“Dünya kötülerin yaptığı kötülük yüzünden değil, iyi insanların sessizliği yüzünden bu haldeydi. başkasının malına göz dikenler, sevdiklerine ihanet edenler, hırsızlık yapanlar, cinayet işleyenler, insanları hor görenler iyilerin sessizliği nedeniyle bunca karanlığı yaşatabiliyorlar.”
İyiyle kötünün, güzelle çirkinin, haklıyla haksızın, zalimle mazlumun birbirine karıştığı, birbirinden ayırdedilemediği zamanlardayız. İnsanla insan arasındaki bağın kopmaya başladığı zamanlar… Millet olamamış, belleği yitik insan topluluğunun şaşkınlığı, vandallığı… Yaşadığımız coğrafya kendi insanını öğüten bir değirmene benziyor. Hepimiz yaralıyız, yaralanmışız… Sağlıklı değiliz… Sağlıklı bir toplumda yaşamıyoruz maalesef. Bizi sağlıklı bir toplum olmaya götürecek bilgi, bilinç, değer de gözükmüyor orta yerde. Sahte bir dünyada yaşıyoruz, sahte bir dünyayı… Yüzüne sürülen boyalar aktıkça çirkinliği ortaya çıkan biri gibiyiz. İçimizdeki çirkinliklerle, sorunlarla, dertlerle yüzleşip sağlıklı insanlar olacak kapasitemiz de yok ne yazık ki. Bir cıngılın, bir jeneriğin kulakları sağır eden melodisi… Ne yazılanlar ne çizilenler ne gösterilenler bizi işaret etmiyor. Bizi kendi gerçekliğimizden koparmak için dizayn ediliyor kültür, sanat, edebiyat, sinema…
Zihnimde bu düşünceler dolaşırken dibace.net’teki söyleşilere göz gezdiriyordum. Karşıma 2002’de Abdullah Aren Çelik’le yaptığımız “Çelik: “Hatırlamak İçin Yazıyor, Unutmak İçin Okuyorum” https://www.dibace.net/soylesiyorum/ adlı söyleşi çıktı. Tekrar tekrar okudum söyleşiyi. Çelik “Yediler Teknesi” romanı etrafında çok önemli şeyler söylemiş. Aradan geçen yıllara rağmen söyledikleri değerini muhafaza ediyor. “Bir de roman karakterlerinizde mutlaka bir yara, yaralanma var. Eyüp aksayarak yürüyor. Neden karakterlerinizde bir yara ve yaralanma var?
Bilinçli bir tercih bu, sağlıklı bir toplumda yarası olan az insan olur. Bunun bir yansımasını görmek ve okuru bu sahici ortama çekmek için yaptığım bir şeydi bu. Nitekim diğer iki romanımda da benzer bir durumun olduğunu belirtmem gerekiyor.”
Belleğimiz, hafızamız yok demiştik. Suya yazılan yazılar gibi bu topraklardaki yaşamlar. Geride bir iz bir tortu bırakmıyor hayatlar. Rüzgara söylenen sözler, karanlığa savrulan tekmeler… Popülizme kurban edilen gündemler…
Yukarıda bahsettiğim Abdullah Aren Çelik yazılarıyla, konuşmalarıyla, kitaplarıyla bir bellek bir hafıza inşa etmek için çırpınıyor. Kulak ardı edilen, sümen altında saklanan, duyulmak istenmeyen gerçek sorunlarımıza, sıkıntılarımıza değiniyor. Edebiyatın, kelimelerin gücüne hâlâ inanıyor. Uzak yakın bütün insanlara cümleleriyle dokunmak istiyor. İnsanla insan arasında zayıflayan, silikleşen o bağı tekrar görünür kılmak için gayret ediyor. Bütün manipülelere rağmen insanî olanı yeniden gösterme cehdinde. Çelik zor bir coğrafyanın çocuğu. Çelik coğrafyanın bütün zorluklarına rağmen, asıksuratlılık vazgeçilmez kaderi olmuş insanlara rağmen, taşlaşmış muhayyilelere rağmen tebessümünü, iyi niyetini, temiz yürekliliğini elden bırakmıyor.
1978 Diyarbakır doğumlu Çelik. İlk ve orta eğitimini Diyarbakır ve Tunceli’de tamamlıyor. 2002 Dicle Üniversitesi Edebiyat Fak. Biyoloji mezunu. Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü’nden yüksek lisanslı. Yayıncılık, çevirmenlik, düzeltmenlik, editörlük, pek çok dergide kurucu üyelik, yazarlık, yayın kurulu danışmanlığı gibi edebiyatın, yazının her bölümüyle uğraşmış. Edebiyatın mutfağında yer almış yani.
Çelik’in İlerde Hep Yalnız, Kandan Adam, Yediler Teknesi ve Revan romanları var. Kitaplarının dışında Birikim, Birikim Dergi, Duvar, Gazete Duvar, K24, Mühür, Yokuş Yola, Kalem, Radikal Kitap, Cumhuriyet Kitap, Akşam Kitap ve Newepel gibi gazete, dergi ve dijital ortamlarda eleştiri, deneme, kitap kritik yazıları yayımlandı, yayımlanıyor. Çelik’e genel olarak baktığımızda bu toprakların bir yekunun görebiliriz. Hepimizin yaşadığı süreçleri, psikolojik dönemleri yaşamış. Bu coğrafyada en zor şey kendin olmak. Kendin dışında her şey olabilirsin. Günümüzde basılan kitaplar, yazılan yazılar hep başkaları için yazılıyor. Ben yazayım başkası okusun havası hâkim. Abdullah Aren Çelik bu anlayışı, bu kabulü yıkmak için emek harcamış. Hem kendi olmak istiyor hem de kendi için yazıyor. “Bu yaşıma kadar ben en çok başkası oldum, başkası ola ola bugünüme bir yol haritası çıkardım. Şimdi yarım yamalak da olsa, eksik de olsa, yanlış da olsa kendi yazı maceramı yaratıyorum, ilahi işareti bir garson aracılığıyla almıştım bir kere. Sanırım bu saatten sonra yaptıklarımla anılmak istiyorum, başkasının her şeyi olmaktansa kendimin yalnızca bir şeyi olmayı yeğliyorum artık. Bildiğiniz gibi korkunun egemen olduğu bir toplumda yaşıyoruz, korkuyla herkesin bir başkasına benzetilmeye çalışıldığı bir yer burası. Herkes her şey olabiliyor ama kendisi olmasına izin verilmiyor. Kendim olmak, yalnızca kendi yazdıklarımla bir şey olmak istiyorum. Sonuç itibariyle başkası için iyi bir yapıt ortaya çıkaramayabilirim belki, ama benim için yazdıklarımda kendimi keşfetmemden daha büyük bir eser de olmayacaktır bence, çünkü bir yazarın asıl eseri yazdıkları kadar kendisidir de.”
Sosyal medyayı aktif olarak kullanan Çelik’in sinema üzerine değinileri de dikkate değer. İyi filmleri biliyor, izliyor, takipçilerine tavsiye ediyor. Yazdıklarıyla, paylaşımlarıyla sosyal medyanın yalnızca eğlence ortamı olmadığını gösteriyor. Sanatın, edebiyatın, sinemanın, yazının sadece insanı eğlendirmek ve insanlara hoş vakitler geçirmek olmadığının bilincinde. Ondan mütevellit yazdıkları bazen can acıtabiliyor. Görmezden gelinen ayrıntıları görünür kılıyor. Arkasına saklandığımız pembe tabloları yerle bir ediyor. Onda en dikkat çeken noktalardan biri de geçmişin içinden bugüne seslenebilen kelimelerinin olması. Üzeri egemenlerin söylemleriyle, mitlerle sıkı sıkı örtülmüş tarihin, geçmişin içinden sızıp gelen kelimeler… Ötekilerin, ötekileştirilmişlerin, unutulanların, unutturulanların kelimeleri…
Her güne onlarca yılda yaşanacak olaylar sığdıran, sürekli çalkalanan, çok hızlı gündem değiştiren ülkede vakur, sakin, sükunetli bir duruşu olan Çelik samimi sohbetiyle her ortamda görünür. Kendini göstermese bile görünür… Sohbetinden lezzet alınır. Onu dinlerken mutlaka bir şeyler katarsınız kendinize. Yeteneğini, becerisini insanın gözüne sokan bir yapıya sahip değil.
Sözün, söyleşmenin, okumanın, yazmanın değersizleştiği günümüzde kendi olarak, kendi kalarak söz söyleyen Çelik’i dikkatle dinlemek, okumak takip etmek gerekir. Onun hem kitaplarında hem yazılarında yoğun bir emeği görüyoruz. Aslında bu insanın kendine ve yaptığı işe de saygısını gösterir. Baştan savma, alelade yazmıyor Çelik. Romanlarını satır satır işliyor. Roman yazmadan önce yazacağı konu hakkında en ince ayrıntıları bile araştırıyor. Okumadan yazanlardan değil.
Velhasılı Abdullah Aren Çelik bu toprakların çocuğu. Yazdıkları bu topraklarda yaşananlar, yaşanmış olanlar. Son romanı Revan’ın yazımıyla ilgili şu bilgileri veriyor: “Yazmanın bir reçetesi yoktur, yazmak yazarak öğrenilen bir şeydir. Hazırlığımın büyük bir kısmını çalıştığım metnin zamanını, mekânını, dönemini olgunlaştırırken yapıyorum. Revan’a dair çok okuma yaptım, Çukurova’yı bitki örtüsünden insanına, sıcağından soğuğuna, gündelik yaşamından tarihsel gelişimine kadar öğrendim. Bugün bir Avşar Türkmeni kadar çadırları hakkında bilgi sahibiyim dersem abartmış olmam, tabi ki Kürt kültürü hakkında da öyle. Revan’ı yazmak yaklaşık iki yılımı aldı, çalışmanın ilk yılında ciddi okumalar yaptım, ikinci yılındaysa neredeyse her gün okuma yapıp romana çalıştım.”
Selam olsun Çelik’e!..
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar