Irak’ın ünlü filozof ve şairi CEMİL SITKI EZ-ZAHAVİ / 2

ÖĞRENİM HAYATI

Cemil Sıtkı ez-Zahavi, ilköğrenimini Bağdat şehir merkezinde bulunan mahalle mektebinde başlamış, sonraki yıllarda babasının medresesinden aldığı derslerle öğrenim hayatını sürdürmüştür. Buna ek olarak dinî bilgisini, kültür ve edebiyatını devrin âlimlerinden elde ettiği bilgi ve malumatın yanı sıra babasının engin birikimiyle zenginleştirmiş; sarf, nahiv ve belagat derslerinin yanı sıra ünlü Arap şairi Mütenebbî’nin Divan’ını, Beyzavi tefsirini, Nifferi’nin Şerhu’l-Mevakıf adlı eserini okumuştur. Bunların dışında ez-Zahavi’nin Irak’ta düzenli bir yükseköğrenim hayatı pek olmamıştır. Ancak Arapça, Türkçe, Kürtçe ve Farsça dillerine olan hâkimiyeti nedeniyle klasik Arap edebiyatının yanında Ömer Hayyam, Firdevsi ve Sadi Şirazi gibi büyük İran şairlerinin çok sayıda edebî ve felsefi eserini okumuş, kendi kendini yetiştirmiştir.   

Ardından Osmanlı devletinin başkenti İstanbul’a gelmiş, Darülfünun başta olmak üzere çeşitli yüksekokulların şube ve alanlarında özel derslere katılmıştır. Burada hem Arap dili ve belagati ile ilgili dersler okutmuş hem bilgi ve görgüsünü artırmanın çabası içerisinde olmuştur. Türkçesini, felsefe ve hukuk bilgisini ilerletmiş, yüzyılın modern bilim ve edebiyat dallarına ilgi duymuş, Batı dillerinden Türkçe ve Arapçaya çevrilen felsefi yazı ve romanları takip etmiş, uzun etüt ve incelemelerde bulunmuştur. Sonuç itibariyle ez-Zahavi, Bağdat’taki mektep ve medrese öğreniminin ardından İstanbul’da yaptığı çalışmalar sayesinde belli bir kariyere ulaşmış; edebiyat, felsefe ve hukuk alanlarında ders verecek düzeye erişmiştir. 

Cemil Sıtkı ez-Zahavi’nin; kâh ders vermek kâh bilgi ve görgüsünü geliştirmek için İstanbul’da kaldığı dönem, Sultan İkinci Abdülhamit’in tahtta bulunduğu ve memleketin kalkınması için büyük bir eğitim ve öğretim hamlesi başlattığı yıllara denk gelmektedir. Bu da onun, büyük olasılıkla Sultan İkinci Abdülhamit’in denge siyasetinin gereği, Arap illerindeki nüfuzlu aile çocuklarının İstanbul’a davet edilmesi ve onlarla sıcak ilişkiler kurularak gönüllerine girilmesi çerçevesinde, özel bir yakınlıkla orada ağırlandığının ipuçlarını vermektedir. 

EVLİLİĞİ VE EŞİ

Bağdat’ta geçen delikanlılık, eğitim ve öğretim yıllarının ardından Cemil Sıtkı ez-Zahavi, 1888 yılında, henüz yirmi beş yaşında iken Türk asıllı Zekiye Hanım’la hayatını birleştirdi. Evlendiği zaman ez-Zahavi, resmî görevinin üçüncü yılında idi. Ve o günlerde Bağdat vilayeti millî eğitim komisyonu üyeliği yapıyordu. Zekiye Hanım ise anlayışlı, asil ve akıldane bir ev hanımıydı. Hem huy hem yüz olarak güzeldi. Bundan böyle elinden geldiği kadar ez-Zahavi’yi mutlu etmeye çalışmış, sevincine ve tasasına ortak olmuştur. 

Cemil Sıtkı Ez-Zahavi’nin eşi Zekiye Hanım’a ait bir resim

Zekiye Hanım, ez-Zahavi’nin evlendiği ilk ve tek kadındır. O, ez-Zahavi vefat edinceye kadar yanından ayrılmamış; onca zorluğa, çile ve gurbete rağmen onu desteklemiş, sahip çıkmıştır. Ancak çiftin hiç çocukları olmamıştır. Ez-Zahavi’nin vefatıyla birlikte, Irak’ın devlet yöneticileri, şairin aldığı maaşın yarısının değil tamamının eşine ödenmesi için özel bir kanun çıkarmışlar, Zekiye Hanım’ın gönlünü almışlardır. Ez-Zahavi’nin acılı eşine yapılan bu jest, yeni kurulan genç Irak hükümetinin bir başarısı olarak tarihe geçmiştir.

MESLEĞİ VE GÖREVLERİ

Cemil Sıtkı ez-Zahavi, ilk resmî görevine 1885 yılında henüz yirmi iki yaşında iken Bağdat’ta bulunan Süleymaniye Medresesine öğretmen olarak başladı. Yaklaşık iki yıl sonra Bağdat vilayeti millî eğitim komisyonu üyeliği görevine atandı. Daha sonra vilayet matbaasına müdür tayin edildi. Bu görevinin yanında, 1890 yılında Bağdat valisi Mithat Paşa tarafından çıkarılan ve Irak’ın ilk resmî yayın organı olan ez-Zevra gazetesinin Arapça yayınlar bölümünde editörlük yaptı. Ardından 1892 yılında Bağdat Temyiz Mahkemesi üyeliğine seçildi. 

1896 yılında Yemen’e gönderilen ilmî ıslah heyetine katılmak üzere İstanbul’a davet edildi. Yolculuğu sırasında Mısır’a da uğradı. Ve bir hafta kadar burada kalarak Corci Zeydan, Yakup Sarruf, Faris Nimir, Şibli Şumayil gibi ünlü yazar ve şairlerle görüşmeler yaptı. İstanbul’a ulaşınca bir süre Kur’an tefsiriyle ilgili çok yararlı dersler verdi. Bir yıl kadar Yemen’e gönderilen heyet içerisinde görev yaptıktan sonra tekrar İstanbul’a çağrıldı ve Sultan Abdülhamit tarafından mecidi nişanıyla ödüllendirildi. Bu arada birkaç kez daha Bağdat’a gidip geldi. 1908 yılında İstanbul mülkiye mektebinde İslam felsefesi, Darülfünun’da Arap edebiyatı dersleri vermek üzere okutman tayin edildi. Ardından, 1909 yılında sağlığının bozulması üzerine tekrar Bağdat’a döndü ve Osmanlı devrinin genel hukuk kodeksi konumunda bulunan Mecelle’yi okutmak için Bağdat hukuk mektebinde öğretim görevliliği yaptı. Bu sırada Mısır’da yayınlanan el-Liva gazetesinde kadın haklarıyla ilgili yazdığı bir makale büyük çalkantılara neden oldu ve görevinden alındı. 

Nihayet toplumda estirmiş olduğu fırtına bir süre sonra dindi, tekrar Bağdat hukuk mektebindeki Mecelle okutma görevine geri döndürüldü. Ardından İttihat ve Terakki Partisinin ileri gelenleriyle bir dizi görüşmeler yaptı. Osmanlı Mebusan Meclisi Müntefik sancağı milletvekilliğine seçildi. Ancak İttihatçıların siyasi rakipleri karşısında aldıkları ağır yenilgi sebebiyle İstanbul’a ulaştıktan kısa bir süre sonra Mebusan Meclisi dağıldı ve yeniden Bağdat’a dönmek zorunda kaldı. Balkan Savaşı’ndan sonra yeniden siyasi çalışmalara koyuldu. 1914’te İttihatçıların siyasi gücü ellerine geçirmeleri üzerine tekrar Bağdat milletvekili seçilerek dördüncü defa İstanbul’a geldi ve 1915 yılına kadar meclis çalışmalarına katıldı.   

Irak’ın İngilizler tarafından işgal edilmesi ve yeni Irak devletinin kurulması üzerine yeniden Bağdat eğitim komisyonu üyeliğine getirildi. Hemen ardından Osmanlı kanunlarını Arapçaya çevirme kurulu başkanlığına atandı. 1925 yılı Temmuz ayında Irak Ayan Meclisi üyeliğine seçildi. Ancak dört yıl sonra verilen bir önergeyle meclis üyeliklerinin yarısının anayasal bir düzenlemeyle lağvedilmesi üzerine, ayan meclisi üyeliği görevinden ayrıldı. 1934 yılında bir nevi yeni Irak’ın Yazarlar Birliği görevini üstlenen Nâdi’l-Kalemi’l-‘Irakî/Iraklı Kalemler Kulübü adında bir dernek kurdu. Bir yandan bu derneğin başkanlığını yürüttü bir yandan bazı gazete ve dergilerde şiir ve makaleler yazmayı sürdürdü. 

İSTANBUL GÜNLERİ

Cemil Sıtkı ez-Zahavi’nin, 1896 ile1915 yılları arasında belli aralıklarla İstanbul’da ikamet ettiği ve defalarca Bağdat ile İstanbul arasında gidip geldiği görülmektedir. O, bir nevi eğitim ve öğretim kariyerini İstanbul’da tamamlamış, dolayısıyla bu kültür ve medeniyet kentinde hem bilgi almak hem bilgi aktarmak amacıyla bulunmuştur. Onun, İstanbul’a ilk geldiği günlerde otuz üç yaş civarında olgun bir genç olduğunu düşünürsek; fikrî ergenlik çağının, düşünce ve dünya görüşünün büyük ölçüde burada şekillendiğini söyleyebiliriz.

İstanbul’un kültürel ve entelektüel ortamını, ilim ve fikir insanlarını çok beğenen Cemil Sıtkı ez-Zahavi, yer yer onların sohbet ve ilim meclislerine katılmış, Batı dillerinden Türkçe ve Arapçaya çevrilen yeni fikrî ve felsefi yayınları takip etmiştir. Bu dönemde astronomiden fizyolojiye, felsefeden anatomiye uzanan; hatta bu konularda ihtisas sahipleriyle yarışacak kadar bilgi ve malumata ulaşan Cemil Sıtkı ez-Zahavi, bununla birlikte çok sayıda Türkçe edebî eser, roman, nesir ve şiir okumuş; zihin dünyasını âdeta denizleştirmenin çabası içerisinde olmuştur. O, bu konudaki çaba ve gayretlerini şu ifadeleriyle anlatır: “Ben o zamanlarda hiçbir Batı dilini bilmiyor ve Batılı büyük bir şair veya edebiyatçıyı tanımıyordum. Ancak iki büyük cilt hâlinde ilk defa Viktor Hugo’nun Türkçe’ye tercüme edilmiş Sefiller romanıyla tanıştım. Bu kitap beni o kadar etkiledi ki, sonunda hüngür hüngür ağladım. Daha sonraki yıllarda da bunun gibi Batı dillerinden Türkçe ve Arapça’ya çevrilmiş yüzlerce roman okudum. Bunların birçoğu, edebî açıdan oldukça kıymetli ve kaliteli idi.”(1) İşte bütün bu edinim ve emekler, ez-Zahavi’nin düşün dünyasında büyük etkiler uyandırmış, ufkunu açmış, onu âdeta kabına sığmayan genç bir entelektüel hâline dönüştürmüştür. Bu yönüyle o, bir Irak ve Bağdat aydını olduğu kadar bir Türkiye ve İstanbul aydınıdır, denilebilir. 

Ancak ez-Zahavi’nin İstanbul günleri her zaman günlük güneşlik geçmemiş, zaman zaman başına istenmeyen olaylar da gelmiştir. Burada, kendilerini Sultan İkinci Abdülhamit’in siyasi rakibi ve ülkenin tek kurtarıcısı gibi gören İttihatçılardan fazlasıyla etkilenmiş, Jön Türkler tarafından kurulan “Gizli Hücreler” adlı örgütün üyesi olmuştur. Dolayısıyla ez-Zahavi de, kalemini Sultan’a karşı kullanan İttihatçı entelektüellerin safına geçmiştir. Nihayet bir gün Sultan İkinci Abdülhamit’i eleştiren ağır bir şiir kaleme almış ve bunu yakın dostu İsmail Safa(2)nın başkanlığını yaptığı bu gizli örgütün bir toplantısında büyük bir heyecanla arkadaşlarına okumuştur. Sonuç itibariyle Sultan’ın öfkesini çeken ez-Zahavi, İstanbul’dan Bağdat’a sürgün edilmiştir. Bu, Sultan İkinci Abdülhamit’in bir kişiyi doğum yerine olan ilk sürgünüdür. Hatta bazı araştırmacılara göre Sultan, kendisine bir miktar maaş da bağlamıştır. Tabii, ez-Zahavi’yi sürgün mü etmiştir yoksa hava değişimine mi göndermiştir, bu ayrıca tartışılabilir.

İttihatçıların aydın tipolojisi, günümüzdeki birçok dinî ve fikrî topluluk gibi genelde dış etkilere açık, kurumuş sonbahar yaprakları misali savrulgan bir yapıya sahipti. Dolayısıyla Osmanlı sonrası Müslüman topluluklar, bugün olduğu gibi dün de dengeli bir normalleşme sürecine ulaşamamışlardı. Bundan böyle bu kaotik durum, bu halkların siyasi yöneticilerini; zaman zaman ailelerinin yaramaz çocuklarını dün okşarken bugün döven, bir gün severken diğer gün tekmeleyen; ne yapacağı belli olmayan, delirmiş, sinirli birer baba figürü çelişkisine düşürmüştür. Aynı durum ez-Zahavi’nin yaşadığı dönemde de söz konusu olmuştur. Yeri gelmiş Sultan İkinci Abdülhamit devleti yönetirken Arap coğrafyasının nüfuzlu aile çocuklarının gönlünü kazanmak için İstanbul’a davet etmiş, şefkatli bir baba gibi onlara kucak açmış, sıcak ilişkiler kurarak ödüller vermiş; yeri gelmiş şımarıklık yapan, bilerek veya bilmeyerek Batılı odakların tellerinde oynamaya kalkışan bu çocukların kulaklarını çekmiş, onları takibe almış, sürgüne göndermiştir.

BAĞDAT’A DÖNÜŞÜ

Cemil Sıtkı ez-Zahavi, 1915 yılına kadar İstanbul’da kalmıştır. Başka bir deyişle o, belli aralıklarla Irak’a gidip gelse de 1896 yılından 1915’e kadar on dokuz yılını İstanbul’da geçirmiştir. Dahası, ilk defa otuz üç yaşında geldiği İstanbul’dan en son elli iki yaşında dönmüştür. Sonuç itibariyle o, ipi yeryüzü egemenlerinin elinde olan İttihatçılar yüzünden koca imparatorluğun dokuz on yılda un ufak edilip Irak devletinin kurulmasıyla birlikte tercihini doğduğu; çocukluk, gençlik ve ilk öğrencilik yıllarını geçirdiği Bağdat üzerine yapmıştır. 

Oysa o da aynen kendisi gibi Baban aşiretine mensup ünlü araştırmacı yazar ve asker Bağdatlı İsmail Paşa veya yine Bağdat doğumlu şair Ahmet Haşim; büyük müderris, mütercim ve fikir adamı Babanzade Ahmet Naim Bey ya da Kahire doğumlu yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi Türkiye’de kalabilir, ömrünün geride kalan kısmını çok sevdiği İstanbul’da geçirebilirdi. Ya da hayatının neredeyse yarısını Mısır’da yarısını Türkiye’de geçiren büyük şair ve düşünür Veliyüddin Yeken gibi kendini etnik veya kültürel açıdan Türk olarak nitelendirebilirdi.(3) Kanaatimce onun tamamen Bağdat’a dönmesinin nedenleri; ailesinin ve kendisini seven yakın dostlarının daha çok Irak’ta ikamet etmesi, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının Bağdat’ta geçmesi, eserlerinin tamamına yakınını bu coğrafyanın dili olan Arapçayla kaleme alması, son önemli resmî görevinin Bağdat’ta noktalanması; dahası, bütün olumsuzluklara rağmen kendisini sıcak bir ilgiyle İstanbul’a çeken Osmanlı devletinin tarihe karışmış olmasıdır. Nitekim ez-Zahavi’nin şu beyitleri, sanki bu tahminimizi doğrular niteliktedir.

İlkbaharın çoktur dillerden düşmeyen adamları.. 

Bahar bittiğinde kalmaz arayanları ve soranları 

 

Irak’ta, üzülen ahbaplarım olur ben öldüğümde

Ne de olsa sevinenlerim var Irak’a döndüğümde 

Nihayet ez-Zahavi, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından tamamen Bağdat’a yerleşmiş, ömrünün olgunluk ve yaşlılık yıllarını Irak topraklarında geçirmiştir. Bu arada altmışlı yaşların ortalarına, resmî görevlerinin de sonlarına yaklaşmıştır. Yeni kurulan Irak devletinde yaptığı önemli birkaç resmî görevin ardından, ömrünün kalan kısmını, ülkesinin şair ve yazarlarını bir araya getirmek için kurduğu dernek faaliyetlerinin yanı sıra, yeni eserler, çeşitli gazete ve dergilerde şiir ve makaleler yazarak geçirmeye çalışmıştır. Dahası, kendini Iraklıların ve Müslüman toplulukların fikrî ve felsefi uyanışına adamıştır.

Devamı 3. Bölümde/DOSTLARI VE AKRANLARI

Mesut ÖZÜNLÜ

Dipnotlar:

1- Fettah, Hâlide Osman, “El-Gissatü fî Şi’ri Cemil Sıdkî ez-Zahavi/ Cemil Sıtkı ez-Zahavi’nin Şiirinde Öykü”, Objektif ve Sanatsal bir İnceleme, Bağdat Üniversitesi, İbn Heysem Eğitim Fakültesi, PDF., s. 4.
2- İsmail Safa, gazeteci yazar Peyami Safa’nın babasıdır.
3- Elbette bu ısrarımın nedeni kavmiyetçiliği veya ırkı çok öncelemiş olmamdan değil, ez-Zahavi gibi bir değerin bize ait olmasının önemini vurgulamak istememdendir. M.Ö.; Veliyüddin Yeken 1873 yılında İstanbul’da doğmuş, 1921 yılında Kahire’de ölmüştür. Çerkez asıllı bir annenin oğlu olduğu ve Kahire’nin Hilvan semtinde vefat ettiği hâlde kendini etnik açıdan Türk, edebî açıdan Arap olarak nitelemiştir. Geniş bilgi için bkz. DİA., Fazlıoğlu, Şükran, “Veliyyüddin Yeken” mad., c. 43, İstanbul 2013, s. 43-44.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir