“Gertrude Bell, Bütün Ortadoğu’yu Neredeyse Karış Karış Bilen Kadın”

Hocam öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Söyleşimize başlarken hem kendi toplumu hem de Ortadoğu coğrafyası için büyük önemi olan Gertrude Lowthian Bell’in içine doğduğu, fikirlerinin oluşmasında etkin olan o dönemin İngiltere ya da Avrupa’sı hakkında neler söylersiniz? Özellikle İngiltere’deki hak, özgürlük, insan anlayışı hususlarında…

19. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’nin sanayi, teknoloji, bilimsel bilgi üretimi ve siyasal yapı açılarından dünyanın en güçlü ülkesi olduğu görülür. Gertrude Bell, İngiltere’nin dünya siyasetini şekillendirdiği bir çağda 1868 yılında dünyaya geldi. Bu çağın önemli özelliği medenilik tartışmalarının yoğun şekilde yapılmasıydı. Batılılar dünya ülkelerini ve toplumlarını medeni olanlarla olmayanlar şeklinde ikiye ayırmışlardı. Gertrude Bell, kendisini medeni dünyanın bir parçası olarak konumlandırdı. 19. yüzyıl aynı zamanda büyük emperyal mücadelelerin yapıldığı, Batılıların tanımlamasıyla “geri kalmış ülkelerin medenileştirilmeye çalışıldığı” bir dönemdi. Gertrude Bell de aynı inançla dünyaya medeniyet yaydığına inandığı ülkesine hizmet etmek saikiyle hareket eden isimlerden biri oldu. İngiltere insan hak ve hürriyetlerinin erken denilebilecek dönemlerden itibaren geliştiği, özelikle liberal demokrasinin hayat bulduğu bir ülke oldu. Aynı zamanda kadınların eğitimi ve oy hakları konusunda da öncü bir ülke oldu. Ancak insan hak ve hürriyetlerinin sömürge alanlarında geçerli olduğunu ve uygulandığını söylemek pek mümkün değildir. İnsanlık tarihinin en acı tecrübeleri İngiliz sömürgeciliği altında yaşandı. Bu acı tecrübeler İngilizler tarafından “medenileştirme sürecinin” bir parçası olarak kabul edildi.

Gertrude Bell’in fikir dünyasını şekillendiren önemli etkenlerden biri İngiltere’nin en etkin politik figürlerinden biri olan Liberal Parti başkanı William Ewart Gladstone’dur. Henüz küçük yaşlarda Gladstone’un mitinglerine katılarak onun siyasi söylemleri üzerinden dünyayı algılamaya çalışıyordu. Gladstone’un en önemli özelliği ise katıksız bir Türk düşmanı olmasıydı.

Genelde toplumların siyasi, sosyolojik, kültürel, ekonomik farklılıklarını belirtmek için “Açık Toplum” “Kapalı Toplum” gibi kavramsallaştırmalar kullanılmaktadır. Bu kavramları açıklar mısınız?

Tarih boyunca farklı toplumlar, kültürler karşı karşıya geldiklerinde yaşanan güç mücadelelerine bağlı olarak ya dışa açık ya da dışa kapalı olmayı tercih ettiler. Açık toplum, dünyayı ve diğer kültürleri merak eden, onların yaşam şekillerini, dillerini bilen ve elde ettiği bilgi ile yine onları kontrol etmeyi başarabilen toplumdur. Kapalı toplum ise kendisini dış dünyaya kapatan, yalnızca kendi iç dinamiklerine odaklanan hatta daha çok iç çatışmalar yaşayan toplumdur. Osmanlı İmparatorluğu açısından değerlendirildiğinde kuruluş ve yükselme yöneticilerin ve toplumun dışa açık olduğu, diğer kültürlerle irtibat kurmaktan kaçınmadığı ve hatta ittifaklar yaptığı dönemlerdir. Ancak duraklama ve gerilemede yöneticilerin ve toplumun içe kapanmaya başladığı gözlenir. 19. yüzyılda da neredeyse dünyadan soyutlanmış, kendi iç sorunlarıyla uğraşmaktan dünyadaki gelişmeleri takip edememiştir. Kapalı toplumların temel motivasyonu karşıt olarak görülen toplum ve kültürden korunma isteğidir. İdeoloji ile birleştiği zaman daha katı formlarının ortaya çıktığı görülmektedir.

Batılı ülkelerin dışa açık toplum yapısına kavuşmaları coğrafi keşiflerle hız kazandı. Hükmetmek ve hâkim olmak için bilgiye ihtiyaç duyan Batılı ülkeler çok erken tarihlerden itibaren filoloji ve kültürel çalışmaları içeren enstitüler kurdular. Oryantalizmin ortaya çıkması, doğu toplumlarının en ince noktasına kadar tanınmasına duyulan ihtiyaçtan kaynaklandı. Edward Said’in tanımlamasıyla da emperyalizmin keşif kolu oldu. Bu açıdan bakıldığında dünyayı kontrol etme kabiliyetine sahip olanların açık toplumlar olduğunu tespit etmek mümkündür.

Bell’in yaşadığı dönem İngiltere’siyle O dönem Osmanlı’yı karşılaştırın desek neler söylersiniz?

19. yüzyılda her iki imparatorluğun benzer bir yönünü ortaya koymak mümkün değildir. Çünkü her iki imparatorluk sanki bir tahterevallinin iki tarafında konum almış gibidir. Biri yükselişe geçen ve güç kazanan diğeri ise inişe geçen ve güç kaybeden konumdadır. Her ikisi de imparatorluk olmasına karşın yönetim anlayışları ve toplum yapıları tamamen farklıdır.

Siyasal açıdan değerlendirilirse İngiltere bir imparatorluktur ancak siyasal güç siyasi partiler ve parlamentodadır. Cromwell Devrimi’nden sonra kraliyetin otoritesi sınırlandırılarak parlamentonun yetkileri kuvvetlendirilmiştir. Bu, bürokrasinin kurumsallaşmasını sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda bürokratik dönüşüm ancak Tanzimat ile başlamış, yüzyılın sonuna kadar sancılı bir şekilde devam etmiştir.

Eğitim açısından değerlendirildiğinde İngiltere’de 13. yüzyılda kurulan Oxford ve Cambridge bilimsel bilgi üretiminde dünyanın en önde gelen üniversiteleri içerisinde yer almıştır. Kadınlara eğitim konusunda da yine öncü ülkelerden biri İngiltere olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise ihtiyaçları karşılayan eğitim dönüşümü için çaba sarf edilmiştir. Batılı eğitim konusunda en büyük atılımı ve çabayı Sultan II. Abdülhamid gerçekleştirmiştir. Ancak eğitimde istenildiği oranda başarı sağlanamamış, iki başlı eğitim iki farklı ideolojik tutumu ortaya çıkarmış, mektepli medreseli çatışması Cumhuriyet’e kadar devam etmiştir.

İki ülke arasındaki en büyük fark sanayi üretimindedir. 18. yüzyılda sanayi devrimini gerçekleştiren İngiltere, 19. yüzyılda dünya sanayi üretiminde öncü ülke durumundadır. 1851 Dünya Fuarı’nda İngiltere 100.000 sanayi ürünü sergiledi. Osmanlı İmparatorluğu da bu fuara, tarım, maden ve halı-kilim gibi bazı yerel ürünlerle katıldı. Fuara katılan Osmanlı temsilcilerinin daha sonra kaleme aldıkları hatıraları, fuarda gördüklerinden ne derecede etkilendiklerini, benzer ürünleri niçin üretemediklerini sorguladıklarını ortaya koyar.

İstihbarat açısından değerlendirildiğinde de çok belirgin farklar ortaya çıkar. İngiltere’de istihbarat teşkilatı Kraliçe I. Elizabeth döneminde 16. yüzyılda kurumsallaşmaya başlamıştır. Kuruluş ve yükselme dönemlerinde sahip olduğu istihbarat kabiliyetini kaybeden Osmanlı İmparatorluğu maalesef bu alanda kurumsallaşma sağlayamamıştır. Her ne kadar Sultan II. Abdülhamid’in “istihbarat teşkilatından” bahsedilirse de, o kurumsal anlamda bir istihbarat teşkilatı değil, kişilerin birbirlerini jurnallemeleri esasına dayalı uygulamadır. II. Meşrutiyet’ten sonra kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın ise tam anlamıyla bir kurumsal yapıya kavuştuğunu söylemek mümkün değildir. 20. yüzyıla gelindiğinde İngiltere’nin 400 yıla varan bir istihbarat kurumsallaşmasına sahip olduğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun da istihbaratını henüz yeni yapılandırmaya çalıştığı göz önünde bulundurulmalıdır.

Sizin de kitabınızda da ifade ettiğiniz gibi Gertrude Bell’in çok başarılı, parlak bir hayatı var. Dağcı, gezgin, yazar, arkeolog… Peki, o zamanlar bizim kadınlarımız ne âlemdeydi? Bizde kadına bakış nasıldı?

Aslında İngiltere kadın hakları konusunda bazı açılardan çelişkilidir. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların miras hakkı varken İngiltere’de bulunmaz. Üniversiteye gitme hakları olsa da kamusal alanlarda çalışma hakları yoktur. Kadınların İngiltere’de siyasal alanda yer bulabilmeleri çok zor oldu. Emmeline Pankhurst liderliğindeki “oy hakkı” hareketinin uzun süren mücadelelerinden sonra ancak seçme ve seçilme konusunda sınırlı da olsa bazı haklar elde edildi. Bunların dışında değerlendirildiğinde Doğulu ülkelere göre Batılı kadınlar toplumsal hayatın içinde daha rahatlıkla yer aldılar. Doğu ve Batı’da kadınların seyahat etme veya hane dışındaki eylemlerinde kocasının iznini alması gerekirdi. Bu kural Batılı toplumlarda 19. yüzyılda ortadan kalktı. Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Doğulu toplumlarda bu uygulama devam etti. Kadının hane dışındaki yaşamı kocasının iznine tabi olduğu için doğal olarak bir sınırlılık da ortaya çıktı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kız çocuklarının eğitilmeleri, öğretmen olabilmeleri konusunda radikal denilebilecek adımlar atıldı. Kız çocuklarının eğitimi bütün imparatorluk topraklarında yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Ancak bu uygulama büyük bir tepki de doğurdu. Özellikle Arapların yaşadığı coğrafyada kız çocuklarının okula gönderilmesi devlet karşıtı hareketlerin temel dayanaklarından biri haline geldi. Şerif Hüseyin’in Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başlattığı ayaklanma sırasında yayınladığı bildiride “kız çocuklarının okula gönderilmesi” İslam karşıtı bir hareket olarak değerlendirilerek, devlet uygulamalarının İslam dışına çıktığı yorumu yapıldı. Osmanlı toplumunda kadının konumunun ve haklarının çok geniş olan imparatorluk coğrafyasının doğusu ve batısında farklı geliştiğini söylemek mümkündür.

Taha Niyazi Karaca

Ana hatlarıyla Bell’in hayatı hakkında neler söylersiniz? Nasıl biriymiş Gertrude Bell? O, diğer kadınlardan hangi yönleriyle ayrılmaktaydı?

Ailesinin çok zengin olması, dış dünyaya açılmasında önemli bir etkendir. Elbette ailesi zengin olan bütün kız çocuklarının dış dünyaya açılan, dillere ve kültürlere ilgi duyan yapısı olmamıştır. Gertrude Bell’i diğerlerinden farklı kılan bazı özellikler olmalıdır. Gertrude Bell, kişilik olarak idealist, kararlı ve inatçı biridir. Zorlandığı konuların üzerine giden, başarılı sonuçlar elde etmeden de konuyu terk etmeyen yapısı vardır. Örneğin Arapça öğrenme konusundaki çabası ilginçtir. 9 yıl süreyle Arapça öğrenmeye devam ediyor. Çok zorlandığını ama asla vazgeçmeyeceğini birçok kez kayda geçiriyor. Onun kararlı kişiliği, dış dünyaya yönelik merak duygusu ile birleşince karşımıza seyyah, yazar veya arkeolog olan bir kadın çıkıyor. Böyle bir kişilik olmasaydı çölleri karış karış gezmesi mümkün olur muydu?

