“Daireden birkaç dakika daha geç çıksaydım kesin akşam trafiğine takılacaktım” diye düşündüğünde işlek caddenin girişindeki trafik ışıklarında yeşilin yanmasını bekliyordu. Sağ şeritte ilk sıradaydı, biraz da içeri girmiş karşısında olması gereken ışık tabelası üst tarafta kalmış, başını kaldırıp tepesindeki ışığa bakmaktansa solda yaya geçişlerine son verecek ışığa odaklanmıştı. Dışarıda hafif bir yağmur çiselemekteydi, eli arabanın cam sileceklerini harekete geçiren düğmeye gitti gayri ihtiyari. O anda fark etti cama dikilen adamı. Adam bir iş yeri tabelasından çok kaldırımı aydınlatmaya çalışan bir sokak lambası imiş gibi duran ve iş yeri isminden ziyade kaldırıma boca ettiği ışığı ile akılda kalacak devasa reklam tabelası ile arasına girmiş, karartısıyla kaldırımı kuşatmış gibiydi. Yüz hatları ve giyimi ayrıntılı fark edilmese de cama doğru uzanan sağ eli akşamın bu saatinde serin ve ıslak bir çaresizliği ve mecburiyeti keskin ve kat’i bir gerçeklikte şehrin abus suratına çarpıyordu.
Kırmızıya yakalandığında sayaç bir buçuk dakikadan geriye saymaya başlamıştı. Normalde bu adamın ilk sırada kendisine gelmesi gerekirken neden geriden geldiğini düşünürken bir yandan da elini istemsizce cebine attı. Cebine attığı eli aradığını bulamadan arkasında bekleyen araçlardan yükselen gergin klakson sesleri yeşil ışığın yandığını ikaz ediyordu ve hızla elini cebinden çıkarıp direksiyona tutundu, hafif gaza basıp geçidi geçti. Sağ şeritteydi, yanında süratle arabalar geçiyordu. Bir iki tanesi geçerken yeniden korna çalıp haşin bakışlarla bir şeyler anlatmaya çalıştılar. İçinden bir yandan “la havle” çekti, bir yandan uyarılara ve bu sinirli bakışlara hak verdi. Akışı bozmaya, trafiği yavaşlatmaya hakkı yoktu. Günün ağırlığını bir an önce omuzlarından atıp evlerinin huzur dolu ortamında dinlenme hak ve arzuları onlara bu ayrıcalığı fazlasıyla veriyordu.
Düşük viteste ağır ağır seyrederken gözü yolda aklı bir şeyler vermek isteyip de veremediği adamdaydı. Yolun orta şeridi zaman zaman müsait olsa da oraya geçme isteği duymadı. Sanki birazdan sağa sapacak hissi vardı içinde. Neden daha hızlı davranmadığına takıldı zihni. Bakışları cebine kaydı. Cebinde oradaki adama ait bir şeyler vardı sanki, kendisine ait olmayan, başkasının nasibi olan bir şeyler. Yağmur damlaları camda dağınık ve küçücük noktalar gibi duruyor görüntüyü bulanıklaştırıyordu. Eli silecekleri harekete geçiren kola gitti, camları sildi. Şimdi yol ve önündeki araç trafiği daha net gözlerinin önündeydi ve bir nehir gibi ışık seli uzamaktaydı. Radyoda akşamın ağırlığına ağırlık ekleyen bir müzik çalıyordu. Bir müddet müzik çaların düğmeleriyle oynadı, farklı bir istasyon , farklı bir müzik bulmak istiyordu. Önündeki göstergeye baktığında sağa sinyal verdiğini gördü ve sağa sapan ara yol hemen önündeydi. Frene hafifçe basıp sağa kırdı direksiyonu.
Bu ara caddeyi iyi biliyordu. Gündüz saatlerinde park yeri bulmak zor olsa da bu saatte biraz ilerleyip yolun kenarına arabayı bırakabileceğini düşündü. Tek tük araç park edilmiş olsa da arada boşluklar fazlaydı. Uygun bir yer bulup sağa çekti aracını. Kontağı kapattı, neden durduğunu düşündü bir an. Net bir cevap bulamadı. Daireden birkaç dakika erken çıkmanın sağladığı avantajı şimdi sebepsiz harcıyordu. Birazdan tıkanacak trafikte eve varması her zamankinden daha geç saati bulacaktı. Belki mesai bitiminden kaynaklı yoğunluğun bitiminde daha erken varırım eve diye düşündü. İndi arabadan, yüzünü yalayan serin hava ve çiseleyen yağmur altında araçla geldiği yoldan yaya olarak geriye doğru yürümeye başladı. Fazla acelesi yoktu, o yüzden keyfince atmaya başladı adımlarını. Ara yoldan ana caddeye çıkınca insan kalabalığı ve yoğun gürültü üzerine üzerine gelmeye başladı. “Bu şehrin araç ve insan trafiği hiç eksilmez miydi?”
İnsanlar hızlı adımlarla bir yerlere doğru akıyor, başları önde, elleri ceplerinde karıncalar gibi oradan oraya devinip duruyorlardı. Çoğunda rengarenk şemsiyeler, şemsiyeli olanların ellerindeki şemsiyeler biraz öne doğru kaykılmış aceleyle kaldırımları arşınlıyorlardı. Gün bitimi bütün bir şehre hükmünü geçiriyor, akşamın yeknesaklığına ağır ağır aralıyordu kapıyı. Üzerine ağan ışık seli her şeye rağmen gündüzün ve gün ışığının insana verdiği güven ve huzuru vermekten uzaktı. Rutin yürüyüşüyle yukarıya trafik ışıklarının olduğu kavşağa doğru yürüyordu. Önündeki duraklarda sıra sıra insanlar kuyruğa girmiş gelecek belediye otobüslerini bekliyorlardı. “Bu insanların yaşamlarından ne kadar zaman bu duraklarda beklemek ve tıklım tıkış toplu taşıma araçlarında geçiyordu acaba?” Kendi evlerinde sevdikleri arasında geçirdikleri zamandan daha fazla olduğu kuşkusuzdu. Trafik lambasının olduğu noktaya geldiğinde epey bir mesafe kat ettiğini düşündü. Araç trafiği olağan seyrinde devam ediyor, biraz öncekinden daha kalabalık rutin bir trafik akıp gidiyordu üç şerit yoldan.
Çok geçmeden durdu araç akışı, ışıkta birikmiş yaya kalabalığı mekanik bir hızla karşıya geçmeye başladı. Şimdi ortaya çıkar diye geçirdi içinden. Duran ilk arabadan itibaren geriye doğru göz gezdiriyordu. Arabalara yaklaşan bir şeyler isteyen kimse yoktu. “Belki bu sıraya yetişemedi, bir başka yere uğradı, işyerlerinin kapılarından başını uzatmaya niyetlendi, gelip geçen insanlara kendini ve halini apaçık ortaya koyabileceği bir köşe buldu da oraya sığındı” diye düşündü. Birazdan bırakır orayı tekrar yola yakın gelir umuduyla epey bir zaman geçirdi yağmurun altında. Hafif ıslanmıştı ve hareketsizlik üşütmeye başlamıştı inceden. Bu arada defalarca ışıklar değişmiş, kah arabalar, kah insanlar çakılı kalmışlardı yerlerinde. Bereket bekleyen insanlar sürekli değişiyordu. Yoksa uzun bir süredir orada öylesine bekleyeduran adamdan kuşkulanacak, farklı değerlendirmeler yapabilecekti insanlar.
Geri dönmeye karar verse de yüreğinin derininde bir hoşnutsuzluk, bir memnuniyetsizlik birikiyordu. Sahibine vermesi gereken bir emaneti sahibine ulaştıramamanın sızısı kemiriyordu içini. Cebinde fazla olmadığından emin olduğu ama miktarını tam olarak bilmediği bir ağırlık oradan kalkıp yüreğinin üzerine oturmuş gibiydi. Bu ağırlıktan kurtulmalı, yüreğini hafifletmeliydi. Ayakları, birikmiş yayalara yanan yeşil ışıkla birlikte yolun karşısına sürükledi. Karşı taraftaki kaldırıma geçince kendini yukarıya veya aşağıya doğru yürümek yerine kaldırıma bitişik küçük parkta buluverdi. Oturma bankları boştu. Bezginlikleri suratlarından okunan tek tük insan hızla geçip gidiyordu yanından. Bu saatte kimse olmazdı ve zaten hafif bir yağmur da çiselemekteydi. Dizayn edilmiş süs bitkilerinin kovuklarına sığınmış birkaç kedicik ıslanmış tüyleriyle geceye hazırlanıyorlardı. Gelen geçeni umursamaz bir halleri vardı. Zaten kimsenin de onları umursadığı yok gibiydi. İnsanların acelesi vardı ve hava yağışlıydı ve serin ve ısırgan bir rüzgar esiyordu.
Hedefsiz yürümeye devam etti, cebindeki ağırlık artıyordu her saniye. Gerçi fazlaca bir miktarda yoktu ya cebinde. Bir iki en küçüklerinden kağıt , birkaç da demir para. Miktarının bir önemi yoktu, önemli olan bu paradan kurtulmak, nasibi olana vermekti. İnsanların artık ceplerinde pek nakit taşımadıklarını düşündü. Paranın cepte veya hesapta durmadığı, ilk günden itibaren kredi kartlarına, otomatik ödemelere aktığı bir dünyadaydık. Yine de alışkanlıktan olsa ilaç niyetine acil durumlar için bir miktar bulundururdu yanında. Şimdi sağ cebinde olup her dakika yüreğine baskı yapan , bir an önce bırakıp kurtulmak istediği bu acil durum akçesi idi. Parkın sonuna kadar gitti, onu bu sıkıntıdan kurtaracak kimseye rastlamadı. “Belki dönüşte bulurum birilerini” diye düşünerek karşı kaldırıma yöneldi.
Minibüs duraklarındaki gürültü ve karmaşayı geride bırakıp karşı kaldırımdan gerisin geri dönmeye başladı. Yüz metre kadar ilerisinde devasa tabelası ve büyük reklam panolarıyla bir alış veriş mağazası tam karşısında duruyordu. Ayakları istemsiz oraya doğru sürükledi onu. Alış veriş merkezinin sensörlü ve dönerli kapısını geçince yan taraftaki duldaya sığınmış kucağında bebeğiyle yere bağdaş kurmuş, önündeki yarı ıslak karton parçasına gözlerini odaklamış sessiz sedasız kadını gördü.
Aradığını bulduğundan emindi artık. Bir an önce cebindeki emaneti teslim edip evine gitmek arzusu depreşti içinde. Elini cebine attı, ne kadar olduğuna bakmadan cebindekilerin hepsini kadının önündeki yarısı ıslanmış karton parçasının üzerine bıraktı. Ta yüreğinden bir ferahlama hissetti. Akşamdan beri içine çökmüş ağırlığı orada bıraktığını , içinin kuş gibi hafiflediğini duyumsadı. Kadının arkasından ettiği duaları duymadan devam etti yoluna. Nasipten ötesi yoktu yaşamda ve o nasip arayıp bulmuştu sahibini. Kalbindeki daralma yerini ferahlığa, sızı yerini sevince bırakmıştı. Çiseleyen yağmur durmuş ısırgan hava yumuşamıştı. Başını yukarı kaldırdı, ıslak saçlarının arasında gezdirdi ellerini. Yolun karşısına geçti, aracını park ettiği sapağa doğru huzurlu adımlarla yürümeye başladı.
Yolun kenarına park etmiş araçların çoğu gitmişti. Cadde boyunca neredeyse tek araçtı kendi arabası. Binip kontağı çevirdiğinde çaldı telefonu. “Cevap verip öyle çıkayım yola” diye düşündü. Arayan eşiydi ve geciktiğini söylüyordu. Eşiyle konuşurken alış veriş merkezinin kapısındaki kadının kucağındaki yavrucağızla aynı yaştaki kızının gürültüsü karıştı telefon konuşmasına. Sıcak bir gülümseme doldu arabanın içine. “Yoldayım, trafiğe takıldım , birazdan evdeyim” dedi eşine. Evet trafiğe takılmıştı ama araç trafiği değil bir nasip trafiğine takılmıştı. Telefonu kapattı, sinyali verip yola çıktı, bir eli direksiyonda bir eli aracın müzik çalarında güzel bir müzik arayışındaydı. Aradığı müziği bulduğunda ana caddeye çıkmış, nispeten hafiflemiş trafik selinin içinde hızla evine doğru gitmekteydi…
Fadıl KARLIDAĞ

Son Yorumlar