Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
Muaz ERGÜ: İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Adnan İSLAMOĞULLARI: Yazarlık yolculuğum, bir tercih miydi, emin değilim. Tercih olmaktan ziyade bir sığınak ve hesaplaşma alanı gibi benim için yazı. Duyuramadığım seslerin kelimeleri belki ve belki de, varoluşsal olarak ait olmadığım bir dünya, ait olmadığım mekânlar, bir tarafı olamadığım ilişkiler, zihnimde taşıdığım ağır sessizlikler ve buna benzer sancıların görünür olması yazmak benim için.
Yazdıklarımda oluşturduğum sizin tabirinizle “anlatı evreni”, büyük oranda insan ruhunun ulaşılması zor, kırılgan katmanlarından besleniyor. Yaralı çocukluklar, parçalanmış aidiyetler, zihnin dehlizlerinden fısıldayan iç sesler; bütün bunlar sanırım yazdıklarımın omurgasını oluşturuyor. Nitekim Muhayyel’de, Ömer’in zihnindeki o durdurulamayan, azgın bir ordu gibi silahlarla değil ama kelimelerle hücum eden iç ses ya da Müntehir’de Tahir İpek’in, aşkı hem bir mâbede hem de bir yıkıma dönüştüren o tutkulu ve şiddetli melankolisi, aslında kendi iç dünyamda insanın trajedisine duyduğum derin merakın birer yansıması.
Yazmak; tuvaldeki pigmentlerin ıspatula altında ezilmesi gibi aslında benim için, hayatın ağır yükü altında ezilen ruhun rengini kelimelerle arama ve bulma çabası. Şiirin, resmin, müziğin ve felsefenin iç içe geçtiği; zamanın zembereğinin boşaldığı veya durduğu o artık saatlerde insanın öz hakikatine ulaşmaya çalışmak benim edebî yolculuğumun durakları gibi, galiba böyle… Bunun bir neticesi var mı, tabii ki yok, insanın ve hayatın ölümden başka neticesi yok çünkü 🙂
Muaz ERGÜ: Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
Adnan İSLAMOĞULLARI: Kurguladığım tüm dünyanın, yarattığım tüm karakterlerin ve satır aralarına gizlediğim tüm hüzünlerin, hayal kırıklıklarının ve her şeyin merkezinde tek ve yakıcı bir temel soru duruyor aslına bakarsanız:
İnsan, kendini tamamlayacak hakikati ararken, kendi içinde yarattığı boşluğun mu yoksa başkalarının ona yüklediği yalnızlığın ve sahteliğin mi kurbanı oluyor?
Galiba, peşinden gitmeyi bırakmayacağım şey, insanın eksikliği ve tamamlanma arayışı olacak gibi.
Muhayyel’de Ömer, kundağında bir nazar boncuğuyla bırakıldığı günden itibaren istenmemenin, emzirilmemiş olmanın ve kökensizliğin getirdiği o dipsiz kuyunun içinde “Ait olduğum yer neresi?” sorusunun cevabını aradı. Buldu mu, sanmıyorum. Romanın sonunda yüzdüğü mavi, masmavi ışıkların içinde belki bulmuştur…
Müntehir’de Tahir İpek ise, fenâ bulduğu sevgilisiyle tamamlanacağını sanır; ancak kaybettiğinde zamanın ve varlığın anlamsızlaştığı o büyük boşlukla yüzleşir…
Bizler eksik doğan, eksik yaşayan ve bir diğerinin gözlerinde, sesinde veya sevgisinde kendimizi tamamlamaya çalışan varlıklarız. Fakat sorduğum asıl soru şudur: İnsan bu arayışta ne kadar özgürleşebilir ve ne kadar ileri gidebilir? Aşkın, deliliğin, sanatın ya da ölümün sınırına geldiğinde, o aradığı hakikate ulaşır mı yoksa kendi rızasıyla zamanın boşluğuna mı sallanır? İşte yazarken hâlâ cevap aradığım ve peşini bırakmadığım şey, insanın bu kaotik varoluşundaki o kırılgan cevherdir.
Ve tabii toplumsal meselelerimiz de yazdıklarımın omurgasını teşkil eden başka yapı unsuları… Uzun hikâye anlayacağınız…
Çok teşekkür ederim…
Biz teşekkür ederiz.

Son Yorumlar