Müzikle Toplanan ‘Kuşlar Meclisi’

Kim demiş, klasik müziğin sıkıcı olduğunu? Yanlış! Hem de çok… Köln Filarmoni, geçen hafta eski ile yeniyi, geleneksel ile çağdaşı buluşturdu. Ve bu yaz ünlü müzisyen Felix Mendelssohn‘a atfedilen yeni ama ilginç bir festival yaşadık.

Genç sanatçılar ve müzisyenler geleneksel müzik türlerini, taze bir rüzgâr estirerek uyandırma fırsatı buldular. Sonuçta bir terkip çıktı ortaya; eski ve yeni, klasik ve çağdaş müzik tarzları kaynaştılar. Çeşitli çalgılardan, şarkılardan ve şiirlerden ibaret müthiş bir iklim yarattılar. Böyle bir ortamda Yahya Kemal‘in o ünlü şiirini hatırlamamak ne mümkün!

Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz  bizden

Felix “bahtiyar” demek – Felix Mendelssohn sadece mutlu değil, aynı zamanda müzik dehâsı bir kişilikti. Johann Sebastian Bach‘ı ölümünden sonra üne kavuşturan da O. Çünkü Felix, 19. yüzyılın müzik sahnesinin en önemli aktörlerinden biriydi ve ünlü “Yaz Ortası Gecesi Rüyası”nı henüz 17 yaşında iken besteledi. Böylece Felix, Mozart, Beethoven ve Schumann çizgisine en yakın başarılı bestecilerden biri olarak tarihe geçti. kısaca bu festivalin onun ismiyle anılmasında müzik açısından hiç bir sakınca yok!

Festival, dünyanın dört bir yanından gelen tanınmış sanatçıların Köln‘de misafir olması ve olağanüstü seslerin müzikseverleri büyülemesiyle uluslararası bir boyut kazandı. Birçok etkinliğin yanı sıra, Endonezya‘dan geleneksel Gamelan müziği ve İran‘dan klasik sanat musikisi çalındı ve Japon Nô müzikali oynandı. Burada, belli ki müzik tutkusu ile yaratıcılık dürtüsü arasında terkip oluşturabilecek sanatçılar özellikle seçilmiş. Ben, bunlar arasından Elshan Ghasimi ile Pegah Ferydonie isimli İran’lı sanatçıların gösterilerini tercih ettim. Zaten Türk sanatçıları etkinlikte yer almıyordu. Ghasimi, ud ayarında bir çalgı aleti olan Tar ile Farsça şarķılar söyledi.

Çok farklı, ama kesinlikle izlemeye ve dinlemeye değer! Çalınmaya başladığı anda sonsuzluk fitilini ateşleyen bu çalgı aleti bir çok kişiyi sonsuzluk denizinin derinliklerinde yolculuğa çıkarıyor. Ne yalan söyleyeyim, ben de kendimi bir zaman içinde seyahat ederken buldum. Ruhen Anadolu Türk medeniyetinin temelinin atıldığı Beylikler dönemine gittim. Onlar yaşayabilselerdi ya da geriye bıraktıkları yaşatılabilseydi belki de demokrasi kültürü kendiliğinden yeşerecekti ülkemizde. Merkezi idareye rakip gördüğü Türkmen beylerini hizaya çeken Sultan Mehmet geldi aklıma sonra. Türk kültürünün melez yapısı bu süreçlerin içinden doğmuş olamaz mıydı? Neden bu ülkenin eğitimi kendi insanlarına ortak bir kimlik kazandıramıyordu? Geleneksel musikimizin sahipleri olması gereken muhafazakârlar niçin durmadan muğlak ve afaki görüşlerin peşinde koşuyorlardı? Bu zenginlik niye bugünlere aksettirilemedi? Bir Doğulu için gerçekler ve idealler arasında ayrım yapmak gerçekten zor muydu? Türkiye’nin geçmiş meselesi mi yoksa gelecek meselesi mi daha mühim olabilirdi? Özellikle muhafazarkârlara bu hoyratlık neden yapışıp kaldı?

Zaman tünelindeki düşten uyandığımda konser neredeyse bitmek üzereydi. En çok hüznün rengine bulanan dar salondan kurtulduğuma sevindim, zira Türk insanının yapısı gereği yalnızca umut ile neşe barışık olmalıydı…

Şark edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan ‘Kuş Dili’ adlı eserin Cumartesi akşamı Filarmoni Salonunda sunumu başka bir ayrıcalık oldu benim için. Bir Alman televizyon kanalında gösterilen ‘Acemiler için Türkçe’ dizisinde başrol oynayan aktris ve şarkıcı Pegah Ferydonie, bir yandan metnin bölümlerini okuyor ve diğer yandan müzikal olarak ‘Lautten Compagney’ ona eşlik ediyordu.

Hemen itiraf edelim ki, Tasavvuf edebiyatının en büyük temsilcilerinden Feridü’d-dîn Attâr, Batı ülkelerinde hâlâ yeterince tanınmıyor. Ama Attar’ın “Mantıku’t-Tayr”ı giderek Dante‘nin ‘İlahi Komedya’ sı statüsüne erişiyor.

Anlatıya göre ; 7 büyük engeli ya da vadiyi aşarak Simurg’a ulaşabilen 30 kuş, Simurg’un sarayında onu görmek isterlerken bir de bakarlar ki Simurg aslında kendileridir. Simurg zaten otuz kuş demektir. Simurg’u görmek için kendilerine verilen kağıtlarda kendi akislerini görürler.

Kaf dağına varmak için birbirinden çetin -İstek, Aşk, Cehalet, İnançsızlık, Yalnızlık, Şaşkınlık ve Yokoluş- vadilerini aşan Kuşlar için artık iç dünyaya yönelik bir yolculuk başlamıştır. Aradıkları aslında kendileridir ve bu hayatta gerçek yolculuk, insanın kendine yaptığı yolculuktur. Ve serüvenin sonunda kendilerinde O’nu görmüşlerdir.

Bu hikâyedeki 7 vadi, bizim de hayatımızda karşılaştığımız birçok zorluğu temsil etmiyor mu? Başarıya ulaşmak için, nefsine hâkim olup, körü körüne bağlanmadan, düşünen ve kendini geliştiren, başaracağına dair inancını kaybetmeyen, birlik olmayı bilen, sorgulayan ve en önemlisi bencillikten uzaklaşan herkes, küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu olabilir.

Şarkıcı Pegah Ferydoni ve arkadaşları, dünya edebiyatının en önemli metinlerinden birine adanmış bir akşam yaşattılar; Tasavvuf ustası Attar‘ın ünlü eseri ‘Kuşlar Meclisi’ ismiyle tanıtıldı. Eser, iki Berlinli yazar Christian Filips ve Mehdi Moradpour tarafından Alman diline uyarlanmış, ve düzenlenmiş. Müzik tasarımından Wolfgang Katschner‘in sorumlu olduğu gösteri izleyicilerde heyecan da uyandırdı elbette.

Ud gibi tarihi çalgılar, Batı Rönesansı’nın enstrümanlarına benzer. Yine vurmalı bir çalgı olan tonbak, tef, tanbura ve ziller Şark’ın aydınlanmış yüzünü yansıttı salona.

Köln‘de yaşayan yazar Navid Kermani, Sufizmin büyük edebi geleneğine dikkat çekti.

Attar‘ın Avrupa’da büyük bir izleyici kitlesi hiçbir zaman olmadı ancak o Avrupalı ​​şairleri büyük ölçüde etkiledi. Dante, İlahi Komedya‘sının duraklarını ondan ödünç aldı, Goethe, Batı-Doğu Divanı‘ndaki üç aşk şiirine ilham kaynağı olarak ‘Mantıku’t Tayr’ı seçti, hatta Gustave Flaubert ve Jorge Louis Borges Attar hayranları arasında sayılabilir.

İnsanların, inanç geleneklerini yakînen bilmeden, İslam hakkında çok fazla konuştuğu bir zamanda, bir özel kuruluşun kültür ve sanat alanındaki bilgi aktarma çabası takdire şayan bir olay. Bu çeşit etkinlikler seyirciyi elbette hem eğlendirecek hem şaşırtacak, hem de Avrupa’nın kültür hayatında etkili olabilecek islami/şarkî kaynakları duyuracaktır. Bu festivalde, öldü sanılan eserlerin, arşivlerin tozlu raflarını bekleyen melodilerin nasıl bir çırpıda uyandığını tecrübe ettik. Farklı toplumlardan gelen genç müzisyenler, geleneksel müziği genç izleyici kitlesine ulaştırmak ve ufuklarını genişletmek için büyük çaba harcadılar, yeteneklerini en güzel biçimde sergilediler.

Felix, nefis bir sunumla, en azından orijinal tınıların 17. ve 18. yüzyıl Avrupa müziğinden daha değişik ve farklı olduğunu genç kuşaklara açık bir şekilde gösterdi. Japon No-Tiyatrosu, Endonezya Gamelan veya Fars müziği, bu uzantının anlaşıldığını ve tarihi köklerin kabul edildiğini gösteren olumlu tepkiler aldı. Her etkinlik tabii ki başarılı olamadı, ama bu çok önemli değil. Kim yeni şeylere cür’et ederse, bazen sonuç istenildiği gibi olmayabilir; ama kendini düzeltmeyen bir kişinin, kuruluşun veya toplumun başarısızlığa mahkûm olacağı ise aşikar. Yukarıda “Felix” ismi “mutlu” anlamına gelir, demiştim. Bu başlangıç gerçekten pek çok kimseyi mutlu etti. Ne yalan söyleyeyim. En başta beni…

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir