Akşama kadar güneşin kavurduğu binalar, duvarlar gecenin geç saatlerine kadar serinleyemez buralarda. Sabaha kadar ya klima çalıştıracaksınız ya da vantilatör, bu iki cihaz olmadan uyumanız mümkün değildir güzel coğrafyamızın bu bölgesinde. Fakat yine de, hangisini seçerseniz seçin haşat bir halde başlarsınız güne. Ben biraz da bu nedenle, yani haşat durumdan sıyrılmak için her sabah 45 dakika bisiklet sürüşü yaparım. Hızla pedal çevirirken çevreye bakar ve birçok yerde durup fotoğraf çektiğim de olur. Kiminde köhne bir ev, kimi zaman bir ağaç, bir dere hedefinde olur deklanşörümün (şey yani telefonumun) birçok görüntüyü fotoğraflarken orada durduğum, o çektiğim şeye odaklandığım anı severim. O an orada olmak hissi mutlu eder beni. Ama bir sabahçı kahvesi var ki, önünden her geçişimde durup saatlerce bakasım gelir öylece. Sabahçı kahvelerini seviyor olmamın bunda rolü olsa da beni asıl çeken şeyin kahve değil de sadece önündeki floresan lambalara bakmak isteği olduğunu fark etmem uzun zamanımı almadı. Ancak önünden her geçişimde masaların kenarlarında oturmuş insanları gördüğümden hayalimdeki fotoğrafı çekememenin üzüntüsünü yaşıyordum ta ki bu güne kadar. Biliyorum birçoğunuza boş beleş gelecektir benim bu arzum. “Ne floresanı” dediğinizi duyar gibiyim. Ne yapayım benimki bir merak işte. Öylece bakabilmek floresanlara…
Yıllar, on yıllar önce elektrikçi dükkânında çalışıyorum. Çalışmak ne demek coşuyorum, öyle seviyorum ki işimi, çalışmayı fakat aynı zamanda okula da gidiyorum. Sanırım ortaokul yılları olacak. Devir Floresan lambaların devri, 1930’lu yıllarda de bulunan floresan lambalar, içindeki gazların elektrik enerjisiyle buluştuğunda ışık yaymasıyla bilinir ve ülkemize gelip yaygınlaşması, sanırım 1960’lı yıllara rastlar benim çıraklık günlerimde, yani yetmişli yıllarda Tarsus’ta da modaydı floresan lambalar. Eski akkor lambalar sökülüyor, floresana geçiş yapılıyordu. Yeni binalara, banyo, tuvalet, hol ve balkonlar hariç neredeyse her yer beyaz ışıklar saçan floresanla döşeniyordu.
Ancak floresan lambaların küçük bir kusurcuğu da vardı. Birincisi bu lambalar geç ışırdı. Düğmeye bastığınızda öyle hemen yanmazlardı. Bir iki kırpışır, bir iki hırıltılı çıkarır, sonra canı isterse yanıp ışık saçardı. “Canı isterse” dediğim o zamanlar elektrik enerjisi şimdiki gibi düzenli dağıtılamadığından voltaj ha bire düşüp dururdu. Bu durum bizim cıva gazı, elektrik buluşması icadı, nazlı lambamızı işini zorlaştırırdı. Yani bizim o zamanki enerjimizin gücü çoğu kez floresanları yakmaya yetmezdi. Böyle zamanlarda biz elektrikçiler göreve çağrılırdı. Elektrikçiler de esas sorunun voltaj düşüklüğü olduğunu bildiklerinden böyle arızalara tamiratı yapamaz da mahcup olurum endişesiyle gitmek istemezlerdi.
İşte benim hikâyem de burada başlardı. Hafta arası sabahları okula gidip, öğle sonu saatlerinde iş yerine gelebildiğimden, inşaatlara götüremedikleri için (inşaatlara sabah saatlerinde gidiliyordu) elektrik arızalarına en çok ben gidiyordum. Elektrik arızalarından da en sık rastlanılanı yukarıda da belirttiğim gibi. Floresan lamba arızalarıydı. Arızaya giderdiniz ve o lambanın kutusundaki en küçük parçadan başlardınız lambanın aksamlarını değiştirmeye, değişimin her safhasında düğmeyi açıp kapayarak, onarımın gerçekleşmesini beklerdiniz. Şansınız varsa en küçük parçanın değişimlerinde lambayı ışıtmayı başarırdınız. Ne hikmetse ben de bunu sık sık başarırdım. Hatta buna ben de hayret ederdim çoğu zaman. İş yerinin dışında öyle şanssızdım ki. Arkadaşlarımın okul dışı etkinliklerinde bulunma şansım pek olmazdı. Haftanın tek günü tatildi. Pazar günleri ancak mahalle arkadaşlarımla top oynama şansım olurdu. Benim gibi usta yanına gönderilen çocukların kaderiydi biraz da bu. Ama bütün bunlar kitap okumanın ve çalışmanın zevkini yaşamama engel değildi.
Şimdilerde floresan lambaların ortadan kalkıp, yerlerini daha tasarruflu LED’lerin aldığı bu günlerde lamba kelimesi de artık, aydınlatma aracı olarak anılmaya başlıyordu. Benim her sabah önünden geçtiğim kahvehane ve gün boyu ara ara aklıma gelen bu floresanlara bakmam da belki böyle. Sahi geçiyor muyuz?
İsmail KUN

Son Yorumlar