, Boşnak Müslümanların gençlik teşkilatı ve kuruluşu 2. Dünya savaşı yıllarına ve sonrasına kadar gidiyor. Aliya da  bu derneğin içinde yetişmiş ve İç savaş sırasındaki direniş de buradan başlamış.  Merkez kapalıydı gittiğimizde ama belli zamanlarda çeşitli faaliyetleri halen devam etmekte. Duvarlarda dünyanın her tarafından buraya gelmiş, konuşma yapmış, konferans vermiş, burayı ziyaret edip buradaki Müslüman gençlerle hasbihal etmiş nice insanın fotoğrafı. Türkiye’den de bir çok siyasinin, yazar ve çizerin, aktivistin derneği ziyaret edip burada çeşitli etkinliklerin, faaliyetlerin içinde bulunduklarını duvardaki albümden anlıyoruz. Albümde tanıdık simalar tanımadık simalardan daha fazla..

Derneğin girişine ve karşı duvara monte edilmiş büyükçe panolardaki fotoğraf albümünü hızlıca gözden geçirdikten sonra hanın giriş katına iniyor ve bir yerde oturup soluklanıyoruz. Kapalı alanlardaki yoğun sigara dumanı dışardan bile gözlemleniyor. O yüzden biraz serin de olsa bahçede açık alanda oturuyoruz. Kafeler tıklım tıklım. Burada biraz zaman geçirip akşam karanlığında Tabya’ya çıkma niyetindeyiz. Tabya Sarajevo’nun doğu tarafında şehrin girişinde yüksek bir tepe. Buradan şehrin neredeyse tamamı bir ışık deryası halinde akşamın karanlığında seyredile biliniyor.

Sarajevo’yu gece ışıklara teslim olmuş bir şekildeki ihtişamı ile de gördükten sonra artık gidip sabaha çıkacağımız dönüş yolu hazırlığına başlamak ve güzelce dinlenmek gerekir diye düşünüyoruz. Yol uzun, gün devranlıdır. Güne erken başlamamız lazım . O yüzden geceyi erken bitirmemiz gerek. Sabah ola, hayrola….

Fadıl KARLIDAĞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir