Don Kişot’un Veraseti…

“Hassas, ince, asil ruhlu bir dosta, bir sevgiliye yüzlerce can feda olsun!”
Mevlana Celaleddin-i Rumi

Birçok insanın kendini tanımlarken kullandığı yaygın bir sözcük vardır: Duygusal. İlk başta olumlu bir etki uyandırır. Zira, duygu denildiğinde nedense akla ilk olarak sevgi, özlem gibi kelimeler gelir. Duygusal insanların da bu duygularla bezendiği, oldukça hassas ve kırılgan oldukları fikri zihinde peşi sıra belirdiği için, duygusallığa olumlu bir anlam atfedilir. Oysa duygusallık sanıldığı kadar “güzel” olmayabilir aslında! Bunun sebebi ise duyguların dünyasına derinlemesine bakılmadan yapılan yüzeysel yorumlardır. Duygular çok çeşitlidir, az evvel bahsi geçen sevgi, özlem gibi olumlu duyguların yanı sıra, öfke, haset, nefret gibi olumsuz  duygular da bulunmaktadır. Üstelik, çoğu zaman olumsuz duygular daha baskındır. Bu nedenle, duygusallığın bıraktığı olumlu intiba da pek gerçekçi değildir.

Peki, o halde duygusallık nasıl yorumlanmalıdır? Duygusallık, Fransızların “sentimental” olarak tanımladığı kelimenin karşılığıdır. Düşünce ve eylemlerin duyguların tesiri hatta kimi yerde güdümlemesi ile hareket edilmesi anlamına gelir. Fakat bilindiği üzere duygular oldukça değişkendir, belirli bir denge merkezi bulmak da güçtür. Haliyle durum böyle olduğundan, duygusal insanların tavırları da kimi zaman beklenmedik sonuçlara yol açabilir. Örnek vermek gerekirse, duygusal bir insanın ani duygu değişimleri sırasında tüm gemileri yakacak noktaya geldiğine illaki şahit olmuşsunuzdur. Halbuki olaylar yatışıp duyguların baskınlığı yittiğinde geriye derin bir pişmanlık kalır. Dolayısıyla, duygusal insanların kırılgan ve hassas olması, yeri geldi mi çevresinde ne var yok kırıp dökebilecekleri gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Bununla birlikte, bahsi geçen nezakete ve duygusal olgunluğa ulaşmış insanlar da yok değildir. Şahsi kanaatim yalnızca tanım ve tanımlamada hata olduğu yönünde. Bu insanları İngilizce “tactful” kelimesine karşılık, naçizane “ince ruhlu” olarak tanımlıyorum. Okudukları, yazdıkları, dinledikleri, besteledikleri bir yana, yaşamın bizatihi kendisine dair özgün yorumları dolayısıyla Goethe’nin “hassas yürekler” olarak tanımladığı insanlar yani. Bahsi geçen insanlarla duygusal insanların farkı da tam olarak burada ortaya çıkar. Elbette onlar da öfkelenir, kızar hatta kırar ama duygusal insanların kapıldığı megalomani durumundan genellikle kaçınırlar. Yaşamın merkezinde kendilerinin bulunmadığını bildiklerinden ya da bunu olgunca kabullendiklerinden, muhatap oldukları kişiye dair bildiklerini silah olarak kullanmaktan ve o kişiyi bilinçli olarak yaralamaktan imtina ederler. Kısacası, yaralansalar bile kolay kolay yaralamazlar.

İnce ruhlu insanların kitaplara ve genel anlamda sanata sığınması da bundandır. Çünkü içinde yaşadığımız dünya, merhametin ve şefkatin kurgusal bir yalandan öte olamayacağının canlı ispatıdır. Herkes yaşamı boyunca kendinden yola çıkarak yine kendini arar. Bu uğurda ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, birçok hata yapar, ihanete uğrar, darbe alır. Fakat her insan yarasıyla aynı ilişkiyi kurmaz. Kimisi ardında bırakır, bunu başarabilir; fakat kimisi zamanla öylesine duyarlı hale gelir ki, yaraları bile anlam kazanır onun için. Bundan ötürü megalomanların duygusal hezeyanlarını bu sahici acıyla karıştırmamak; varoluşun ağırlığı altında ezilen, gitgide tükenen zihnin sancılarını, karın ağrısından ayırt etmek elzemdir.

Shakespeare, “Yarayla alay eder yaralanmamış olan,” der. Ne güzel bir söz! Duyguların kendine has olduğunu sanarak hareket eden insanların arasında tükenen zarif ruhlar için bir öğüt niteliğindedir adeta. Kavramların içinin boşaldığı bir çağda yaşamak ne acı! Her şeyi anlamak ve inceldiğin yerden koparak Don Kişotlaşmak… Kaçtığın ne varsa dışarıda bir yerde gelişini bekler, yolunu gözler. Devamlılık arz eden bir işkenceye döner, tüketir. Nihayetinde ise beyninin incelikli kıvrımlarında bambaşka evrenler inşa ederek oralara sığınırsın. Zira, anlamak zor, anlaşılmak ise imkansızdır… Dostoyevski’nin de dediği gibi; “Bu dünyada insan insana ancak kötülük edebiliyor…” Demek ki, onca hayali dünyayı, başkalarının cehenneminden kaçmak için boşuna yaratmıyor!

Emre BOZKUŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir