‘Gidememek…’
“Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!”
(Cahit Külebi /Hikâye)
Kuru Otlar Üstüne çok şey söylene bilir ve söylenecektir de. Nuri Bilge Ceylan’ın uzun zamandır beklenen filmi nihayet vizyonda. Filmin adı Kuru Otlar Üstüne olsa da film ‘gidemeyenler’ ve ‘gidenler’ üstünedir bir bakıma. Araya öznesi muğlak bir ‘götürülenler’ de eklenmiş olmakla birlikte üç saatten fazla bir süre boyunca havada asılı kalan ve seyirciyi beyaz perdeye pürdikkat bağlayan temel soru ve sorun gidememek ve gidememenin bunaltan sancısı, umut etmenin mecalsiz bırakan yorgunluğu ve aidiyetsizliğin ağır yüküdür. Ve bu sancının insan ruhunun derinliklerinde saklı karanlığı gün yüzüne çıkaran kötücül yansıması. Samet karakteri etrafında dönen bu karanlık öykü benmerkezciliğin ve hedonizmin sağlam bir eleştirisidir haddizatında. Her ne kadar Nuri Bilge Ceylan sinemasının politik içeriği en belirgin filmi gibi lanse edilse de yer yer adresi meçhul göndermeleri bir kenarda bırakarak söylersek; Kuru Otlar Üstüne politik içeriği ve kimliği olan bir film değil asla, sırtını psikolojiye ve psikanalizin derinliklerine yaslamış esaslı bir karakter tahlilidir.
Kuru Otlar Üstüne olay yeri okul olan ve kahramanlarının öğretmenler ve öğrenciler olduğu bir hikâye olsa da yönetmenin projeksiyonu karakterler ve karakterlerin karanlık dünyası üzerine doğrultulmuştur. Karanlık ve kasvetli bir iklimin soğuk izdüşümü mükemmel bir görsellikte ağır ağır akmaktadır beyaz perdede üç küsur saat boyunca. Son bir çeyreklik final bölümü ise daha çok monolog şeklinde seyreden bir Samet’in kendini savunma faslıdır. Çoğu zaman kamerasını bir fotoğraf makinası gibi kullanan yönetmen fotoğraf ve sinema sanatını birleştirip ikisini iç içe bir görsel şölene çevirmenin hakkını da fazlasıyla vermektedir. Nuri Bilge Ceylan’ın her filminde çıtayı daha yükseğe taşıyan yönetmenliği ve oyuncu yönetimi saklı yetenekleri ortaya çıkarabilme konusundaki mahareti her türlü övgünün üstündedir. Ve bu hakikat Kuru Otlar Üstüne filmi ile de perçinlenmiştir.
Geldiği günden itibaren İstanbul’a gitmenin hayalini kuran resim öğretmeni Samet aslında Erzurum’un o köyüne hiç gitmediği içindir bütün yaşananlar. Dört yıla yakın görev yaptığı yere karşı hiçbir aidiyet ve bütünleşme hissetmediği gibi bunun gerekliliğine ve anlamına dair de en ufak bir çabası yoktur Samet’in. Kendi konforlu dünyasından bir anlamda sırça köşkünden hiç çıkmamıştır resim öğretmeni Samet. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü vehmedecek kadar benmerkezci ve kibirli varlığıyla hiçbir yere gidemeyecek bir karakterdir esasında Samet. Çünkü evvel emirde -mahiyeti ayrı mevzu- her gidiş bir arayıştır, bir yaşamı anlamlandırma çabasıdır. Doğru, yanlış, eksik fazla. Oysa Samet’in bütün yaşamı kaçışa, hazır bulmuşluğa ve gamsızlığa endekslidir. Aramak, çabalamak, aidiyet hissi, toplumsal sorumluluk, idealizm onun lügatine yabancı duygulardır. Kendisini ‘bulunmaz Hint kumaşı’ sanmakta ve orada bulunmasını bir lütuf gibi dayatmaktadır herkese en başta öğrencilerine.
Samet’in, Kenan’ın, Nuray’ın ve öğretmenler odasının diğer müdavimlerinin öğretmenlik performanslarını ve eğitimci kimliklerinin kritiğini sonraya bırakıp taşrada ‘oralı’ ve ‘oralı olmayanlar’ meselesi üzerinde biraz durmak gerekir. Taşrada çokça bahsi geçen ve esasında ‘oralı’ olanların ayaklarında çoğunlukla bir pranga gibi duran bu mevzu öncelikle bir kaçış argümanıdır dışarıdan gelenlerin çokça başvurduğu.
Anadolu’nun, taşranın kimseye ‘gül bahçesi vadetmediğini’ anlamayacak kadar hayal dünyasında yaşayan insanların yaşamın acımasız gerçekleri ile karşılaştıklarında sığındıkları ilk limandır bu oralı olup olmama meselesi. Yetersizliğin, beceriksizliğin, tembelliğin gizlenme çabasıdır bu söylem. Sanki taşra oralı olana farklı davranmakta, ayrıcalık tanımakta, el üstünde tutmaktadır… Oysa durumun tam tersine olduğunu, bu noktada bir değerlendirme yapılacaksa taşranın kendinden olana, tanınıp bilinene karşı daha acımasız ve daha hoyrat olduğunu iddia etmek pekala mümkündür.
Tam burada ‘mecburi hizmet’, ilk görevde taşraya atanma uygulaması hakkında da birkaç kelam etmek gerekir. İdare sistemimizde neden taşra mecburi hizmet alanıdır ve neden göreve yeni atanan tecrübesiz ve yeni yetme memurların mesleki deneme sahası gibi görülmektedir. Bu mevzuyu özellikle eğitim perspektifinde değerlendirdiğimizde sağlıklı ve verimli bir uygulama olmadığı kanaatindeyim şahsen. Taşra mesleki deneyimsizlik ve acemiliğin giderildiği bir tecrübe sahası olmaktan çıkarılıp deneyimli kamu çalışanlarının birikim ve tecrübelerini sahaya yansıttıkları bir alan olmalıdır evvelemirde. Ve uygulamada bunun yol ve yordamları aranıp bulunmalıdır.
Öğretmenlik mesleğinin sınıfta ve uygulama safhasında tedricen öğrenilen ve pekiştirilen bir süreç olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu açıdan daha zorlu ve zorlayıcı alanlara daha tecrübeli, meslekte deyim yerindeyse pişmiş insanların gönderilmesi arzulanan netice açısından daha sağlıklı olmaz mı? Elbette bunun zorluğu göz önündedir ama çeşitli ayrıcalık ve ayarlamalarla pekala tercih edile bilinir bir noktaya taşınabilecek bir mevzudur bu. Ki geçmişte örneği olan bir uygulama önümüzde durmaktadır. OHAL döneminde kapsama dahil olan bölgelerde memurlar için getirilen ekonomik düzenlemeler pekala ‘bölgesel gelişmişlik’ ve ‘mahrumiyet’ kriterleri noktasında bir düzenlemeye gündem yapılarak cazip ve tercih edile bilir bir taşrada memuriyet özellikle de öğretmenlik alanı oluşturulabilir. Yoksa zaten arzulanan Samet’in dengeyi kaybettiği bir anda ağzından kaçırdığı sözlerde ifadesini bulan üstenci bakış mıdır? ‘Sizin neyinize okumak, döngüyü tersine çevirmek, yazgıyı zorlamak. Köylü köyünde, oralı orada, taşralı taşrada kalsın’ mıdır istenen? ‘İşçisin sen işçi kal, köylüsün sen köylü kal’ mı denilmektedir? Yani her şey sınıfsal mıdır? Kast sistemine modern ambalaj mı giydirmişizdir? Dünyanın global bir köye döndüğü bir zaman ve zeminde bu bakış açısı ancak bilinçaltının karanlık ifrazatını dışa vuran bir ayna işlevi görebilir. Çünkü artık bir şeyi saklama ve gizleme imkanı gittikçe ortadan kalkmakta ve her şey apaçık ortaya çıkmaktadır. Herkes her şeyi görmekte, anlamakta ve bilmektedir.
Öğretmenlik zorlu bir süreçtir, atanma evrakı ile elde edilen bir paye değildir asla. Öğrencileri eğitip onlara bir şeyler öğretmeye çalışırken bir anlamda kendini eğitmeye, tamamlamaya ve anlamaya gayrettir. Çünkü ‘gökyüzünün öğrencisi olmadan yeryüzünün öğretmeni olmaya çalışmak’ ham bir hayalin peşinden koşmaktır. Bu hakikatin farkında olan eğitimci bir anlamda çocuklara İngilizce öğretmeye çalışırken onların da kendisine Kürtçe öğretmeye çalıştıklarının ayırdında olan ve bunun kıymetini idrak edebilen insandır. Tabii bunu bir olgu olarak ifade ediyoruz. Yoksa Nuray karakterinin ideal bir öğretmen karakteri olduğu anlamı taşımaz bu önerme.
Bunu anlamayan ve anlamaya çalışmayan sınıftaki her birinin farklı hayal ve hedefinin ve rengarenk dünyalarının olduğu öğrencilere ‘sizler burada kalmaya ve patates ve şeker pancarı ekerek ve küçük yaşlarda evlenerek ömrünüzü tüketmeye mahkumsunuz’ diyerek yüreğinin karanlığını dışa vuran Samet öğretmen karakteri ise eğitim olgusunun karanlık yüzü ve olumsuz örneğidir. Mesele bu olumsuz örneğin azlığı çokluğu değildir elbette. Dahası bu karakterin öğretmen olup olmaması da önemli değildir. Zaten film boyunca sigaya çekilen Samet’in öğretmen kişiliğinden ziyade bireysel hamlığı ve egoist ilkel karakteridir.
Yarası olmayan insan yoktur bu coğrafyada. Ve saklar yarasını herkes. Bu yaralı olma hali içine çekilmeye, gölgeye kaçmaya, tenhaya gizlenmeye iter insanları. Yüreğinde fırtınalar koparken anlamsız bir tebessümü maske yapar yüzüne bu coğrafyanın insanı. Yaprak dökerken bir yanı, bahar bahçe olsun ister diğer yanı. Bu ölçüsüz denklem yorar insanı, enerjisini tüketir, yaşama sevincini alıp götürür. Geçmişin ve yaşanılanların ağır gölgesi ezip geçer şimdiyi. Şimdiyi yaşayamayanın geleceği yaşayabilmesinin istatiksel oranı nedir? Durup düşünmek lazım.
Gelelim filmin temel karakterlerine. Resim öğretmeni Samet filmin ana karakteri olup diğer karakterlerin öyküsü Samet ile çakıştığı oranda ve Samet’le ilgileri oranında filme dahil olurlar. Samet ile ilgili yeterince değerlendirme yaptık yukarıdaki satırlarda. Her ne kadar bu değerlendirmeler dağınık da olsa Samet hakkında sağlam bir kanaatimiz oluşmuştur zannımca. ‘Yolun yarısına gelmiş’ ve elinde hiçbir şey olmayan ve bunu ustaca gizleyebilen ama bütün bunlara rağmen kendi dışındaki herkesi küçümseyen, onları ‘ömrü kısa kuru otlara’ benzeten yaşama, insana ve insanlığa bigane ve uzak lümpen bir karakterdir Samet. Ve Deniz Celiloğlu’nun bu karakteri olağanüstü bir yetenekle canlandırdığını teslim etmek gerekiyor. Tamamen naturel bir oyunculuk ve sıfır rol kasma.
Musab Ekici’nin canlandırdığı Kenan karakteri ise geçmişin ve ‘oralı olmanın’ ve üstüne üstlük Alevi olmanın -her ne kadar Samet, Nuray ile olan arkadaşlıklarını ikiniz de buralısınız ve Alevisiniz, iyi anlaşırsınız diyerek bir avantaj gibi gerekçelendirmişse de- bagajını sırtında taşıyan bu yüzden de daha çok geri planda kalan ve tenhaya kaçmaya meyilli kişiliği ile hikayenin içinde ağırlığı sağlam bir karakter. Atamasının yapıldığını öğrendiği gün gelen acı haberle sevinci kursağında kalmış ama aradan geçen zamanın yaralarını sağalttığı veya sağaltılmış gibi gösterdiği bir karakter. Her şeyi akışına bırakmış, akışı değiştirmeye çalıştığı her gayretinde önüne bir bariyer çıkmış biri Kenan öğretmen. Çemberi kırmaya çalıştıkça yeni engeller , yeni sınavlarla yüz yüze kalmakta. Ev arkadaşı Samet’in kendisine attığı ‘kazık’ ise kurmak istediği ve emek harcadığı her şeyi tuzla buz etmiştir. En kötüsü de bu noktada yapabileceği bir şey yoktur. Her ne kadar dile getirmese de okuldaki en kıdemli öğretmen olması-yedi yıldır aynı okulda- ve oralı olması ona bir terfi hayali kurdurtmakta, okul müdürü olmayı bir noktada kendine hak olarak görmektedir. Ama Milli Eğitimde bu işlerin başka şekilde yürüdüğünü yönetmen bize mevcut müdürün sorun çözmedeki yetersizliğini, sendikal aidiyetini ve meslektaşlarını birbirine karşı kullanma çabasını göstererek anlatmaya çalışmaktadır. Kenan öğretmenin , biraz utangaç, biraz silik ve sıkışmış karakterini Musab Ekici ustalıkla beyaz perdeye yansıtmakta ve rolünün hakkını fazlasıyla vermektedir.
Cannes Film Festivali’nde aldığı ödülle filmdeki usta oyunculuğunu tescilleyen Merve Dizdar’ın İngilizce öğretmeni Nuray rolündeki performansı ise görülmeye değer. Nuray karakteri filmin en politik karakteri şüphesiz. Sendikal mücadele içindeki geçmiş dönem çabası ve örgütlü mücadeleye sürekli vurgu yapması, ödediği bedel, bu uğurda kaybettiği bacağı onu mücadeleden, dayanışma ruhundan ve iyimser ve umutlu olmaktan fikren uzaklaştırmamış olsa da bazı şeyleri gizlemenin ve aşmanın gerekliliğine inandırmış onu hayat. Bir anlamda bir ‘yorgun demokrat’tır Nuray karakteri. Engelli olma kontenjanından dilediği yere gidebilme hakkı olmasına rağmen orada kalması tercihli bir iyimserliğin ve umudu yansıtmaktadır. Her ne kadar uzun ve meşhur yemek sahnesinde Samet’in bütün argümanlarına ve karanlık ve sinsi karakterine sağlam eleştiriler ve karşıt tezler geliştirip söylemde baskın bir haklılık payesi kazansa da sonunda pes etmesi her insanın bir kırılma noktasının olduğunu göstermekte. Bu sahne bir anlamda idealizmin realite karşısındaki yenilgisi gibi de okunabilir zannımca.
Tabi filmin çocuk oyuncusunu es geçmek mümkün değil. Ece Bağcı’nın canlandırdığı 7. Sınıf öğrencisi Sevim karakteri filmin en aydınlık yüzü olarak Samet karakterinin yüreğinin karanlığını deşifre etme noktasında önemli bir görevi yerine getirmektedir. Çocukluktan genç kızlığa geçmenin masumiyetine yaslanarak hayata gülümseyen bir pencereden bakan Sevim karakteri bu neşesini ve gülümsemesini tekeline almaya çalışan kim olursa olsun harcayabileceğini cesur bir şekilde ortaya koymaktadır. Ne yaptığının ve yaptıklarının sonucunun nereye varacağının bilincinde olarak en sevdiği öğretmeni de olsa kimsenin gülümsemesini soldurmasına izin vermemektedir.
Filmin süresi göz önünde bulundurulduğunda oldukça sınırlı olan diğer karakterlerini de kısaca belirtmek gerekirse yönetim konusunda yetersiz okul müdürü, herkesi memnun etmeye çalışan beden eğitimi öğretmeni, öğretmeni konuşturmayan ve habire yüksek ve buyurgan bir sesle konuşan ilçe milli eğitim müdürü, işleri rutine bağlamış karakol komutanı, insanlara güveni kalmamış eyyamcı veteriner Vahit, müphem bir gidişten bahseden ama rotasını şaşırmış, anası ile dış dünya arasına sıkışıp kalmış Feyyaz karakteri, denizlerimizi bütün özellikleri ve konumları ile eksiksiz bilen ama görmedikleri denizi çizmeye yazgılanmış öğrenciler vs. filmde iddiasız ve müphem göndermelerle kendilerine yer bulmaktalar.
Filmdeki karakterlerin öğretmenlik performansları ve sınıf yönetimleri ile ilgili yönetmenimiz pek iyimser bir manzara ortaya koymamaktadır. Elbette ortaya konulan örnek öğretmenlik modeli değil ve karakterler idealize edilmemiştir. Zaten buna gerek de yoktur. Ancak bu kadar öğretmenin içinde hiç mi ‘deniz yıldızlarını dert edinen insanlar’ yok diye bir soru da gelmekte insanın aklına. Belki Nuray karakterini bu konuda biraz dışarda tutmak mümkün. Ama onun da öğretmenlik performansından ziyade demokrasi ve sendikal mücadele noktasındaki mazide kalmış çabalarına daha çok vurgu yapılarak bu noktada beklentilerden uzak durulduğunu söylemek mümkün.
Filmde öğretmenler odası ile ilgili ortaya konulan pek de iyimser olmayan genel kabul ile ilgili de birkaç değerlendirme ile bahsi kapatmak güzel olur. Ayrıca filimden bağımsız olarak öğretmenler odası ile ilgili sürdürüle gelen olumsuz bir kanaat hep var olmuştur eğitim camiasının dışında. Efendim öğretmenler, öğretmenler odasında eğitimi konuşmazlar, futbol, arabalar ve borsa muhabbeti yaparlar, dedikodudan, idareyi ve birbirlerini çekiştirmekten geri durmazlar. Bu yüzden ‘iyi öğretmenler’ öğretmenler odasına gitmez, kendi branş odaları varsa oraya gider veya öğrencilerin arasına karışırlar’ şeklindeki sağlıksız bakış açısının filmde de yer aldığını söylemek mümkün. Samet ders dışı zamanlarını öğretmenler odasında değil de kendi odasında geçirmektedir. Bu hiç de doğruluğu ve haklılığı olmayan ulu orta bir yanlış kabul ve ön yargılı bir bakış açısıdır.
Hiç şüphesiz öğretmenler odası bir eğitim kurumunun kalbi ve bir anlamda sistemin ana kumanda odasıdır. Orada şekillenir her şey, oradan güç alarak yayılır bütün sınıflara, bütün şubelere her güzellik. Öğretmenler odasında elbette eğitim de konuşulur, öğrenci ve eğitim sorunları da paylaşılır, günlük sıradan konuşmalar da yapılır, bireysel sohbet ve diyaloglar da yapılır. Neticede öğretmenler odası öğretmenlerin dinlenme alanıdır ve bu alanda zihnen ve bedenen dinlenerek daha sonraki derslere yorgunluklarını gidermiş bir şekilde gitmenin mümkün kılındığı mekanlardır. Bu yüzden öğretmenlerin en rahat olması gereken bu alanları onlara bu rahatlığı sağlayacak her türlü imkan ve konfora sahip kılmak eğitimin olmazsa olmazıdır zannımca.
Toparlarsak Kuru Otlar Üstüne sinemamızda bu güne kadar pek inilmemiş bir derinlikte kahramanlarının –belki anti kahraman demek daha uygun olur- ruhuna ayna tutmakta ve her maskenin ardında karanlık bir gerçeğin durduğunu, kimi zaman insanların bu gerçeği ustaca kamufle ettiklerini ama her şeye rağmen bu gizli yüzlerin bütün kötücül hakikatleri ile faş olmalarının da bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu estetik bir mükemmellikte ortaya koymakta, izleyiciden aldığı üç saati aşkın zamanı fazlasıyla doldurup anlamlandırarak kaliteli bir seyir imkanı sunmaktadır.
Fadıl KARLIDAĞ

Son Yorumlar