19. yüzyıl Avrupa’sında erkeklerle birlikte kadınlar da seyyahlık ve keşif konularında başarılılar. Zor şartlarda uzun yolculuk yapan, yeni yerler keşfeden kadınların varlığı söz konusu. Hocam bu dönemdeki seyyah kadınlar, bu kadınların etkinlikleri ve Bell üzerindeki etkileri hakkında neler söylersiniz?

Gertrude Bell’den çok önceleri hatta Orta Çağ’dan itibaren Avrupalı kadınların dünyanın farklı bölgelerine gittikleri ve seyahatlerini kaleme aldıkları görülüyor. Gertrude, okumayı çok seven bir kişilik olması nedeniyle seyyah kadınların ve erkeklerin kaleme aldıkları eserleri heyecanla okumuştur. Onun üzerinde kadın seyyahlar elbette etki bırakmıştır ama onun hayran olduğu isim erkektir. Bu isim Arabistan topraklarını gezen ve Travels in Arabia Deserta adlı seyahatnamesini yayınlayan Charles Montagu Doughty’dir. Arabia Deserta’yı defalarca okumuş ve yanından hiç ayırmamıştır.

Gertrude Bell Osmanlı’nın her karış toprağını serbestçe dolaşabiliyordu. Hatta yerel idareler kendisine rehber ve asker bile vererek korunmasını sağlıyorlardı. Onunla ilgili hiçbir araştırma ve soruşturma yapılmıyor. Devletin bu tutumu hakkında neler söylersiniz? Onunla ilgili ilk şüpheler 23 Mayıs 1909 tarihinde çadırının soyulması ve hırsızın günlüğünü, önemli arkeoloji notlarını, çizimlerini çalmasıyla ve bunların bulunamamasıyla başlıyor. Yakın incelemeler sonucu Onun kitap ve gazete yazılarında Osmanlı’ya karşı düşünceler dile getirdiği tespit ediliyor. Neler söylersiniz?

Avrupa vatandaşlarının Osmanlı toprakları üzerinde istedikleri gibi seyahat edebilmeleri, soruşturmaya tabi olmamaları kapitülasyonların ortaya çıkardığı haklarla ilgilidir. İngiliz vatandaşı bir kişinin Osmanlı mahkemelerinde yargılanması mümkün değildir. Bu konuda 1836 yılında yaşanan Miyop Churchill olayını hatırlamak gerekir. İngiliz vatandaşı Churchill İstanbul’da bir çocuğu tüfekle yaralıyor. Dışişleri Bakanı Mehmet Âkif Paşa, Churchill’in gözaltına alınmasını istiyor. Churchill bir konakta kısa süreliğine alıkonuluyor. Bunun üzerine İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri Osmanlı İmparatorluğu’na ültimatom vererek Churchill’in kayıtsız şartsız hemen bırakılmasını istiyorlar. Gerekçeleri de adli kapitülasyonlar nedeniyle tutuklama hakkının olmadığı, olsa bile Osmanlı hukukunun medeni hukuka sahip olmadığı, medeni dünyanın bir parçası olmayan bir hukukla yargılama yapılamayacağıdır. Ültimatom üzerine Churchill serbest bırakılıyor, özür mahiyetinde de kendisine yağ ticareti yapma ve gazete çıkarma imtiyazları veriliyor. Osmanlı topraklarında seyahat eden Avrupalılara müdahale etmek aynı zamanda siyasi sonuçlar ortaya çıkaracağından, mümkün mertebe bu şahıslardan uzak duruluyor. Avrupalılar gümrüklerde ciddiyetle aranmıyor. Bu nedenle Gertrude, yanında rahatlıkla silah getirebiliyor. 1909’da ortaya çıkan olayla Gertrude’un Osmanlı aleyhtarı olduğu tespit ediliyor ama onun seyahatine engel de olunamıyor. Diğer taraftan belirtmek gerekir ki Osmanlı İmparatorluğu’nun istihbarî yapılanması maalesef son derece yetersizdir ve kurumsallaşmamıştır.  

Gertrude Lowthian Bell

Taha Bey, Bell ilk başlarda İngiliz Gizli Servisi’nin resmi bir elemanı değil. Kendi imkânlarıyla dolaşıyor, arkeolojik geziler yapıyor. Yine de gittiği her şehirde İngiltere konsoloslarıyla ve görevlilerle sürekli iletişim halinde. Bell’in resmi bir eleman olarak İngiliz Gizli Servisinde görev alması ne zaman başlıyor? Genelde erkeklerin görevlendirildiği gizli serviste Bell’in tercih edilmesinin sebepleri neler olabilir?

Gertrude Bell, bütün Ortadoğu’yu neredeyse karış karış bilen, hangi bölgede hangi özellikte toplulukların yaşadığına vakıf bir isimdir. Savaş başladığında hazırlanan birçok rapor gayri resmi olarak Gertrude Bell’den temin edilen bilgiler doğrultusunda kaleme alınıyor: Gertrude Bell, Gizli Servise alınmasaydı da onun bilgilerine mutlaka müracaat edilecekti. Birinci Dünya Savaşı başladığında Gertrude Bell, kendisine görev verilmesini istiyor. Ancak kadın olduğu için Gizli Servis ile ilgili bir alanda görevlendirilmiyor. Hemşirelik yapması için İtalya’ya gönderiliyor. Onun bilgisine ihtiyaç duyulduğu için kadın olması bir kenara bırakılarak 1915 yılında Kahire’ye çağrılıyor ve Arap Büro içerisinde çalışması sağlanıyor. Ancak bu görevlendirme resmi olmuyor. David Hogarth’ın işlerini yapıyor. Büro’da tek kadın görevli Gertrude Bell’dir. Erkeklerin hepsine rütbe veriliyor, maaşa bağlanıyorlar. Gertrude’un resmi olarak Gizli Servis’te rütbe alması ve maaşa bağlanması ancak Percy Cox ile çalışmaya başladığı Basra’da 1916 yılında gerçekleşiyor. Gertrude, Arap aşiretlerinin elde edilmesine ve Irak’a bağlanmasında önemli rol üstleniyor. Faysal’ın Irak krallığını kuvvetlendiren isim Gertrude Bell oluyor. Onun sahayı herkesten daha iyi bilmesi ona duyulan ihtiyacın temel nedenidir.

Ortadoğu’da İngilizlerin işini kolaylaştırmak için Arap Bürosu kuruluyor. Bu büronun çalışmaları hakkında neler söylersiniz? Bell’in Arap Bürosuna girişi hususunda bilgi verir misiniz?

Arap Büro, Birinci Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’da Türk karşıtı propaganda yapılmasını, Arapların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kışkırtılmasını ve sahadan elde edilen verilerin işlenerek üst düzey yöneticilere aktarılmasını sağlamak amacıyla kuruluyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı bir istihbarat birimi olarak oluşturuluyor. Gertrude Bell Büro’da bir süre Thomas Lawrence ile birlikte görev yapıyor. Lawrence askeri düzene ayak uyduramayınca Büro’dan uzaklaştırılıyor. Arap Büro, Arap ayaklanması ve büyük Arap krallığının kurulması üzerine planlar hazırlayan bir birimdir. Hindistan istihbaratı ise Arap ayaklanmasına karşıdır. Bu konuda iki istihbarat birimi anlaşmazlığa düşüyor. 1916 yılında Kutülamare yenilgisine kadar İngiliz yönetimi Yeni Delhi istihbarat biriminin tezlerine uygun hareket ediyor. Yenilgiden sonra da Arap Büro’nun tezi olan Arapların ayaklandırılması fikri hayata geçiriliyor. Şerif Hüseyin ve ailesi henüz Birinci Dünya Savaşı çıkmadan önce Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanmak istediklerini, kendilerine silah verilmesini İngiltere’den talep etmişti. Zaten hazır olan ortamı harekete geçiren Arap Büro merkezli İngiliz istihbaratı ayaklanmayı yönlendirerek başarı ile neticelenmesini sağlıyor.

Hocam o dönemle ilgili dikkat çeken ayrıntıların biri de: Bell’in Ortadoğu’da ziyaret ettiği toplulukların ileri gelenleri, şeyhler sürekli Osmanlı’dan ve siyasetlerinden şikâyetçiler. Bu şikâyetlerin sebepleri hakkında neler söylenebilir?

Arap coğrafyasındaki hareketler uzun süreçte takip edildiğinde bölgenin merkezi yönetimle tam anlamıyla bütünleşmediği görülür. Sultan Abdülaziz döneminde başlayan merkezileştirme çabaları da tam anlamıyla ters etki yapmış, halk İstanbul’dan atanan yöneticileri benimsememiştir. Aynı şekilde memur atamaları da hep tepkiyle karşılanmıştır. 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet’ten sonra açılan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Arap coğrafyasını temsil eden milletvekillerinin önemli isteklerinden biri memuriyetlerde merkezi atamaların kaldırılmasıdır. Aile hukuku, çok eşlilik ve kız çocuklarının okutulması gibi konularda yapılan reformlar da Arap coğrafyasının sosyo-kültürel yapısına uygun düşmemiştir. Vehhabiler başta olmak üzere Arap aşiretleri bu uygulamaların İslam dışı olduğunu ilan etmişlerdir. Bu coğrafyada büyük oranda bir İngiliz hayranlığı olduğu da gözlenir. Hatta Filistin ve diğer Arap şehirlerinin İngilizler tarafından işgali Araplar tarafından büyük coşku ile karşılanmıştır. Arapların bu tutumunda misyonerlerin faaliyetlerinin ve İngiltere istihbaratının yapmış olduğu propagandaların önemli etken olduğunu söylemek mümkündür.

Bu dönemde dikkat çeken bir diğer husus da Bell ve Lawrence arasındaki yakın diyalog ve arkadaşlık. Bu yakınlığın nedenleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Hocam bir de Bell birçok noktada Lawrence’den çok ilerde. Hatta Lawrence’nin akıl hocası da denebilir. Onu askeri ve sivil ortamlara sokan Bell. Bunlara rağmen Bell’in geri plan kalıp Lawrence’nin daha parlatılması ve öne çıkarılması hususunda neler söylersiniz?

Gertrude Bell ve Thomas Lawrence ilk kez 1911 yılında Karkamış’ta tanışıyorlar. Bell, Lawrence’tan 20 yaş büyük. Bu tarihlerde Bell, dünyaca tanınan bir seyyah ve arkeologtur. Lawrence, ilk karşılaşmada Bell’e hayranlığını ifade ediyor ve onun gibi seyyah olmayı hayal ettiğini söylüyor. Daha sonra Arap Büro’da karşılaşıyorlar. Bir süre birlikte çalışıyorlar. Lawrence, otorite altında kalamayan bir yapıda olduğu için Arap Büro’dan sahaya gönderiliyor. Kutülamare’de Halil Paşa’ya rüşvet teklif eden grup içerisinde yer alıyor. Gertrude, Lawrence’ı olağanüstü sunum kabiliyeti olan bir kişilik olarak tanımlıyor. Lawrence, gerçekten de anlattığı abartılı hikâyelerle kendi propagandasını kolaylıkla yapabilen bir isim. Abartılı hikâyeleri ilk önce gazetecilerin dikkatini çekiyor. Gazetelerde çıkan abartılı haberler adını popülerleştirdiği için de İngiliz siyasetinin önemli ismi Winston Churchill tarafından önemseniyor. Daha sonra Hollywood’un kullandığı isim haline geliyor ve ünü dünyaya yayılıyor. Gertrude Bell, yaptığı işleri abartmayan, gazetecilerin hakkında yazı yazmalarından dahi rahatsız olan bir kişiliktir. Bu iki zıt kişilikten biri meşhur olurken, diğeri uzun süre tarihin karanlığında kalıyor.

Taha Niyazi Karaca

Arap Bürosu tarafından propaganda amacıyla çıkarılan, Türklere karşı bölgede nefreti körükleyen ve ücretsiz dağıtılan gazetelerde Osmanlı’dan daha çok İttihat ve Terakki aleyhine tezvirat söz konusu. Neden böyle? Neler söylenebilir?

Bu tamamen bilinçli bir taktiktir. Hem İngiltere hem de Araplar ayaklanma döneminde İttihat ve Terakki’yi hedef alma konusunda özen gösteriyorlar. İngilizler yönetimde olan İttihat ve Terakki’ye karşı bir düşmanlık oluşturarak savaş ortamında halkı karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Temel tezleri “Sultanların yönetimi iyidir fakat İttihat ve Terakki’nin idaresi ve yaptığı her şey kötüdür” şeklinde gerçekleşiyor. Özellikle Osmanlı’da yapılan reformların İslam karşıtlığının ürünü olduğu ve bunların da İttihat ve Terakki tarafından bilinçli olarak İslam’a zarar vermek için yapıldığına dair algı oluşturulmaya çalışılıyor. Belirttiğim gibi bu tamamen toplumu ikiye bölmek ve çatışma çıkarmak için yapılan uygulamadır ve başarılı da olmuştur. Örneğin, İttihat ve Terakki’nin Türkçülük yaptığı ve devletin resmi dilini Türkçeleştirdiği gibi iddialar tamamen Arap milliyetçiliğini kışkırtma amaçlıdır. Devletin resmi dilinin Türkçe olduğu 1876 Anayasası’nın maddelerinden biridir ve o dönemlerde İttihat ve Terakki’nin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Günümüzde dahi İngiliz propagandasının kullandığı argümanlar İttihat ve Terakki karşıtlarınca aynı şekilde sıklıkla dile getirilmektedir. Bu 1915’te başlatılan propagandanın çok etkili olduğunu da göstermektedir.

Sınırları çizen kadın Bell’in Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesindeki çalışması, etkisi, yaptıkları hakkında neler söylersiniz? Onu birçok kritik meselelerin içinde görüyoruz. Sykes-Picot Antlaşması, İngiliz-Fransız ortaklığı, Balfour Deklerasyonu, Kahire Konferansı, Şerif Hüseyin isyanı, Faysal’ın Irak Kralı yapılması bu kritik meselelerden bazıları.

Gertrude Bell, hem Ortadoğu coğrafyasını hem de bölgedeki aşiretleri çok iyi tanıması nedeniyle Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi sürecinin en etkin aktörlerinden biridir. Basra ve Bağdat’taki çalışmalarıyla aşiretlerin İngiliz taraftarı olmalarını sağladı. Bağdat’ta haritalar yeniden çizilirken de bu haritaları şekillendiren kişi Gertrude Bell oldu. Ancak onun en önemli başarısı Faysal’ın Irak Kralı yapılması sürecinde aşiretlerin Faysal’a bağlılığını sağlamasıdır. Faysal bu rolü sık sık Gertrude’a söylediği “size çok şey borçluyum” sözüyle ifade etti. Gertrude Bell olmasaydı Faysal’ın Irak Krallığındaki konumu çok kuvvetli olmayabilir, aşiretler isyan edebilirdi. Nitekim daha sonraki dönemlerde Faysal ailesi isyancılar tarafından tamamen ortadan kaldırıldı.

19. Yüzyıldaki Gertrude Bell’in portresi çizilse nasıl bir portre olur?

Gertrude Bell, 19. yüzyılın sıra dışı kadınlarından biridir. İdealisttir ve dünyaya medeniyet yaydığına inandığı ülkesine bağlıdır. Rahat, şaşalı bir yaşamı değil, ülkesine hizmet etme gayretiyle sıkıntılarla dolu bir yaşamı tercih etmiştir. Gertrude Bell İngiltere’nin neden dünyaya hükmeden bir ülke olduğunu yansıtan en belirgin isim, kişilik ve portredir.

Son olarak neler söylersiniz?

Osmanlı İmparatorluğu mirasını devralmış Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk vatandaşları için Gertrude Bell ve benzeri isimler olumsuzluklar çağrıştırırlar. Bu konuda haklılık payı vardır. Bell ve benzeri onlarca isim kendi ülkelerinin çıkarları için çalışmışlardır. Ancak unutmamak gerekir ki bunlar kişisel çıkarlarını ve rahatlarını ülkeleri için feda etmiş idealist kişilerdir. Gertrude Bell ve diğerleri bize,  bir ülkenin gerçekten büyük olabilmesinin toplumdaki kadın ve erkeklerin eşit, eğitimli ve idealist olmalarıyla mümkün olabileceğini gösterir. Bu nedenle Gertrude Bell ve benzeri isimler tarih laboratuvarının önemli verilerdir. Kin ve nefret duygularıyla hareket etmek yerine, tarih laboratuvarının bizlere sunduğu verilerinden faydalanarak neden Gertrude Bell ayarında insanlar yetiştiremediğimizin değerlendirmesini yapmak geleceğimizin inşasında bizlere yol gösterici bilgiler sunacaktır.

Teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz Taha Niyazi Bey.

Muaz ERGÜ

Not: Katkılarından dolayı Maarif Mektepleri Yayınevi sahibi İbrahim Sertkaya‘ya teşekkür ederiz.

Prof. Dr. Taha Niyazi Karaca

    • 1967 yılında Yozgat’ta doğdu.
    • İlk ve orta öğretimini Yozgat’ta tamamladı.
    • 1988 yılında Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu.
    • Aynı üniversitede, 1995 yılında doktorasını tamamladı.
    • 1996 yılında Erciyes Üniversitesi Yozgat Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak göreve başladı.
    • 2006 yılından itibaren Bozok Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde görev yapmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri

    • TBMM’ne Geçiş Sürecinde Son Osmanlı Meclis-i Mebusan Seçimleri, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 2004.
    • Türk-İngiliz İlişkileri ve Mehmet Akif Paşa’nın Anıları (İbret), IQ Yayınevi, İstanbul 2004.
    • Ermeni Sorununun Gelişim Sürecinde Yozgat’ta Türk-Ermeni İlişkileri, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 2005.
    • Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Olayı, IQ Yayınevi, İstanbul 2008.
    • Büyük Oyun, Timaş Yayınları, İstanbul 2011.
    • Sınırları Çizen Kadın-İngiliz Casus Gertrude Bell, Kronik Kitap, İstanbul 2018.
    • Tarihçi: Geçmişi Kurgulamak – Kuram – Tasarım – İnşa, Timaş Yayınları, İstanbul 2020

3 Yorum

  1. AvatarMustafa Kaya Cevapla

    Sayın hocam çok güzel bir söyleşi olmuş öncelikle teşekkürler… Benim anlamadığım konu şudur türkler tarih boyunca orta asya da dahil taki osmanlının duraklama dönemine kadar dediginiz gibi dışa açık bir devlet anlayışı içerisinde bulunmuş ama neden sonradan kapalı devlet konumuna geçmiş? Bu konuma sevk eden nedir? Gücün zirvesinde dünyadaki bütün yenilikleri reddedip mutlak güç sahipliğini çok benimsemesi olabilir mi?

  2. AvatarTaha Niyazi Karaca Cevapla

    Mustafa Bey, yenilikleri reddetmekten ziyade özellikle coğrafi keşiflerin ortaya çıkardığı yeni siyasi-iktisadi şartları yeterince değerlendiremediğini belirtmek daha uygun olabilir. İçe kapanmak çok uzun süre devam eden ve çok farklı zaviyeleri olan bir süreç maalesef.

  3. AvatarTuğba Eren Gökalp Cevapla

    Ingilizler asimile olmayan asimile eden değişik bir millet hocam. Kendilerini ve ülkelerini medeniyetin merkezi kabul edip ve belkide sömürge sistemlerine bu şekilde kılıf buluyorlar. Ama ülkelerine sadakatle bağlı olmaları, tıpkı Bell’in arap çöllerinde bile giyiminden kuşamindan kültüründen ödün vermeyip her an devletini temsil etme bilincinde olması bize de örnek olabilir. Bell’i çölde bir ingiliz olarak görüyorum bir de Resmi resepsiyonda yunan mitolojik tanrıların kıyafetini giyen büyükelçimizi düşünüyorum…! Umarım bizde güçlü ve köklü bir milletin mensubu olduğumuzun farkina variriz. Takas kültüründen vazgeçip, sorumluluklarımızın bilincinde oluruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir