D. 26 Mayıs 1904- Ö. 25 Mayıs 1983
1934’de bir akşam, çalıştığı bankadan evine dönmek için bindiği “Şirket-i Hayriye” vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan o güne kadar hiç görmediği bir daha da görmeyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona “Kainat çapında bir vaadin Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin” adresini verdi[1]. Sıcak bir ilkbahar günü yanına yazar/ressam Abidin Dino’yu alarak Beyoğlu Ağa Camisine gider. (Abidin Dino içeri adımını atmaz.) Camiye girdiğinde müritlerine sohbet eden Arvasi’nin vakar ve heybetinin tesirinde kalan Necip Fazıl’a yeni bir hayatın kapsı da açılmış olur. Kimseyi kolay kolay beğenmeyen adam bir anda çöküverir yere göğe sığdırmadığı şeyhinin dizinin dibine. Şeyhinden etkilendiğini şöyle ifade eder: “Gözleri… Evet, evet, gözleri… Bu gözler, en uzak yıldızdan görünen en uzak yıldız kadar uzak, namütenahi uzak bir dünyadan bakıyordu. Alçıdan heykel gözleri gibi bu dünyaya ait her şeye kapalı; bambaşka ve harikulâde bir dünyanın seyircisi gözler… Küçücük bir billûr parçasındaki renk ve ışık cıvıltıları gibi bambaşka harikulâde bir dünyanın seyircisi gözler…”[2] ve önceki yaşantısını şu dizelerle eleştirir.
“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum”
Allah’tan uzak bir hayatı yaşanmamış sayar. Fakat üstadın hayatındaki bu değişiklik sanılanın aksine birden bire olmaz. Tedrici bir şekilde gerçekleşir. Necip Fazıl’ın tam olarak İslami bir yaşantısı olamasa da artık düşünce olarak spritüaliz/ruhçu bir dünya görüşüne sahiptir. İslam davasının şaşmaz bir savunucu olan korkusuz şair, eserlerinde de sahip olduğu tasavvufi düşüncelerin izlerini yansıtmaya çalışır. 1936 yılında dönemin önemli entelektüellerini bir arada tutan “Ağaç” dergisini çıkarır. 1937’de “Bir Adam Yaratmak” adlı dünya çapında bir tiyatro eserine imza atar. Eser, ilk defa İstanbul Şehir Tiyatrosunda Muhsin Ertuğrul tarafından temsil edilir. Hiçbir şeyde karar kılamayan yapısından dolayı 1938 yılında kendisini “dolap beygirinden” farksız bulmaya başladığı, bankadan istifa eder. Bir süre sonra dönemin Milli eğitim bakanı tarafından Ankara Yüksek Devlet Konservatuarına ve Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine hoca olarak atanır. Fakat burada da uzun süre kalamaz. Kendi isteği ve devrin bakanının da uygun görmesiyle İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari kısmına atanır. 1941 yılında Neslihan Hanım’la evlenir. Beş çocuğu dünyaya gelir. Bu arada şiir ve tiyatro eserleri vermeye devam eder. 1942 yılında, 45 günlüğüne askere gönderilir. Askerken yazdığı siyasi bir yazı nedeniyle 1943 yılında tutuklanmasıyla ilk defa hapishane hayatı da başlamış olur. 17 Eylül 1943 yılında Büyük Doğu Dergisini çıkarır. 1944’de bir yazı yüzünden dergisi kapatılır. Kapatılma hadiseleri derginin çıkacağı son yıla kadar değişik tarihlerde hep böyle devam edecektir. 1946 yılında karşı mahalleye karşı cüretkâr ve keskin yazılarından dolayı devrin başbakanı Recep Peker tarafından Ankara’ya çağrılır. Biraz ölçülü davranması ve fazla aleyhte yazmaması karşılığında 100.000 lira teklif edilir. Kabul etmediği takdirde ise açık açık hapse atılma tehdidiyle karşılaşır. Üstad ne parayı kabul eder ne de sinmeyi. Bu hareketin faturası ağır olur. “Sır” isimli piyesinden dolayı “Milleti kanlı ihtilale teşvik” suçlamasıyla mahkemeye çıkarılır. “Abdülhamit’in Ruhaniyetinden İstimdat” Başlıklı Rıza Tevfik’e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme kararıyla tekrar kapatılırken kendisi de “Türklüğe Hakaret” den yargılanarak 1947’de hapse atılır. 1 ay 3 gün tutuklu kalır.”[3] 1950 yılında tekrar tutuklan şair, seçimi kazanan Demokrat Partinin çıkardığı af kanunu ile serbest bırakılır. 1952’de yine tutuklanır. 1957 yılında da 8 ay 4 gün hapis yatar. “1976 yılında ise “Vahidüddin” adlı eseri bahane edilerek bilirkişilerin olumlu kanaatlerine rağmen 1,5 yıl bir hapis hayatı daha yaşar.”[4] Ömrünün sonlarına doğru 1,5 yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her an götürülme tehdidiyle karşı karşıya kalır. [5]
Üstadın her yazışının, her şiirinin, her çırpınışının karşılığıdır hapishane… Burada cezayı hak eden suçlularda vardır, iftiraya uğrayan masumlar da. “Bana zindan daha sevimlidir.” diyen iffet abidesi Yusuf’lar da vardır, iffetten nasipsizlerde… Mazlumlarda vardır, cehennemin ancak temizleyebileceği zalimlerde… Hâsılı iyileri ve kötüleri barındırandır hapishane. Küf kokulu hapishane için “Yılanlı kuyu” derdi üstad. Niçin düşmüştü bu yılanlı kuyuya? Bir yazısı ya da şiiri miydi buraya düşüren asıl sebep. Güzel yüzlü Yusuf’un zindanda senelerce kalmasının müsebbibi Züleyha mıydı sahi? Bir perdeydi Züleyha. İffet için iffetsizlik çamuru gerekliydi belki de. Kuyu bir bahaneydi Mısır’a sultan olmak için. Yakup’un görmesi için gömlek ince bir örtüydü sadece. Kim bilir belki de üstadın manevi tekâmülü içinde hapishane bulunmaz bir mürebbi olacak.
“Ses demir, su demir ve ekmek demir…
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu, emir…
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.”
Dünya sığmayan adamın taş duvarlar arasına sıkışıp kalması “Cinnet Mustatili” eserini doğurmuştu.
“Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger… Beynimi içtin!”
Ey koca üstad! Hapishanenin bir duvarı katilse diğeri bengisu. Hücresi zulmetse nurdur avlusu. Bir kurtuluş ümidiyle hapisten kurtulan kişiye, “Efendinin yanında beni an.” demişti Hazreti Yusuf, efendiler efendisini hesaba katmadan. Rabbini bir an olsun unutmasının bedelini senelerce hapiste yatarak ödemişti iffet abidesi peygamber. Yusuf’tan bir pay vardı, Necip Fazıl’a ve öyküsünden ders çıkaran herkese…
Yılanlı kuyuya adım adım yaklaşıyoruz. Ancak oraya düşmeden bir gün öncesine bir gidelim.
12 Aralık Çarşamba
“O gece, karanlık üstüne karanlıktı. Parasızlıktan ani ve garip bir şekilde geliveren birkaç yüz liralık elektrik ücretini ödeyememiştim. Hapishane müjdesi olarak, hapse girmeden tam bir gün evvel evimin elektrikleri kesilmişti. Gece hafakanlar içinde, vaziyeti unutup da korkunç bir “tık” sedası duydum. Peşinden ikinci bir uykusuzun, çilekeş kadının sesini işittim:
“Bilmiyor musun, kestiler ya bugün elektriği!”
“Ha öyle ya, unutmuşum uyuyalım.”
Ve ikimizde bir birimize karşı uyku taklidi yaptık…”
Ve yılanlı kuyu…1952 hapishane günlükleri…
26 Aralık Cuma
“Şehrin üstüne yağmur yağıyor, kalbimin üstüne yağar gibi… Oturdum ve deli pösteki sayar gibi bir hesap yaptım. Mahkûmiyetim 9 ay, 12 gün değil mi? Bunu alt alta bütün zaman ölçülerine vuralım.
9 ay 12 gün
37 hafta 5 gün
282 gün
6768 saat
40.680 dakika
24 milyon saniye ha! Eh pek fazla bir şey değil. 24 milyon kere göz açıp kapayıncaya kadar geçer…”
28 Aralık Pazar
“Beni sayısız günahlara batmış, günahsızlık iddiasından ateş gibi korkan, her an günaha karşı istidadıyla kendisini nereye götüreceği belli olmayan bir fert biliniz. Fakat yine de iyice biliniz ki ben küfür fırçasının resmettiği insan değilim…”
4 Ocak Pazar
“Mükemmelsin! Demir gibisin. Kurtuluş anına bir gün daha yaklaşmış bulunuyorsun. Kalk ve Allah’a şükret! Böylece uyandım ve gördüm ki hava fevkalade güzel. Her taraf günlük güneşlik… Neşe, şevk… Varlık şevki, vazife iradesi. Ey nimet, büyük nimet, ilahi nimet! Dol kalbime ve beni kurtar…”
5 Ocak Pazartesi
“Penceremde zengin bir kuş cıvıltısıyla uyandım. Hava yine bir harika. Biraz sonra da çoktan beri öksüz kaldığım mektep çocuklarının tatlı sesleri başladı…”
7 Ocak Çarşamba
“Mehmet’im, Ömer’im, Ayşe’m, Osman’ım! Benim güzel çocuklarım. Allah’ımın bana lütufları. Ve sen çilekeş kadın, sevgili zevcem. Acaba ne yapıyorsunuz şu anda? Bilsem ki iyisiniz, hiçbir derdiniz yok, hatta babanızı, kocanızı da düşünmüyorsunuz; ne bahtiyar olurdum. İyi olurdum, hafiflerdim, kendime gelirdim. Zevceme tarafımdan yazılmasını söylediğim birçok mektuba, Müslümanların hiç birinden cevap yok. Heyhat, heyhat! Bu mu Müslümanlık ahlakı? Zavallılar öyle ürkmüşler ki…”
10 Ocak Cumartesi
“Saat tam sekize çeyrek var… Günlerden beri üzerinde olduğum “Sonsuzluk Kervanı” isimli şiirimi bitirdim…”
14 Ocak Çarşamba
“Annem geldi ve hemen gitti.
“Bana dua et anne!”
Hiç cevap vermedi. Sadece başını salladı.
“Hem de nasıl dua ediyorum, bilsen!” Demek istediğini anladım.
Bana söylemiyorlar ama bakışlarından anlıyorum ki bitkinim. Halimi hiç beğenmiyorlar… Bugünden itibaren günün namazlarından başka kaza namazlarına da başlıyorum…”
17 Ocak Cumartesi
“Uyanır uyanmaz, odama bağlı küçük holün daima açık penceresinde bir cıvıltı duydum. Bir kuş, beni sanki ismimle çağırıyor. Ruhuma tatlı bir aşinalık dolduran bir sesle:
“Kalk bana ekmek ver!”
Gibi bir mana sezdim. Kalktım, ona ve arkadaşlarına ekmek verdim. Sonra mahzun mahzun yatağıma oturdum…”[6]
Uzun yazıların okuyucuyu sıktığının farkındayım. Bu yüzden yarın yine devam edelim inşallah…
Necati İLMEN
Dipnotlar
[1] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 507
[2] Necip Fazıl Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, Büyük Doğu Yayınları
[3] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s.512
[4] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 520
[5] age, s. 524
[6] Necip Fazıl Kısakürek, Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yayınları

Son Yorumlar