– Hayır olsun!.. Cuma mı kız bugün?
– Yok anam, ne cuması; bir ölen var herhâlde… Kim ola ki?
Kasabada herkes gibi annem de çok iyi biliyordu ki kandil geceleri ya da cuma günleri dışında vakitsiz verilen sela, “ölüm” demekti. Elbise provasına gelen komşu kadın ve annem, çevremizdeki yaşlıları ve hastaları mırıltı hâlinde saymaya başladı birer birer. Sanki ölümün sırası var! Sen değil miydin sevgili anneciğim “Allah sıralı ölüm versin.” diye sık sık dua eden? Ölüm deyince önce yaşlılar ve hastalar geliyordu, insanın aklına işte. Oysa yüzlerce yıl önce söylemişti Yunus Emre, ölümün sıra gözetmediğini:
“Hiç bilmezem kezek kimin, aramızda gezer ölüm
Halkı bostan edinmiştir, dilediğin üzer ölüm.”
Sela uzadıkça annemin gözlerinde büyüyen korku gerginliğe dönüşüyor:
– Kesin sesinizi, susun; imam şimdi söyler, selanın neden verildiğini…
Annem endişe içinde mırıl mırıl dua ederken Arapça selayı bitiren imam, hoparlörde boğulan sesiyle Türkçeye geçti:
– Durmuş kızı Müfide, bu sabah Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Merhumeye Allah rahmet eylesin… Cenazesi öğle namazından sonra kaldırılacaktır.
– Vay Müfide’m vay… Karnı burnundaydı… Vay kadersiz Müfide’m vay!
Annemin feryadından kısa bir süre sonra bu elim hadisenin ayrıntıları ortaya çıktı. Müfide abla sabaha karşı sancılanmış, hastaneye yetiştirmişler ama maalesef o kadar çok kanaması olmuş ki kurtaramamış, doktorlar. Allah’tan yeni doğan kız çocuğu sağlıklıymış. Annem bir taraftan Müfide ablaya diğer taraftan bir damla anne sütü nasip olmadan öksüz kalan bebeğe ağlıyordu.
Birkaç defa görmüştüm, Müfide ablayı; kına elbisesini annem dikmişti. İnce uzun, sarıya çalan beyaz bir yüzü vardı; sadece yüzü mü parmakları da incecik ve upuzundu, Müfide ablanın. Suskun ve kederli yüzünün ardında acı bir hikâyenin saklı olduğu belliydi. Kısa ve hep gözlerini kaçırarak cevap veriyordu annemin sorularına. Hele söz nişanlısı Hasan abiye gelince ince ve solgun yüzünü kıpkırmızı bir alev alırdı. Küçük bir kasabada hazin bir aşk hikâyesinin kadın kahramanı iseniz kimsenin yüzüne bakamazsınız zaten. Bırakın bundan kırk beş sene öncesini, şimdi bile baktırmazlar. Erkeğe yakıştırılan aşk, kadın için utanç sebebiydi, benim çocukluğumda.
Annem ve provaya gelen komşu kadın arasında geçen konuşmalardan öğreniyorum, Müfide ablanın acı hikâyesine ilişkin ayrıntıları. Ben daha doğmadan başlamış Hasan abi ile Müfide ablanın aşkı. Kapı komşusuymuşlar zaten; ikisi de çocuk sayılırmış, birbirlerine sevdalandıklarında. Aslında komşu kadın “aşk” demiyor; “Daha çocukken, bu Müfide’nin adı çıktı Hasan’la.” diyordu. “Adı çıkmak” genç bir kız için ölüm demekti o zamanlar. Genç kızlar, adları ile canları arasında tercih yapmaya zorlanıyorlardı. Boşuna değildi, kasabalının “Adın çıkıncaya kadar canın çıksın!” demesi.
Önce Hasan abinin anası Iraz hala karşı çıkmış bu aşka. “Almam da almam, kapımdan bile sokmam.” diyormuş “o hastalıklı kızı”. Uzaktan akrabamızdı Iraz hala. İnatçı ve “dediğim dedik.” bir kadındı. Kocası da suyu sert bir adamdı ama Iraz hala karşısında çoğu zaman o bile çaresiz kalıyordu. Iraz hala inat ettikçe Müfide abla günden güne sararıp solmuş; zayıfladıkça zayıflamış. O zayıfladıkça Iraz hala “Demedim mi ben; her gün hastane kapılarından topluyorlar kızlarını; nesini alayım ben marazlının.” diyormuş sevine sevine.
Iraz hala inatçı da Döndü teyze mülayim mi? “Onlar Hasan’a avrat değil, Iraz’a hizmetçi arıyor. Bende zulüm altına verilecek kız yok! Gelmesinler kapıma!” diyormuş.
Hasan Abi “Müfide’m, bunların olacağı yok; gel kaçalım; nasıl olsa barışırlar.” dese de Müfide abla “Benim de muradım var; bu kapıdan telli duvaklı çıkmak istiyorum; hem babamın başını öne eğdiremem.” demiş. Hasan Abi için yeniden anasına yalvarmaktan başka çare kalmamış:
– Ana sen hasta ettin kızı, bundan sonra ben de iflah olmam; demedi deme Müfide’den başkası yâr olmaz bana.
– Hadi oradan, neden olmayacakmış; Hem sen ne diye korkuyon; onun adı çıktı bir kere; bundan sonra asıl onu alan olmaz, bu köyde!
Dokuz sene sürüncemede kalmış bu sevda. Bakmışlar çıkar yol yok, Iraz hala da Döndü teyze de vazgeçmiş inadından. Ayrı ev açmak kaydıyla vermişler, Müfide ablayı. Kızı zulüm altında olmayacakmış böylece, Döndü teyzenin.
Annemin dediğine göre Müfide abla döşeğinde hamile kalmış. Döşeğinde hamile kalmak deyimi, evlendikten sonra yıl dolmadan çocuk sahibi olan kadınlar için kullanılıyordu, kasabada.
İşte bu hazin aşkın kadın kahramanı MüfideaAbla bir şafak vakti ölüp gitmişti, uğruna ne çileler çektiği aşkın meyvesini bir defa olsun öpüp koklayamadan ve yıllarca beklediği Hasan’ına doya doya sarılamadan… Kasabada herkes yas içindeydi; kimi Müfide abla, kimi Hasan abi, kimisi de talihsiz yavru için ağlıyordu.
Müfide ablanın daha topağı kurumadan başka bir felaket haberi yayıldı kasabada; Iraz hala Müfide ablanın yedi yemeğinde çıtlatmış kasabalı kadınlara. Hasan abiye Müfide ablanın kız kardeşini alacaklarmış.
Müfide ablanın iki kız kardeşi vardı. Leyla, daha 14’ünde, ilkokulu yeni bitirmiş. Benden iki yaş küçük olan Zehra ise daha okula başlamamıştı. Kasabada bu evliliğe onay veren çıkmadı tabi. El kadar kız çocuğunu otuzunu geçmiş birine vermek olacak iş değildi ama oldu. Birbirini hiç sevmeyen lakin bir felaketin ittifaka mecbur ettiği bu iki inatçı kadın karşısında kimse duramadı tabi. Tek başlarına bile herkesi dize getiren kadınların inadı birleşince bütün kasaba ram olmuştu, onların kararına.
Provaya gelen her kadın günlerce bunu konuştu annemle.
– Büyük konuşmayacaksın, bu dünyada. Bak, Iraz beğenmediği kapıdan bir değil iki kız aldı. İlkini hiç istememişti ama ikincisi için Döndü’nün ayaklarına kapanmış.
– Iraz yaladı da Döndü yalamadı mı tükürdüğünü. “Bende Iraz’a verecek kız yok.” diyordu hani; bir değil iki kızını hizmetçi verdi Iraz’a.
Günlerce fısıltı hâlinde konuşulan ama kimsenin alenen dillendiremediği bu haksızlık, çocuk dünyamı artık ne kadar rahatsız ettiyse, içimde birilerinden hesap sorma duygusu belirdi. Provaya gelen kadınların birbiri ardına anlattıkları ve muhtemelen bir kısmı uydurma olaylarla bu hesap sorma duygusu büyüdükçe büyüyordu, içimde; bir müddet sonra da kontrol edilemez hâle geldi. Gözüme daha ilkokula bile başlamamış olan Zehra’yı kestirmiştim. Hiçbir şeyde günahı olmayan Zehra’yı sokakta oyun oynarken sıkıştırdım:
– Kız, Leyla ablanı neden verdiniz, goca eniştenize? Yazık değil mi küçücük kıza?
“Çocuktan al haberi.” demiş ya atalar; herkesin söylemekten kaçındığı hakikati, altı yaşındaki Zehra açıkça dile getirdi:
– Nedek, Müfide ablamın öksüzünü analığa mı verek; hem ablamın çeyizleri ortada mı kalsın?
Mustafa SARI

Son Yorumlar