Akıl, Ahlâk ve Âdem Olmanın Sırrı

  1. Varlıklar ister evrimle meydana gelsin, isterse Tanrı tarafından yaratılsın; insan, bütün filozoflar ve ilahiyatçılar bakımından varlıklar arasında “özel” bir mahlûktur. Materyalistler dahi, insanın nekrofaj (ölü yiyici), antropofaj (insan uzvu yiyici), kanibal (yamyamlık, kendi türünü yeme) eğilimler göstermesini “insanlık dışı” saydığına göre, “insan” denen varlık “kutsal” ve “muhterem”dir.
  2. Bütün inançlarda, dinsel tasavvurlarda “insan ölüsü”, kendisine yapılan törenle gömülerek yahut yakılarak sonsuzluğa bırakılır. Bu, köpeklerin, leş yiyicilerin ve başka hayvanların cesede “leş” muamelesi yapmasını engellerken, mevtayı kutsallaştırır.
  3. Bir materyalist dahi insana kutsallık atfetmekteyse ve tabiattaki “büyük balık, küçük balığı yutar” kuralını insanlık için “doğa” görmüyorsa; insan, ahlâkî bir varlıktır.
  4. Bildiğimiz “insan” öncesinde “insanımsılar” olduğunu ifade eden filozofların söylemlerini kabul etsek dahi; Tanrı, belli bir insanımsıya “Sen Âdem’sin” diyerek onu “ahlâkî mahlûk” kılmış olmalıdır. Tanrı’nın Âdem’i yoktan yarattığını düşünüyorsak, bu kez de Âdem, ahlâkî mesuliyetleri nedeniyle “adam” olmuştur.
  5. Eğer insan, kendisinden önce yeryüzünde yaşayan insanımsılar arasında salt ahlâkı nedeniyle Âdem-Adam olmuşsa, insanlığın evrimle mi meydana geldiği, yoksa Tanrı’nın iradesi ile mi yaratıldığı sorunu tâlîdir. İnsan, mesul tutulduğu ahlâk nedeniyle “insan” olabilmiştir.
  6. Filozoflar ahlâkı ve Tanrı’yı, insanın yahut toplumsal yapının yahut ekonomik koşulların imal ettiğini savundular. Benim tezim, Tanrı’nın “salt ahlâk” olması ve evreni “yaratıcı evrim” ile meydana getirse bile, ahlâkı insana sıçrayışın esası kılmasıdır.
  7. İnsan denen varlık için akıl ve ahlâk birbirinden ayrıştırılamaz. Akıl, Tanrı tarafından bir haberci (resul) veya norm getirici (nebi) gönderilmese dahi ahlâk değerlerini ve Tanrı’yı bulmak zorundadır.
  8. Aklın peşinde olduğu ahlâk, evrensel ilkelere sahip olup zamanlar ve toplumlar üstü niteliktedir. Geçmişte ve günümüzde bütün toplumlarda insanlık, “aldatmayacaksın”, “çalmayacaksın”, “öldürmeyeceksin”, “sömürmeyeceksin”, “kendini beğenmeyeceksin”, “tamah etmeyeceksin”, “şehvetine yenilmeyeceksin”, “kıskanmayacaksın”, “oburluk yapmayacaksın”, “haset etmeyeceksin”, “muhtaca yardım edeceksin”, “yakın ve uzak komşularını terk etmeyeceksin” ilkelerine bağlıdır.
  9. Tanrı tek, eşsiz, benzersiz, yaratılmamış, hiçbir şeye muhtaç olmayan, mutlak iyi/güzel/doğru/adil olduğu için ahlâk da tektir. Kötülükler Tanrı’dan ve ahlâktan uzak düşmenin kaçınılmaz sonucudur. Ölçüsüzlük (şehvet), tiranlık karşısında korkaklık, eğrilik (adaletsizlik), bilgisizlik ahlâkî erdemin kaybına yol açar.
  10. “Doğruyu söyleyeceksin” ilkesine bağlanmış bir Akıl, put kabul edemez. Zira akıl, putun sahte bir ilah tasavvuru olduğunu “doğruluk” ilkesiyle teslim eder. Benzer şekilde “aldatmayacaksın” emrine bağlı bir akıl, “zina etme”yi (ölçüsüzlük, şehvet) olarak görecek ve ahlâkî insan olan varoluşuyla çelişkili sayacaktır.
  11. Akıl, evrensel ilkelere bağlı olduğuna göre; evrensel ahlâkî ilkelere bağlanmayan din sahtedir ve putperesttir.
  12. Zerdüşt, Tanrı’yı da Din’i de Rasyonel Akıl’ı da yıkmak için gelmişti; Nietzsche’ye göre evrensel ahlâk, güçsüzlerin güçlüler üzerinde kurduğu bir tahakküm aracı ve “iyi” ile “kötü” ayrımı ise tarihsel bir icattır. Nietzsche, “köle ahlâkı”na itiraz ederken, evrensel ahlâkı kullanmak zorunda kalmıştır. Zira “tahakküm kötüdür” demek, evrensel ahlâkî yargıya başvurudur. Ahlâkî akıl, yalvaç gelmese dahi insanı, erdemli düşünceyle Tanrı’ya ve Hanif değerlere ulaştırır. Nietzsche’nin baltası dahi Hanif aklın ahlâkî rotasını değiştiremez.

Hanif bir şamanın (şifacının) dipnotları: İnsan, doğadan kopuk bir normatif varlıktır. Evrensel ahlâk aşkın bir temele muhtaçtır: Tanrı’ya. Doğal akıl erdem arayışıyla evrenselleşir. Doğal aklın erdem sevgisi, Tanrı’ya ulaştırıcıdır. Ahlâk kuran akıl zorunlu olarak Tanrı’ya inanmasa bile onun yarattığı insandaki erdemli olma ideasına yönelir. “Doğru söylemeliyim, yoksa toplum çöker” demiyorum; “doğru söylemeliyim, çünkü aklın ölçülü, cesur, tiranlıktan uzak, adil olması bunu gerektirir” diyorum. Akıl, sahte tanrılara tapamaz; zira sahteliğe tapan akıl, akıl değildir. Tanrı’ya inanmayan biri, Tanrı’nın varlığı-yokluğu meselesini bilgiyle değil, inançla ele aldığından son tahlilde inançsız değildir. Tanrı’ya inanmayan birinin, ikinci kez dünyaya gelme fırsatı elde edemeyeceği bir dünyada çıkarlarını/şehvetini/tiranlaşmayı reddederek ahlâklı olmak kaygısıyla yaşaması Tanrı’ya yakınlıktır. Ahlâk, Tanrı’yı işaret eder. Tanrı, insanı yoktan yaratmadıysa, insandan önceki insanımsılardan birini seçerek ona ahlâkî akıl üfledi ve “adamsın” dedi. 

Lütfi BERGEN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir