Âşık Seyrani: Aşkın ve Öfkenin Dili…

“Eski libas gibi” türküsü… “Eski libas gibi âşıkın gönlü/Söküldükten sonra dikilmez imiş/Güzel sever isen gerdanı benli/Her güzelin kahrı çekilmez imiş” diye devam eder. Devam eder de her mısraı gönül dilinden konuşur. Gönül diliyle… Her söz bir ayrı dokunur… Her söz ayrı bir mana denizinde yüzdürür yüreğinizi. Türküyü bir çok sesten dinleyebilirsiniz. Sabahat Akkiraz, Cengiz Özkan, Muharrem Temiz, Sevcan Orhan… Kaynak kişi olarak Feyzullah Çınar belirtiliyor. Yöre olarak da Sivas/Divriği. Türk Sanat müziğinin köşe taşlarından Saadettin Kaynak bu güzelliği hüzzam türkü olarak da bestelemiş. Her ne kadar yöre Sivas/Divriği olarak belirtilse de türkü Âşık Seyrani‘ye ait. Seyrani babaya… Kayseri Develi’dendir Seyrani. Develi’nin önceki adı Everek… 

Develi bir çok farklı medeniyete ev sahipliği yapmış bir yer. Bir çok uygarlığın kültür izlerine rastlanır. Hitiler, Frigler, Persler, Bizans, Selçuklu, Osmanlı… Âşık Seyrani böylesine büyük terkibin içine doğar. Yüzünüzü nereye dönerseniz tüm görkemiyle, vakurluğuyla Erciyes… Dağlar, çaylar, ovalar… Yazın güneş, kışın kar… Aslında bu coğrafyalarda şair olmak, âşık olmak sanki bir kader gibidir. Yeter ki gönül gözünüzü, kulaklarınızı dışarıya kapamayın. Doğayla iç içe olun. Güneşin ışığına, rüzgarın fısıltısına, yağmurun yeline, karın bembeyaz şarkısına, derenin akışına, ayın hüznüne kapatmayın kendinizi… Gecenin hüznüne, rüzgarın sızısına, dağların görkemli suskunluğuna…  

Develili Âşık Seyrani’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmese de 1800-1805-1807 gibi tarihlendirilir. Babası doğduğu mahallenin imamı Câfer Efendi, annesi Emine Hatun… Seyrani ilk eğitimini babasından alır. Sonrasında Halasiye Medresesi’ne devam eder ama eğitimini bitirmeden buradan ayrılır. Onun ruhu medrese duvarlarına, okul koridorlarına, kapalı alanlara hapsedilecek kıvamda değildir. Özgür, çağlayanlar gibi çağlayan, Erciyes’ten esen rüzgarlar kadar serin, bir dağ yalnızlığı kadar kimsesiz, bir mahşer yeri kalabalık… Seyrani ıssız koyaklar kadar derin, deryalar kadar sonsuzdur. Onu basit, yoz, yobaz bir inanç ve düşünce çerçevesine hapseden yanılır. Kor bir yürekten fışkıran âteşîn bir duyarlık akılla birleşir. Maslahata teslim olmayan keskin bir dil… Her daim dipdiri bir vicdan… Makama mansıba teslim olmayan bir irade…

Everekli Seyrani doğup büyüdüğü yöreye sığamaz. Dalgalı bir deniz misali kabaran duygu dünyası… İstanbul’a gider. Burada medrese eğitimini tamamlar. Saz çalar, şiir söyler… Kahvehanelerde, söz meclislerinde sesi sözü dinlenen, değer gören biridir. O zaman kahvehaneler birer pinekleme yeri değildi. Ağalar, beyler, paşalar, varlıklı adamlar severlerdi ses ve söz üstatlarını. Nitekim Seyrani de böyle bir ilgiye mazhar olur. Ama O etrafında döndürülen dolaplara, yalan dolana, adam kayırmacılığa ve her türlü yanlışa duyarsız kalamıyordu. Kim olursa olsun gördüğü hataları dile getiriyordu. “Zulme karşı can için minnet yakışmaz âdeme/Bak nasıl davrandı ẓulme şâh-ı Deşt-i Kerbela/Etmedi secde Yezid’e eyledi canın feda/Merd olanlar böyle cenkde korku izhar eylemez”

Keskin bir hicivciydi… Dilinden kurtulan olmazdı. Doğrudan başka bir maslahata kurban etmezdi kendini. Dürüst… Bu dürüst kişiliği dolayısıyla hakkında soruşturmalar açılır. İstanbul’dan kaçmak zorunda kalır. Halep’e gider. Şu mısraları yazar: “Seyrânî’nin yâre dönmez yolları/Başında zindandır Haleb çölleri/Sert esiyor bana seher yelleri/Tâlihim yüzüme gülmez ağlarım.” Seyrani oralarda da tutunamaz ve tekrar memleketine döner. Bizim artık genlerimize sinmiş bir kötü huyumuz var. Hem güç, makam sahiplerimiz hem de sıradan insanlarımız eleştirilmeyi, uyarılmayı kabul etmez. Kendimizde ve etrafımızda olan olumsuzluklara gözümüzü kapatırız. Hep alkış bekleriz ve hep alkışlarız. Bizi uyaran insanları etrafımızda görmek istemeyiz. Ol sebepten yanlışlar hep tekrar edilir… “Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur.” 

Keskin bir hicivci, dürüst bir söz erbabı Seyrani de bu durumdan payına düşeni fazlasıyla alır. “Yedi yıl eğlendi, kaldı Seyrani/Bütün tahsil etti ilmi irfanı/Sendeyken her türlü mürüvvet kanı/Bulmadın derdime çare İstanbul” İstanbul macerası biten Seyrani yoksulluğun, sıkıntının, fukaralığın cenderesinde bir hayat yaşar. “Deli Seyrani” derler  Ona…  Yiğite deli derler ya… Deli Seyrani şiirlerinde kendine has bir dil yakalar. Orijinal… Kendine özgü kafiye yapıları… Kimileyin bağrı yanan bir âşık kimileyin çetin bir muhalif kimileyin Tanrı’ya tutkulu bir mü’min kimileyin de taşlaşmış yürekleri döven duygu dalgası… Seyrani, insanlık sahilindeki kayaları koşma, semai, destan, gazel, nefes ve şathiyeleriyle döven bir âşık. 

“Yükseklerde taşkın esme yel gibi/Bulandırma Seyrani’yi sel gibi/Haddeden çekilmiş demir tel gibi/Çek beni bağrına çal kara gözlüm”, “Kemiğimi yapsa tarak/Yar zülfünün tellerine” gibi sevdayı, tutkuyu eşsiz bir şekilde anlatan Seyrani: “İnsanda evvelki sadakat n’oldu/Eski sarayları beğenmez oldu/Yere sığmaz oldu sultan olanlar”, “Küçük lokma ile dolmaz avurdu/Ne yaman insanı kasdı kavurdu/Cihanın külünü göğe savurdu/Geçti sadarete hayvan olanlar” gibi mısralarla da şaha, padişaha, sultana eleştirisini en yüksek perdeden söyler. “Ben bu aşkın çilesini/Yanar çektim, tüter çektim./Yedim gonca sillesini/Bülbül gibi öter çektim” diyerek sevdanın eşiğinde inlerken, “Evlat âlim olmaz okutmayınca/İplik gömlek olmaz dokutmayınca/Ayılar et yemez kokutmayınca/Yallılar ölüyü sinden çıkarır” diyerek de tıyneti bozukların suratına suratına vurur. 

“Ben bağrını toprak sandım, taş imiş/Meğer taşa tohum ekilmez imiş” gibi iki mısraı sonsuzluğa bırakan Seyrani Baba yokluk, yoksulluk içinde bir hayat sürer. Akıldan, düşünceden yoksun kalabalıkların iğreti bakışları altında bir ömür… Gizin, gizemin, hikmetin, aşkın, coşkunun, vicdanın gölgesinde bir ömür… Gerçekten yaşamış, varlığa dokunmuş, Alevi/Bektaşi ruh çeşmesinden bade içmiş bir âşık… 1866’da Develi’de hitama eren bir hayat…

Seyrani deyince “İdris terziliği icat etmeden/Geçti endazeden boyumuz bizim/Anka yaratmayız kaf’a gitmeden/Bin bir çile çeker soyumuz bizim/Kapı değişemez bizim birimiz/Münkir kırk yıl yusa gitmez kirimiz/Hayatta pak eder bizi pirimiz/Murdar ölmemektir hayımız bizim/Bin bir sıramız var başı feslimiz/Cümle çarıklıyız yoktur meslimiz/Güruh-u naci’dir bizim neslimiz/Münkire karışmaz soyumuz bizim”, “Yerin göğün ismi cismi yok iken/Bir ezan okunur sadası nerde/El ermedik göz görmedik bir nesne/Yapılmış kubbesi Huda’sı nerde/Bazı âşıklar da kendisin öğer/Kâmilin cevabın biri bin değer/Cümle kitap gökten inmezden evvel/Bir Kuran okunur sedası nerde” bu iki eseri hemen gelir aklıma. 

Yazımızı Seyrani ile ilgili iki alıntı ile bitirelim:

“Seyrânî’nin bazı şiirleri bestelenmiş ve notaya alınmıştır. Bunlardan “Eski libas gibi âşıkın gönlü”, “Muhabbet küpünün olsam şarabı”, “Ne hikmettir şu dünyaya” ve “Hüsne mağrur olma ey ru-yı mahım” (bu şiir aslında Bursalı Serverî’ye aittir ancak şiir kaynaklarda Seyrânî’ye ait olarak gösterilmiş ve Seyrânî geleneğine dâhil olmuştur.) şiirleri yaygın olarak bilinmekte, Cinuçen Tanrıkorur, Cengiz Özkan, Muharrem Temiz, Sabahat Akkiraz, Güler Duman gibi ulusal sanatçılar tarafından icra edilmektedir. Ayrıca Ürgüplü Refik Başaran “Kimi koğar kimi kaçar” ayaklı metni “Seyrani Baba” adıyla taş plağa okumuştur. Hafız Kemal Efendi “Kurban olsam dillerine” ayaklı şiirini, Saadettin Kaynak “Her güzelin kahrı çekilmez imiş” ve “Bir mimar eline geçer mi bilmem” ayaklı şiirlerini, Kemanî Haydar Telhüner “Tir-i ahım Kûh-i Keşiş’den geçdi” ayaklı şiirini ve Cinuçen Tanrıkorur “Nedir aslı neden ağlar” ayaklı şiirini Türk Sanat Müziği formunda bestelemiştir.” https://teis.yesevi.edu.tr

Akademisyen Kudret Altun “Cehennemde Günah Yanar Kul Yanmaz” adlı makalesinde şunları söylüyor: Seyrani Anadolu geleneklerini geçmişten geleceğe doğal olarak taşıyan bir bilgedir. O sadece manzume söylemez toplumun aksak yönlerini kendi latif uslûbuyla eleştirir. Bu eleştirinin içinde, dışında yanında yöresinde insan vardır; insana dokunan su gibi rahneler misali iz bırakan kelamı vardır ozanımızın. Mutlaka insana kültüre geleneğe en önemlisi de YÜREĞE dokunur. “Her gönül Ka’be dir, tavaf edene, Çıkmış bina değil mimar elinden.”

Ancak iki grup insana karşı muhabbet beslemez. Bunlardan biri idareciler ki bunlar, sorumluluklarını bilmeyen ve güçlerini haksız olarak kullanan devlet erkanıdır. İkinci grup ise ham sofulardır ki onlar da dinimizi, korkuya dayandırarak insanları yargılayan; öze değil kabuğa takılan insancıklardır. İşte bu manzume bu ham söz söyleyen derine inemeyen kaba softalara cevaptır.” https://www.academia.edu/

Ruhu şadolsun Seyrani Baba’nın!

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir