Terk eden şehirler; bizleri, giderken bugünün soğuk, kimliksiz, gelenek ve görenekten yoksun ve insanı bir türlü damarından yakalayamayan beton ve asfalt çölüne atmışlardır. Şu köşedeki taşı, ötedeki evi, çarşının girişindeki küçük iğreti dükkânı, falanca tahta köprünün kırık korkuluğunu, oyunlarını, eğlencelerini, şakalarını gelenek ve göreneklerini de kendisiyle birlikte alıp götüren şehirlerdir. Şu ya da bu amcanın sigara içen ‘dölleri’ azarlamasını, Ayşe Teyze’nin yaralı bir köpeği, yarasına tuzlu tereyağı basarak tedavi etme çırpınışını bitiren şehirler; düğünlerden sonra kurulan er meydanında vurulan Köroğlu ile yiğitlerin yüreklerini hop oturtup hop kaldırtan ruhu söndüren şehirler; peynir ve bulgur kaynatınca, tarhana yapınca, ekmek edince uzak yakın komşulara dağıtmayı unutturan şehirlerdir. Ne kelimelerimiz gitti onlarla bilseniz, ne ağıtlarımız, manilerimiz, ninnilerimiz, türkülerimiz…
Büyüdükçe değişti ve bozuldu yaşadığımız yerler. Yollarını, sokaklarını tanıyamaz olduk. Kültürümüz, giysilerimiz değişti; adetlerimiz, şakalarımız, oyunlarımız, mimarimiz, samimiyet, saygı, komşuluk bile değişti. Esnaflar arasındaki şakalaşacak kadar samimi hava ve dayanışma, güngörmüş insanlara yaklaşım, kısaca aklınıza ne geliyorsa o değişti… İşte ben böyle başını alıp giden memleketim Elbistan’a ‘Terk Eden Elbistan’ dedim ve o terk edenleri temelli kaybetmemek için gelecek nesillere aktarmak için şimdilik -dördü yayımlanma imkânını yakalamış- altı cilt kitap yazdım; yedincisi yazılmakta…
O zamanların köylü gençlerin çoğu ‘şeherli’ gençleri, ‘şeherliler’ de çoğu daha büyük (Angaralı, İstambıllı, İzmirli gimi) şeherli’ gençleri görünce herkesten önce ona yakın olmak için onun kendisi ile ilgilenmesini sağlamak, arkadaşlık kurmak ve her türlü yardımı, iyiliği yapmak için gayret ederdi. Onlarla arkadaşlık kurmayı bir ayrıcalık gibi görür, birlikte gezerken, önceki arkadaşlarını görür görmez de ‘şişim şişim şişerdi’ âdeta…
Onunla birlikte gezinme, oturup kalkma imkânını yakaladığı Istambıllı dölün, cicili bicili elbisesinin başkalarını imrendirmesine bile ortak sayardı kendini. Nasıl kıskanırdı başkaları araya girecek olsa… Onun konuşmasına özenir, hatta onunla daha çok arkadaş olmayı hak ettiğini kanıtlama adına çarçabuk dilini kırar ve kelimeleri İstanbul şivesi ile telaffuz etmeye çabalardı; yüzüne gözüne bulaştırdığının farkına varmadan.
İnsanlarda böyle bir açlık mı vardı; yoksa o zamanlar hiç (veya az) şehirli çoğu gören köylü çocuğunda, hiç İstanbullu genç görmeyen kasaba çocuğunda daha mı belirgindi? Gönüllerin, yeni şeylere, ilklere, kimsenin bilmediği veya elde edemediği şeylere; kullanması özel beceri gerektiren, önceden beri ‘böyük adamların’ kullandığı kabul erilen şeylere doğru bir akışının olduğu kesin ama… Bu isteğin, kültür ve medeniyetle de doğru orantılı olduğunu açıktır. O yıllarda mesela sahibinin ve hatta kullananın nedense kendisini daha üstün hissettiği telefonla konuşmak, bisiklete binmek, fotoğraf çekmek, tabanca sıkmak gibi insanların hayatına geç giren ve herkesin kolay elde edemediği veya deneme fırsatını geç bulduğu (lüks) davranışları da aynı sayfada değerlendirmek gerekir.
Terk eden şehirlerin bu tür hasta duyguları veya bu duygulara sebep olacak objeleri de alıp götürmek gibi iyilikleri vardır. Yollar açılınca, ulaşım, haberleşme artınca insanlar daha çok okuyup daha çok şehirler ve medeni insanlar gördükçe kelimenin tam anlamıyla ‘görgüsüzlük’ büyük oranda bitmiş ama çoklarında yerini, özellikle geçiş ve alışma dönemlerinde, o şeylerin yayılması henüz gerçekleşmediği zamanlarda bir ukalalık, sonradan görmelik, kibir, savurganlık ve kıymet bilmeme almıştır.
Tabii ki bunun yanında şehirler eski ve geri kalmış yanlarını terk etmiştir. Yazın sokaklara kaplayan bir karış tozu-gubarı, kışın insanı yürüyemez eden bir o kadar çamuru da alıp götürmüştür. Kasabalardaki sığır sürüleri de onların yayılmasına sebep oldukları parazitler nedeniyle çocukların karınlarının şişmesi ve benizlerinin solması da bitmeye varmıştır…
Gubar dedim de aklıma geldi. Kasabaların çoğunda bütün caddeler ve sokaklar topraktı elli altmış yıl önce. Yağışlar bitip de havalar ısınınca, toprak gevşemeye başlar ve gelip giden insanların, hayvanların tepelemesi, kağnı, at arabası, ‘motur’ ve kamyon gibi araçların gelip gitmesiyle undan daha küçük bir hale (gubar derdik) gelirdi. Öyle ki eğer belediye vicdana gelmemiş ve küçük çakıl veya ‘gırmızı toprak’ sererek biraz sertleştirilmemişse, yolda ve sokakta yürümek adeta imkânsızlaşırdı. Bastığın her adımda yerden ‘poffadanak’ bir gubar fışkırırdı ki anlatılamaz; bulaştığı yerden de öyle kolayca silkelenmezdi…
Hemen bütün köy yolları işte bu gubarla kaplıydı. İnsanlar, biraz daha rahat yürümek için yolu terk edip, yol ile tarlalar arasındaki yüksek kalan yerleri veya doğrudan tarlanın ‘siyecini’ tercih ederlerdi. Öyle ‘gubar’ deyip geçmeyin, şurada azdır diye aldanıp adımını atanlar bileğine kadar gömülürdü içine. Ağır da olurdu meret, ayağını kolayca çekip alamazdın da bazen ‘Derby veya Gıslavet marka gara lastiğin’ sanadanışmadan çıkardı ayağından. Yaz geçip yağışlar başladığında bu bir iki karış yüksekliğindeki tozun oluşturacağı çamuru, bu çamurda yürümek zorunda kalan insanları düşünün artık; aman Allah, dev gibi arka tekerleri olan moturlar bile çöküp kalırdı da iki adamın kaldıramayacağı büyük daşları, hatta bir duvarın dibine atılmış gibi duran mertekleri sahaplarına haber vermeden getirirler, tekerlerin altına atarlar da ancak çıkartırlardı…
Vatandaş niinesin, avradının, anasının babasının tembah ettii öteberiyi almak için bu yolu yürümesi, şehere gelmesi şart iken…
&
Eşece’nin Durmuş Ali, şahitlik yaptığı mahkemeden hayatında ilk kez yaşadığı bu ortamdan bacakları titreyerek çıktı. Hâkim’in garşısında niredeyse galbi durucuydu! Köode gubara gubara aanadacaa şeylerdi bunlar. Herkesin yaşamadığı şeylerdi. O heyecan içinde hatırladığı birkaç şeyi alıp “böon erkenden köoya varıyım da damı eyice bir loolayım; yaamırlar niredeyse başlayıcı, dam gene ahar da soona avradın dilinden kurtulamak…” diye düşünerek, ikindi sonu ilk kafile ile yola koyuldu. Yolda epeyce ilerlemişken anasının “bit ilacı almadan gelme”, hanımının da “bir teneke gazyağıynan beş numara lamba cıncığını unutma” tembahlarını unuttuğunu hatırladı. Birden yürea horp etti ki niredeyse durucuydu.

Niye yüreği ‘hop’ ediyor derseniz? İki sebepten olduğunu söyleyebilirim. Birincisi, anasının tembih ettiği bit ilacı kendilerine de gerekti. Hanımı, dönüp dönüp “kimseciklere gösterme haa, sona vallacığıma el aleme irezil oluruk!..” diye tembih ettikten sonra “Satan heriflere, bir gomşuya gereamiş, de…” diye de akıl vermişti. Onları alması gerekiyordu. İkincisi de evde gazyağı bitmişti; bitişikte oturan anasından istemeye utanır olmuşlardı. Zaten o da her istemede sokranıp duruyordu. Lamba ile gazocağını neyle yakacaklardı? Hem, geceki fırtınayınan, yelinen gış, gapıdan hicik demeye başlamışken.. Bir teneke gaz alırsa epey gederdi galan… Aslında, laf aramızda, hanımının “Gazyaaını unutma, belki bu gece gazocağında su ısıdırık…” demesi ille almasına yeter de artardı bile…
Durmuş Ali, elinde ne varsa “Şunları bize sal heeri..” diyerek evi yakın olan birine verdi ve döndü gerisin geri.
Bu kadar tozu gubarı boşuna tepelemiş, boşuna yutmuştu. İlk zamanlar, içinden; ‘Ula ne gafasız merteksin! Her seferde bir şey unudup duruyon!’ diye kendi kendine fırça attıysa da gözünün önüne caada, üzerindeki goca bir teneke suyu ısıtmak için foşur foşur yanan gazocağı gelince, elinde olmadan yerinde şöyle bir sekti ve şehere doğru hiç yorulmamış gibi yürümeye başladı…
Gazyağını almak kolaydı. Nasıl olsa harmanda ödemek üzere borcaydı; ama tenekeyi nereden bulacaktı? Gerçi gaz satanlar parıl parıl parlayan daha açılmamış yepyeni tenekelerin içinde satıyordu amma, onlar biraz pahalıydı. Teneke parasını kurtarmak için eski bir teneke bulmalıydı. Aklına, tamirhanelerin orada aranmak geldi. Nasıl olsa atılmış bir teneke olurdu… Ne şanslı insanlarmış ki plastik bidonlar falan hiç mi hiç yoktu ya da oralara daha gelmemişti…
Kasabaya girince yolunu değiştirip tamirhanelerin olduğu yere yöneldi. Şimdi bir banka olan yerde, bahçesi kerpiçten yüksekçe duvarla çevrili bir tamirhane vardı. Bahçesi tamir edilmiş, edilecek olan, işe yarar veya yaramaz araç ve parçaları ile doluydu. Onun geri arkasında da birkaç tane tamirhane daha vardı.
Durmuş Ali, tamirhaneler bölgesine gelmiş ve arkalarındaki boşlukta aranmaya başlamıştı. Orası çöplük gibiydi. Her taraf, teneke kutu, kapak, işe yaramaz olmuş araba parçası, tel, akü kırıkları, simsiyah yağa batmış bezlerle doluydu. Duvarların, taşların bazı çimenlerin üzerinde bile koyu kahverengine çalar renkte yanık yağ bulaştırılmıştı… Bahçesinin arkasına geçti; orada da atılmış çok metal parçalar vardı. Onlarla birlikte duvarın dibinde tedbirsiz, düşüncesiz insanların büyük küçük abdest demeyip bozduğu pis görüntüler vardı. Bahçenin duvarında çiş izleri o kadar çoktu ki, sahibi de bizar olmuş olmalı ki simsiyah yanık yağ ile “Buraya çoodüren eşek” veya “Buraya çöodürenin …” diye küfür ettiği yazılar yazmıştı. Durmuş Ali kendi kendine söylendi: Eyi de gardeşim, niiynesin millet, sıhışınca, nireye getsin? Oraya epeyce uzak bir caminin helasından başka kullanacak hiçbir yer yoktu. Okuma yazma bilmeyenler zaten kimsenin olmadığını sezdiği bir zamanda şalvarını çözüp bacağını açarak duvara yanaştığı gibi gapıp goyururdu… Ya okuma bilenler? Uzaktayken o küfür dolu yazıları okuduğu halde, sıkışık bir vaziyette duvarın dibine gelince, sanki hiç görmemiş gibi yazılara doğru bakmadan ve üstelik o tarafını kapatacak şekilde bir omzunu duvara dayadıktan sonra işini görmeye başlardı. Bitince de yine bakmadan, alelacele yola koyulur ve şalvarını bağlaya bağlaya yürümeye başlardı. İlerledikçe biraz önce duvarı berbat eden kendisi değilmiş gibi rahatlar ve akarken ıslanmış ayakkabısını görür görmez patır patır yere vurarak aklınca temizlerdi…
Durmuş Ali’nin şu ara öyle bir derdi yoktu. Derdi yoktu, ama o berbat yerlerde iki teneke vardı. Biri yamuk yumuk, biri de delik deşikti. Eline alıp işine yaramayacağını anlayınca öfkesini dillendirdi: “Ulan itoğlu itler, bu tenekeyi depeleyince nireaz böyüdü şimdi?” Tam ümidini kestiği anda kapısı açık bir tamirhanenin içinde bir teneke gördü. İstemek için içeri girdi ve selam verdi:
‒ Selamünaleykim…
İçlerindeki en yaşlıca olanı -zaten Durmuş Ali de sorarken ona bakmıştı- cevap verdi:
‒ Aleykimselam, buyur!
‒ Emmi la, şo tenekeyi baa verii?
‒ Şonu mu; niiniyecin? Al diha!..
İçinden, ‘Amma goley oldu yav!..’ diye düşünerek aldı ve mahcup bir ifade ile ‘sağ olasın emmi’ dedikten sonra sevinçle gazyağı satılan pompaya doğru yürüdü…

Tenekesini gazyağı ile doldurttu. Tenekenin üstünün ortasındaki ancak incesinden üç, kalınından iki parmak sığacak kadar telden yapılmış kulpundan tutup kaldırırken bir köşede büyük ve yuvarlak, çapraz karşı köşedeki küçük ve düzensiz iki delik dikkatini çekti. Hadi biri küçücüktü. Onu umursamıyordu; ama öteki yusyuvarlak şöyle üç santim çapındaki deliği kapatmazsa olmazdı. Adım attıkça ‘çalpalanıyor’, arada sırada o büyük delikten bir yudum gazyağı dışarı fırlıyordu. Onun her sıçrayıp dökülmesinde Durmuş Ali’nin yüreği cız ediyordu. Dökülen gazyağının toprak üstüne bıraktığı lekeye bakıp, “Aboo, bunun gimi on tanesi bize bir aaşam yeter yav! Lamba ancak o gadar yahar…” diye iç geçiriyordu. Aklına da bu deliği kapatmak için bir çare gelmiyordu.
O şekilde lamba cıncığı almak için Çarşı Camisinin oralara gitmeye başladı. Caminin bahçesinin etrafı dükkânlarla çevrili idi. Bir tuhafiye dükkânına girdi ve lamba camını istedi. Tuhafiyeci, onların nasıl götüreceklerini bildiği için sormadan duvarda rulo halinde asılı duran gaytenin ucundan tutup yeteri kadar kesti ve lamba camının ortasında geçirip ucunu da düğümledikten sonra Durmuş Ali’ye verdi. O da alır almaz sanki elmaslarla süslü bir kolye takıyormuş gibi özene bezene boynuna astı… İncecik camdan yapılmış bir aleti, en iyi taşıma yöntemlerinden birisi buydu o zamanlar…
İlacını da almak üzere yakınlardaki zirai ilaçlar satan bir dükkâna yöneldi. Durmuş Ali, daha önce de çok uğradığı bu dükkâna girdi. Yorulmuştu. Gazyağı tenekesini hemen sağ tarafta bir yere bıraktı; kulpu, ince bir tel olduğundan elini ‘eyle bir kertmişti’ ki parmaklarının içi hem acıyor, hem de kırmızılı morlu beyazlı çizgilerle dolmuş görünüyordu… Ellerini birbirine sürterek tezgâha yaklaştı. Dükkân sahibinin oğlu oturuyordu, babasının yerinde. Masasının üstündeki kesekâğıdından aldığı elmayı göğsüne sürte sürte temizlerken sordu:
‒ Buyur, ne istedin?
Durmuş Ali, karşısında bir çocuk olduğuna içinden biraz da sevinmişti. Babasının yanında pek rahat olamazdı. Sordu:
‒ Dükkânın sahabı nirede?
‒ Benim.
‒ Yav burada Mahmut Ağa varıdı, o nirede acep?
‒ Ben oğluyum. İlaç alacaksan ben veririm, amma istiyorsan babamı çağırayım?
Durmuş Ali, halinden memnundu aslında, çağırmasını da istemiyordu. Kaynanasının istediği bit ilacını söyledi:
‒ Ula bizim bir gomşu var da pis mi pis… Avradı, döllerini heç çimdirmez; gendiler de çimmez heralda… Gelip getmeye çekinir olduk. Gelirken baa yalvardıydı bir bit ilacı al deyi.. Şeyle keskininden bir tane ver heeri! (hanımının iki tane istediği aklına düşünce ekledi) iki olsun iki… Belki biri yetmez, sen iki tene ver.
Mahmut Ağa’nın oğlu kıs kıs gülerek, iki tane ilacı aldı, yan yana getirip gazete parçasına sararken Durmuş Ali müdahale etti:
‒ Onları ayrı torbalara goy heeri…
Delikanlı:
‒ Dayı, ikisi de aynı eve gidecek, niye ayrı sardırıyorsun?
Durmuş Ali kendi kendinin kızarmış yüzünü göremezdi elbette, şöyle bir basınç da hissetmedi değildi; cevap verdi:
‒ Ossun yav! Birini ben gendimden alıyom ya? Bitlerinden daha eyi arınsınlar deyi, ondan diyom, sen onları ayrı ayrı sar heeri! Konşu, ben bir istedim, niye iki aldın, diye itiraz ederse, vermem…
Delikanlı daha o ricasını tekrarlarken iki ayrı paket yapmıştı bile. Aldı, paketleri sol, gazyağı dolu tenekeyi de sağ eline alıp tam dışarı çıkacaktı ki hareketten ‘çalpalanan’ gazyağı yine sıçradı ve birkaç yudumu kapının iç kısmına döküldü. Durmuş Ali kabahat işlemiş gibi dönüp özür dileyecekti ki delikanlı seslendi:
‒ Dayı biraz dur hele!
Ayağa kalkarken kesekâğıdından aldığı orta boy bir elmayı getirip gazyağı tenekesinin o yuvarlak deliğinin üstüne koydu, biraz bastırdı ve bastırırken de çevirip iyice sıkıştığından emin olduktan sonra bırakıp yerine döndü. Elma tıpa gibi oturmuştu…
Delikanlı, yemek için ikici bir elmayı alıp döşüne sürte sürte temizledikten sonra ‘harpada’ ısırırken, hem giden ve hem de arada sırada tenekedeki elmaya bakan Durmuş Ali kendi kendine söyleniyordu:
‒ Ula yoorum şu şeherin dölleri de naadar ahıllı oluyorlar la!..
Arif BİLGİN

Son Yorumlar