I
Kırk senesinin otuzunu dini eğitim veren okullarda harcamış birinin bu filmi izlerken aklına ve yüreğine gelenler önemli olabilir. Başkası izlerken din namına bastırılmış ve acı çektirilmiş bir güzel kız görebilir. Ben izlerken bireysel, toplumsal ve kurumsal tespitler, itirazlar, arızalar gördüm. “Dindarlar arızalı tiplerdir. Din de arıza üretir. Hayattan kopuktur.” Filmin en temel mesajı buydu.
Örnekleri:
-Manastırın büyük müdiresi kendisine “Mother, Reverend Mother (Anne-Aziz anne)” denmesi gerektiğini başrol oyuncusunun dinden hazzetmeyen annesine resmen dikte ediyordu.
-Çırak rahibeler manastıra kabul edildiklerinde “Tanrıyla evlendik” diye dans ediyorlardı. “On sekiz yaşında libidosu tavan yapmış güzel kızların cinselliğini bastırırsan onlar da lezbiyen olur” filmin ikinci açık mesajıydı. Cathleen’in arzulayan bir tarzda yatağını okşaması, “Kendimi Tanrı’ya adadım” cümlesinin içeriğinde muhayyel bir seks tonlaması “dindarlar arızalıdır” mesajını destekliyordu. “Dindarlık arttıkça arıza artar” ana mesajın destek ayağı olarak çok net bir şekilde aziz anne ile gösterildi.
Kişilik bölünmesinden mustarip bu annemiz, kendini Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olarak görüyor, kendi görüşünün Tanrı’nın tercihi ve muradı olduğunu ima, ispat, inatla belirtiyordu. “Beni mi sorguluyorsun yoksa” derken tonlamaları tam bunu ifade edecek şekilde ayarlanmıştı. “Ben buranın tanrısıyım, sen ise benim kulumsun, ben üstünüm siz benim ancak ayağımın altı olabilirsiniz” tavrı net hissediliyordu izlerken. Bütün rahibeler için değilse bile çoğunun libido baskılamasından kaynaklı arızalar yaşadığı, “Kendimi tanrıya adadım, onunla evlendim” mecaz saçmalığının karşıya “kibir, tahkir, onur kırma, lezbiyenlik, münafıklık” olarak yansıtılması çok karakteristik. Bu tipolojiler bizde var mı, evet var. Batıda dinin örgütlenmesi ile bizdeki yapılar çok farklı.

Öncelikle diyanet bir kilisemsi yapı olarak görülebilir fakat bizde imamlar kesinlikle daha özerk. Vatikan özerk bir devlet iken diyanet bir devlet dairesi. Herkesin çok fazla dikkatini çekmeyen bir ayrıntıyı ustaca gömmüşlerdi ya da ağızlarından kaçırmışlardı. O da bizim Hristiyanlığın mezhepleri (order-kult) sandığımız protestan ya da katolik kilisesinin bir din (religion) olarak görüldüğü idi. Bu filmde gösterilen bozukluklar bizde de var belki ama aynı sebeplerden kaynaklanmıyor. Kız Kuran kursları kısmen benzetilebilir fakat kısmen altını çizmek kaydıyla. Orada lezbiyen ilişkiler olabilir, otuz küsur sene önce erkek kuran kurslarında homoseksüel teşebbüs olduğunu ben biliyorum, yaşadım. İyi dayak yemişti arkadaş. Bizim alacağımız bir ibret var mı, kesinlikle.
Kendini, meşrebini, mezhebini tanrılaştıran yapılar (tarikat, cemaat, mezhep) dinden, dindarlardan soğutmaktan ve dini zayıflatmaktan başka işe yaramazlar. Göze çarp(tırıl)an bir diğer önemli ayrıntı, çırak rahibelerin çoğunda kıpırdaşan Tanrı’nın varlığına dair sorgulamalar. “Bi dakka ya, biz nereden biliyoruz bir Tanrı’nın olduğunu, ya yoksa, ya bizi kandırıyorsanız” imasında cümleler döküldü çırakların büyük anneye günah döktürdüğü sahnelerde. Bizim medreselerde böyle bir şey söyleyen yakılmaz sadece, geri kalan bütün cezalar tatbik edilir. Kuran kursları buralara benzetilebilir mi, bazı yönlerden evet. Fakat ben cemaat medreselerini daha fazla benzettim buradaki manastıra hoca, öğrenci, mekan, kurum olarak.
Din âlimi bir müdür varsa bu annenin despotizmi bizimkilere erişemez bile. Bizimkilerde günah işleyen cehenneme atılır, dayak atılır, onuru kırılır, rezil edilir. Medreseden mezun birinin ruhu ezile ezile pelteleşmiştir, rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle de ailesi fakir bir dindar ise. O öğrenci artık iflah olmaz. Film dramatik olarak kesinlikle kusursuz. Mesajlar çok iyi gömülmüş, oyuncular gayet yerinde güzel oynamış. Sırıtan bir sahne benim gözüme çarpmadı. “Biz böyle bir şey yapamayız, yapmadık” diyemem artık, bir başkadır orada duruyor tüm haşmetiyle. Batılılar çoğu sahnede sınır, edep kaygısı gütmeden gösteriyor, bizim hala duyarlılığımız var çok şükür.
II
Böyle bir film bizde çekilseydi ve ne varsa onu gösterseydi ne olurdu, nesi nereden farklılaşırdı?
Öncelikle bu film Vatikan medresesi ile ilgili. Vatikan Roma, bizim Hristiyanlık diye bildiğimiz genellediğimiz kitlenin ehl-i sünneti. Bütün azizler katolikti. Ana cadde biziz diyenler.

Vatikan II kararlarını açıklayan aziz anne, bunu gözleri yaşlar içinde yapıyor. Bu kararlardan bir tanesi bizim ana dilde ibadet diyebileceğimiz bir nokta. “Büyük vaiz, kutsal kitabı ve duaları Latince okumayacak herkesin anladığı dilde okuyacak.” Cumhuriyet ideolojisinin Müslümanlara yıkım olarak gelen Türkçe namaz ile aynı şey.
Aziz anne yaparken gavur biz yapsak samimiyetten hoş görülen, umurlanılmayan ritüellerden biri kefaret ödetme, bizdeki tövbe alma. Falanca tarikatın şeyhine gidip tövbe almakla, filanca rahibenin önünde suç itiraf edip kefaret ödemek arasında nicel fark var, nitel bir farklılık yok.
Başka inançlara saygı göstereceğiz dedikleri muhtemelen Protestan ve Ortodokslar. Çünkü Vatikan onları adamdan saymadı hiç. Bunlar sapkın kollar, biz cennete gideceğiz, dedi, diyordu. O günden sonra cennete onlar da girebilir demeye başladılar. Bu bizdeki bir zamanların “Cennete kim girecek tartışmasının” çok benzeri. Şöyle bir şey de var ki bir zamanlar bizim cemaatler de cennete sadece kendi cemaatine bağış yapanların gideceğini söylüyordu. Şu anda bunu söyleyen vardır biz duymuyoruzdur.
İsa-Mesih ile birleşmek bizdeki şefaat hakkı kazanmak ile benzetilebilir bir nebze. Fakat zorlama olur. Çünkü Hristiyan kültürde İsa bir tanrı aynı zamanda. Vatikan’daki rahibelerin artık çarşaf giymek zorunda olmadığının benimsenmesi koskoca iki bin yıllık geleneğin çöpe atılması demek. Onlar açısından büyük merhale.
Kendini cezalandırma (penance), kırbaçla kendine vurarak günahtan arınma ritüeli bizim caferilerde aynıyla vaki. Kafa aynı kafa, iş aynı iş.

III
Bu medrese sisteminde hata nerede peki?
Saygıdeğer Anne’nin(!) en tahammülsüz tavrı büyük sessizlik dediği sabahtan öğleye kadar süren bir konuşmamanın ihlaline yönelik. Kız medresesinde büyük sessizlik, düdüklü tencereyi ocakta unutmaktan farksız. Tamamen iletişime evrilmiş varlıklar olan kızları susturmak, onların beyinlerinin en temel haz kaynağını kesip, kesintiyle kaybolan hazzı farklı noktalardan temine çalışmak demek.
İsa’nın tanrılığı, kilisenin kutsallığı gibi saçmalıkları bir kenara bırakalım fakat kızları susturarak eğitmeye çalışan birinin ahmaklığı tasdiklidir.
Vatikan ikinin kararlarını okurken anne’nin ağladığı son husus Rahibelerin herkesten farksız olduğunun kabullenmesi idi. Buna tahammülü yoktu kimsenin. Neden?
Çünkü bütün Rahibeler evlenmeyerek, annelikten mahrum kalarak ödediği bedeli (sacrifice) toplumda öne çıkarak edindikleri mertebe ve itibarla kazandıklarını düşünüyorlardı. Fıtratın bir yanı engellenince diğer yandan ikame etme imkanı, ihtimali vardı. Bu kararla o kapı da kapanmış oldu.
Doksan bin rahibenin kiliseyi terk etmesinin nedeni de bu. “Eğer ben herkes gibiysem neden herkesten daha fazla emek verip, bir de kısıtlanmak zorunda kalayım ki. Madem herkesle aynıyım, ben de herkes gibi evlenirim, anne olurum, kocam olur, ailem olur. Kilise beni sahiplenmiyorsa ben de kiliseyi sahiplenmem.” Tamamen ekonomik bir tepki.

Kilisenin yemekhanesinde her seferinde üst sınıf biftek yenmesi de ayrı bir mesajdı. Siz bize kendinizi adayın gerisini dert etmeyin. Yemeğin iyisi de burada, yatağın yumuşağı da. Yeter ki kiliseye itaat et, o menfaat çarkını devam ettir.
Batı yakasında değişen bir şey yok görüldüğü üzere.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar