Oğuz Aksaç, Halk Müziğimizin Bilge Sesi…

“Bugünün Türkiye’sine bakarak, Orta Çağı çok daha iyi anlayabiliyorum; çünkü şu anda, büyük bir put imalathanesinde yaşadığımı düşünüyorum, ülkemizde sesi olmayandan şarkıcı, yüzü olmayandan oyuncu, pelteklerden spiker yapılmasını, en cahillerin en büyük profesör sayılmasını görüyor ve şaşıyorum.” diyor Yalçın Küçük. Çok yakıcı, üzerinde döne döne, dura dura düşünülmesi gereken sözler. Her daim geçerli, sahiliğini daima koruyan… Etrafımızdaki, dünyamızdaki her türlü gelişmeye, değişmeye, renklenmeye ve farklılaşmaya rağmen tek düze, basmakalıp, geleneğin/geçmişin bile gerisine düşmüş, mekanik, birbirinin taklidi sesler, yazılar, müzikler… Gürültünün egemenliği… Tekno gürültü…

Yukarıdaki tespitler tabiki genel ortamla alakalı. Genel kaide… Her zaman olduğu gibi bu tespitlerimizin dışında istisnalar da var. Kaideyi bozan istisnalar… Detaylar… Bu detayların müziğimizdeki iz düşümü, halk müziğimizin günümüzdeki önemli temsilcisi Oğuz Aksaç… Evet, günümüzdeki her yere sirayet etmiş yapaylığı yerle bir eden samimi, sahici seslerimizden Aksaç. Bizim içimizden, bizden… Ortalıkta müzisyenim, şarkıcıyım diye caka satarak dolaşan yeteneksizlerin içinde yaşamıyla, varlığıyla, sesiyle, soluğuyla bizim olan gerçek Anadolu insanı. İçindeki çocuğu hiçbir zaman öldürmemiş bir yetişkin. Samimi, sahici… Müziğin neredeyse telli, yaylı, vurmalı, nefesli bütün enstrümanlarını kullanabiliyor. Çalıyor bağlamayı, davulu, zurnayı, bateriyi, gırnatayı… 

Müziğimizin teorisini de biliyor pratiğini de… Hangi yörenin türküsünü okuyorsanız o yörenin enstrümanını bilmeniz gerekir diyor. Erzurum türküsü okuyorsanız bağlama ve zurna çalmayı bileceksiniz ya da hayal edeceksiniz diyor. Her yörenin enstrümanı o yörenin türküsünde bulunur diyor. Oğuz Aksaç türkülerimize kaynaklık etmiş Erzincan doğumlu. Şunları söylüyor hayatıyla ilgili: “1974’te Erzincan Tercan’da doğdum. Sonra Ankara’ya taşındık. Varoşlarda büyüdüm. Varoşlarda büyüyen bir çocuk ne yapar? Önce boya sandığı alır, sonra simit tezgâhı, dükkan-mükkan işleri derken mobilyacılık dahil birçok iş yaptım. Sonra bir ara dansçılık ve halkevlerinde bağlama öğretmenliği yaptım. Lise mezunuyum. Dansçılık yaptığım dönemde enstrümanlarla uğraşmaya başladım. Önce bağlama sonra gitar, dilsiz kaval, klarnet, bateri falan derken enstrümanlarla haşir-neşir olmaya başladım.”

Sesi bir enstrüman gibidir. Bir enstrüman gibi kullanır sesini. Sesi Elazığ’da gırnata… Sesi Erzurum’da bağlama… Sesi Antalya’da sipsi… Sesi Karadeniz’de kemençe… Sesinde bitimsiz bir hüzün… Sesinde dipsiz koyaklar… Sesinde kınalı keklikler… Sesinde yaralı ceylanlar… Sesinde dörtnal koşan atlar… Sesinde pervaz vurup gökyüzünde dönen turnalar… Sesinde başı pare pare dumanlı dağlar… Sesinde yüreğine ay damlayan bozkırlar… Sesinde Erzincan’ın bağları…. Sesinde Erzurum’un dağları… Sesinde duldalara sinmiş geçmiş zaman sevdaları… Sesinde gurbete yakılmış ağıtlar… Sesinde yangınlar… Sesinde ucu yanık mendiller… Sesinde sevgiliye niyazlar… Sesinde halaylar… Sesinde deyişler… Sesinde bozlaklar… Sesinde semahlar… 

Oğuz Aksaç sahnede söylerken, müzik yaparken sanki zamandan ve mekândan kopuyor. İzleyenleri de koparıyor var olandan. Bir çağlayan gibi gibi gürül gürül bazen… Bazen baştan başa suskunluk… O, bir türküye başladığında hüzünle sevinç, aşkla nefret, ölümle dirim birbirine girer, birbirine karışıyor, sonsuzca ayrışıyor, sonrasızca kavuşuyor. O, sahnedeyken binlerce çocuk yüreği… O, sahnedeyken cümle kainat semahta… O, sahnedeyken zaman Muharrem Ayı… O, sahnedeyken mekân şerha şerha yarılmış Kerbela yazıları… O, sahnedeyken paramparça ayın şavkı düşüyor Fırat’a… O, sahnedeyken ulu bir umman yeryüzü… O, sahnedeyken kırık bir tekne yüreğimiz… 

Aksaç, hayatın, yaşamın çok zor olduğu bir coğrafyada yaşıyor olmamıza rağmen yaşama direncini, sevgisini kaybetmemiş biri. Günlerin getirdiği şeyleri hayra yorabiliyor. Yağmurlu bir günde sokağı seyretmeyi seviyor. İçten gülümsüyor. Acıların olgunlaştırdığı coğrafyada kendini olgunlaştırmış. O, çok küçük yaşlarda dedesinin radyosundan Türk halk müziğinin ser çeşmelerinden türküler dinlemiş. “Türküler notaya hapsedilemez” diyor. Nota eğitimi de alıyor. Ritim eğitimi sonrasında… Çocukluktan aldığı özün üzerine yaşadığı dönemin müzik anlayışını giydirerek kendine has tarzını oluşturuyor. Anadolu coğrafyasındaki kültürel renklerin, zenginliğin farkında. Oğuz Aksaç’ın müzikle ilgili düşünceleri çok önemli. Söyleşilerini dikkatle dinlemek gerekir. Coğrafyadan, yaşam biçiminden, yerelden koparak evrensel bir müziğin yapılamayacağını söylüyor. Yerel motifleri, ögeleri es geçerek ya da yerel tadı bırakıp batı enstrümanlarıyla müzik yapmanın dünyada bir anlamı olmayacağını belirtiyor. Azerbaycan örneğini veriyor. Azerbaycan’ın geleneksel müziğiyle dünyaya açıldığını ve değer bulduğunu belirtiyor.     

Yazımızı Oğuz Aksaç’tan bir anekdotla bitirelim. Aksaç “Yürüyorum Dikenlerin Üstünde” türküsünü çok güzel söyler. Türkü Hasan Kaplani’ye ait. Anekdotu okuyalım: “Bu kadar samimi güzel bir eser için sevgili üstadım Hasan Kaplani’ye hürmet ederim. Bu eserin benim için önemi büyüktür. Sene 1986 orta okul yılları ders notlarım çok kötü, okulda pek gözüm yok. Hayatımı heba etmeye pek meyilliyim. Sonra bir kahraman beliriyor pusların arasından, Coğrafya öğretmenim CAHIT BILDIR. Bana bu eseri söyletir dinlerdi. Benimle sohbetler etti. Bana inandığını hissettirdi. Sırf onun ilgi ve inancına layık olmak için çalıştım; okul başarımı kayda değer oranda düzelttim. Bir akşam kendi kadar aydınlık yüzlü eşi ile birlikte evimize geldiler. Doğantepe de bir gecekonduya:) Sanırım otobüs ile gelmişlerdi. Balkondan evin önüne baktım. Gözüm bir araba aradı ama aşağıda böyle bir şey yoktu. Odadan salonu dinliyorum çaktırmadan. Öğretmenim uzun uzun beni övdü aileme ve onlardan bana hangi konularda nasıl destek olabilecekleri ile ilgili fikirlerini anlattı. Benim kendimde olduğunu farketmediğim bir çok şey sıraladı ve saat fazla geç olmadan çıktılar. Tayini çıktığı güne kadar benimle dostça samimiyetle ilgilendi. Bir çocuğun hayatını değiştirecek bir adım attı ve Onun kendisine inanmasını hayata asılmasını sağladı. Ve 30 yıl sonra sosyal medyadan bana alttaki mesajı attı. Şimdi bu güzel eseri saygıdeğer ve çok kıymetli büyüğüm dostum öğretmenim CAHİT BILDIR’a armağan ediyorum ve onun için seslendiriyorum. Evet hocam ben o sıfır numaralı saçlarıyla, Doğantepe’de bir gecekondudan çıkarıp hayata tutundurduğunuz Oğuzum, hâlâ o çocuğum.

“Oğuz, 1986-1988 yıllarında Altındağ’da Uluğbey Ortaokulu’nda öğrenci miydin? “Yürüyorum dikenlerin üstünde”yi olağanüstü söyleyen, sıfır numara traşlı 14-15 yaşındaki ortaokul öğrencisi Oğuz Aksaç sen misin? o olağanüstü ses, sesin 25 yıldır kulaklarımda… Yolun ve bahtın açık olsun… Cahit Bıldır Coğrafya öğretmeni” 

Kendi deyimiyle varoşlarda büyüyen Aksaç akademik eğitimdeki düşük performansına rağmen halk müziğimizi, türkümüzü, şark’ımızı yaşlı genç, çocuk ergen herkese sevdirdi. Müziğimizin hiperaktif, yer yer yaramaz, yer yer muhalif çocuğu Oğuz müziğin bütün imkânlarını zorlayarak bugünün türküsünü söyleme, şimdinin şarkısını yapma uğraşında. Bugün yaşadıklarımızı dillendirme cehdi… Geçmişe saplanmadan, bugünün içinde kaybolmadan, muhayyel gelecekte yitmeden ortak şarkımızın peşinde… Şarkın, şark’ımızın…  

Velhasıl kelam Oğuz Aksaç hem sesiyle hem tarzıyla hem sahnesiyle şaşırtıcı bir adam. Hem türküleri şarkıları dinlenir hem de sohbeti…

Dinleyelim, takip edelim…

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir