Ali İpek’in, “Kimsenin Ölmediği Bir Cinayet Öyküsü” Adlı Romanı Üzerine Bir İnceleme

Ali İpek‘in, İletişim Yayınlarından çıkan “Kimsenin Ölmediği Bir Cinayet Öyküsü” adlı romanı 125 sayfadan oluşuyor. Roman, boyut olarak novella olmasına rağmen, gerek kahramanların çokluğu, gerekse metinde geçen olayların karmaşıklığı ve kurgusunun ardışıklığı, kitabı novella havasından kurtarıp roman katına yükseltiyor. Dolayısıyla, kitabın adında “öykü” sözcüğü geçmesine ve metnin öyküyle roman arası boyutlarda olmasına rağmen, yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı bu kitabın, “novella” değil, “roman” adı altında değerlendirilmesi daha uygun.

Romanın Kısa Özeti

“1983’te Mardin’de bir mahallede, karakol sorgu amiri Komiser Raci’yle çarşı esnafından Tüpçü Müslüm ortadan kaybolur. İkisinin aynı anda kaybolması çevrede kuşkuya yol açar ve kayıpların bulunması için emniyet harekete geçer. Tanıklarından alınan bilgilere göre; Tüpçü Müslüm en son, dükkânının yanında “Raciiiiii!..” diye bağırırken görülmüştür. Tam o sırada tüpçü dükkânında büyük bir patlama olur, ardından yangın çıkar. Yangından biraz önce, mahallede yaşayan üç meczup çocuğun koşarak o dükkâna girdiklerini görenler vardır.

Polisler tarafından bu bilgiler toplanır ve üç meczup çocuk sorguya alınmak üzere karakola götürülür. 

Bunu duyan çocukların babası Memduh, yıllar önce anneleri tarafından terk edilen üç meczup çocuğunu karakoldan kurtarmak için harekete geçer ve aynı karakolda görevli bir başka komiserden yardım almak amacıyla onun sürekli takıldığı meyhaneye gider. Komiser, Memduh Bey’e; çocuklarının masum olduğunu, formalite icabı karakola alındıklarını, yakın bir zamanda da serbest kalacaklarını söyler.

Bu sırada çocukların sorgusuna başlanmıştır. İlk önce, çocuklardan Çetin sorguya alınır. Çetin sorguda yeşil ceketli birinden bahseder ve onu o tüpçü dükkânında öldürüp yaktığını söyler. Diğer çocuklar da Çetin’in verdiği ifadeyi doğrular doğrulamasına ama araştırmalarda yanan tüpçü dükkânında herhangi bir cesede rastlanmaz. Polis, cesedi nereye gömdüklerini öğrenmek için üç meczup kardeşten biri olan Nizam’dan kendilerine yer göstermesini isterler. Nizam rast gele bir yer gösterir. Polisler gösterilen yeri kazdıklarında, topraktan bir değil birden fazla insana ait kemikler bulurlar. Araştırmalar sonunda bu kemiklerin sıkıyönetim zamanında kaybolan, aranıp da bulunamayan insanlara ait oldukları anlaşılır. Ardından Emniyet, malum kemikleri faili meçhul kişilerin yakınlarına teslim eder. Tam bu sıralarda komiser Raci ile Tüpçü Müslüm karakola gelir. Bunu gören polisler bu duruma çok şaşırır. Üç meczup çocuk serbest bırakılır. Çocukların babası Memduh, tüpçü Müslüm’e nasıl ve neden ortadan kaybolduğunu sorar. Tüpçü Müslüm, sıkıyönetim zamanında hiç suçu olmadığı halde bir gün karakola çekilip komiser Raci tarafından ağır işkenceye maruz kaldığını, bunun öcünü almak için yıllarca beklediğini, daha sonraki zamanlarda Komiser Raci’yi sürekli takip ettiğini ve onun, pavyonda çalışan Alev adlı bir kadına aşık olduğunu öğrenip Raci’den öç almak için malum kadını kaçırarak dükkanda tuttuğunu, bir süre kadının burada kaldığını, hatta kadının pavyondan kurtulduğuna sevindiğini ama ne yazık ki Raci’nin araştırma sonucu kadını kendi dükkânında tuttuğunu öğrenince mekâna geldiğini ve o sırada o yangın çıktığını söyler. 

Raci, Alev ile Müslüm’ü kaçırır. Birkaç gün Müslüm’e işkence eder, sonra birlikte karakola dönerler. Tüpçü dükkânında Çetin’in, “Öldürdüm” dediği adamın da aslında, bir butiğin vitrininden çalıp koşarak tüpçü dükkânına getirdiği yeşil ceketli cansız manken olduğu anlaşılır. O mankeni yıllar önce annesinin kaçtığı adama benzetmiştir Çetin. Çünkü annesinin birlikte gittiği adamın üzerinde de o gün yeşil ceket vardır. Çetin o cansız mankeni tüpçü dükkânında yakmıştır. 

Olaylar açıklığa kavuşunca, geride Memduh’un karısının evi neden terk ettiği sorusu kalır. Derken Memduh, karısından gelen bir mektup bulur ve okur, roman da böylece biter.”

*

Yukarıda özetini anlattığımız romanın arka planında anneleri tarafından terk edilen üç meczup kardeşin bu acıyla baş etme yollarını da neredeyse profesyonel bir uzman gibi psikolojik bir analizle ele alıyor yazar. Annesiz büyüyen üç meczup çocuk, annelerinin yokluğuyla kendilerince baş etmeye çalışırlar. 

Annesinin gidişine en çok kızan Çetin’dir; o, bu sebepsiz gidişin mantığını bir türlü kavrayamaz. O nedenle sorgu amirinin sorduğu her soruya karşı, mantıklı cevaplar verir. Örneğin, Amir: 

“Çiçekleri neden kanalizasyona atıyorsunuz?” diye sorduğunda Çetin:

“Ölmesinler diye suya atıyordum.” diyor. Memur, Çetin’e: 

“Neyse, kızmayacağım anlamıyorsun?” dediğinde Çetin başlıyor kendine mantıksız gelen şeyleri sıralamaya: 

“Bir dakikalık saygı duruşu ve halka tatlı niye yapılıyor? Pişmiş domatesi niye sever ki insan? Yerden kaldırılan ekmek niye üç kez öpülüyor? Eylemlerde atılan sloganları kimler yazıyor? Kirli insanların evinde niye sabun var? En iyi yaptığım iş hayal kurmak diyorum, gözümün içine bakıyorlar. Ben mi anlamıyorum? Siz mi anlamıyorsunuz?” (S.36)

Meczup kardeşlerden İlhan, annesizliğini dini ritüeller ve argümanlarla gidermeye çalışır: Eyüp peygamberin sabrıyla sabırlanır, Davut’un merhametiyle merhametlenir ve böylece annesine olan öfkesini bastırır.

Nizam ise güvercinleri takip eder. Onların, yüksekten uçtukları için annesini görebilecekleri ve annesinin yerini kendine söyleyeceklerini düşünür. Bu ümitle de yaşar. Annesizlik hepsinde de sekonder bir depresyona sebep olmuştur.

Yazar, çocukların psikolojik düzensizliklerini hem anlatmaya dayalı tekniklerle hem de gösterme teknikleriyle gösterir okura. Bu sebeple zaman zaman onların mantık düzeneğinin tersinden çalışması sonucu verdikleri absürt ama dil bilgisi açısından doğru tümcelerle diyaloglar kurar.

Yazar, metinde anlatının asıl unsurlarını (zaman-mekân-şahıs kadrosu ve olay örgüsü) hakkıyla düzenlemiş: Özellikle mekân konusuna çok önem vermiş. Metnin mekânını anlatının ve olayların ruhuna göre kurgulamayı başarmış. Örneğin meyhane mekânıyla ilgili tarihsel kodlardan hareket etmiş: Divan şiirinde “tekke” anlamına da gelen “meyhane” şaire göre, “Dışarıdan çok belalı, sıkıntılı yermiş gibi görünür ama içinde bir başka ferahlığın, letâfetin olduğu yerdir.” (Meyhane mukassi görünür amma / Bir başka ferah, başka letâfet var içinde./) Fuzuli

Gerek dünya edebiyatında gerekse bizim edebiyatımızda romanların en önemli mekânlarından biridir meyhane. Usta yazarlar, o ortamı anlatırken sanki şu an orada yaşıyorlarmış gibi, kudretli betimlemeler ve sinematik kurgularla okuru da o mekâna sokarlar.

Emile Zola‘nın kitabına ad olan “meyhane”; Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un sosyalist nutuklar çektiği yerdir. Yine aynı kitapta Ayyaş Marmeladov’un varını yoğunu içkiye yatırdığı hayali bir cennettir bazen. Dikkat edilirse sadece Doğu kültüründe değil, Batı’da da erkek erkeğe muhabbetin en samimi mekânlarından biridir meyhane. Gerçi bizde bu durum, zaman zaman zengin kaba cahillerin cinsel açmazlarına çareler aradığı “Pavyon Kültürü” ne evrilmiş olsa da özellikle Osmanlı’nın son zamanlarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında işinin ehli Rum esnaf tarafından hakkıyla işletilen ve müşterisinin çoğunun kalem erbabı olduğu seçkin ortamlardır meyhaneler. Çaresiz aşk muhabbetlerinden ziyade, edebiyat, sanat ve politikaya ilişkin sohbetlerin edildiği güzide işletmelerdir buralar.

Yazar ve şairlerin eserlerin sıkça mekân olarak meyhaneyi seçmelerine şaşmamak gerekir. Zira özellikle erkek egemen toplumlarda “sert erkek” imajının yıkılıp yerine “daha nahif, duygusal erkek” karakteri yaratılmasındaki sebep, alkolün etkisiyle de olsa erkek kahramanların burada olduğu kadar başka hiçbir yerde duygusal ve zayıf olmamaları olsa gerektir.

Yazar, “Kimsenin Ölmediği Bir Cinayet Öyküsü” romanında, Memduh’u, doğuştan cezai ehliyeti olmayan çocuklarının, (Çetin, Nizam ve İlhan) Komiser Raci’nin kayboluşuyla ilgileri olup olmadığı konusunda karakola götürülmeleri karşısında, onları karakoldan çıkartmak amacıyla ilk önce meyhaneye götürür. Orada, karakoldakilerin “Bu olayı çözse çözse Komiser çözer.” dedikleri Komiser’le karşılaştırır. Görev başındaki komiserin daha sert olması beklenirken meyhane ortamında alkolün de etkisiyle komiser de olsa insanlar biraz daha yumuşak bir kişiliğe bürünür. 

Belli ki yazar romanda mekân sorunsalını çözmüş. Yani, hangi mekânda nasıl bir sahne kuracağını biliyor. 

Yine benzer başarılı sahnelerden biri de karakoldaki sorgu odası betimlemesidir. Yazar, o mekânı kuru, soğuk, çirkin, kötü kokulu ve ıssız, hatta loş bir ortam olarak betimler. Buradan da romanda “betimlemenin işlevi”ne ilişkin başarılı bir örnek sergilendiğine tanık oluyoruz.

*

Ali İpek, kendine has dili ve üslubu olan bir yazar. Ara sıra metinlerini uyaksız mensur şiirler gibi sunuyor okura. Örneğin: “İnsan bir parça giysisini bilerek de olsa bırakmaz mı giderken? Kâinata sığmayan annem bir valize sığıp gitti.” (S.116)

Yazar, anlatıma incelik ve akıcılık sağlamak için kültürümüze ait birçok atasözü ve deyimlere de yer veriyor metinlerinde: 

Örneğin, “Beti benzi atmıştı.” (S.75),  “Belki kuş taşa çarpar.” (S.60)

Hatta yazar, halk ezgileri olan türküleri de kahramanlarına okutur ve türkünün hangi yöreye ait olduğunu bile diyaloglara taşıtarak okura sunar. Örneğin: Çetin’in sorgu sırasında aklına, “Bu gece uymamışam” adlı bir Urfa türküsü gelir. (S.48) 

Bir polis memuru, ilerleyen sayfalarda şu türküyü mırıldanır karakolda, 

“Erbedaş dilekhana /bu iş böyle giderse/sonumuz tımarhana” (S.70)

*

İpek, okuyucuyu metne çekmek ve romanın sanatsal yönlerini yükseltmek için zaman zaman kendine özgü benzetmeler de kullanıyor romanda:

Örneğin: “Gözlerinin kenarından akan damla yanağından sekerek önce çenesine, ardından da boşluktan aşağıya düştü. Masanın üzerine. Ansızın beliren sis gibi, içinden geçenlerin sığdırıldığı sözcük gibi, akordu yapılmak üzere dokunulan bağlamanın en ince telinden çıkan nota gibi çarptığı masadan etrafa yayıldı.” (S.39)

*

Yazar; romanın birçok yerinde Fransızların “aforizma” dediği özdeyişleri hem kullanmış hem de bu özgün söyleyişleri metnine yedirmiş. 

Örneğin: “Yük dediğin taşıyabildiğin kadarsa o kadarı ağır değil miydi ona?” (S.62), “Herkes kolay da her şey zor.” (S.58), “İnsan ardına bakmalı ama arkasına bakmamı.” (S.48)

Yazar, kimi zaman kısa cümleler kullanırken bazen de hiç sonu gelmeyecek zannettiğimiz uzun cümlelere yer veriyor metinlerinde.

Örneğin: “Öldürmeye bir kurşun yetiyor aslında.”

“Öbürleri gecekondularda haksızlığa uğrayanlar, çimento torbasını belini tutarak beş kat yukarı çıkaranlar, patronların küllüğünü boşaltmak için hazır kıta bekleyenler, ne kadar varlıklı olurlarsa olsunlar adları hep kenar mahalle çocukları olarak kalacaklar… vs.” (S.52)

*

İpek, roman ve öykülerin olmazsa olmazı olan işlevsel nesneleri de yerinde kullanıyor:

Örneğin, karakolun sorgu odasına Çetin’le birlikte giren “sinek” üç meczubun sorgusu boyunca orada kalıyor. Ne zaman  kapı açılıp birileri sorgu odasına girse ya da odadan dışarıya çıksa sinek de kapıya doğru yöneliyor, tam dışarıya çıkacakken o esnada kapı kapanıyor ve içeride kalıyor. Ne zaman ki olay çözülüyor, Başkomiser odadan çıkarken sinek de başkomiserin yakasında dışarı çıkmanın keyfini yaşıyor. Dolayısıyla yazar, “Sinek pis değil mide bulandırır.” sözüne gönderme yapmak ister gibi, behlüldane çocukların sorgusunun gereksizliğini âdeta o sinekle somutlamıştır.

Bir başka işlevsel nesne de tüpçü dükkânında “yeşil ceketli” diye bahsedilen bir cansız manken. Bu üç çocuk, o cansız mankeni annelerinin birlikte kaçtığı, üzerinde yeşil renkli ceket olan adama benzetir. Bu sebeple de onu yakarak ondan intikam almış olurlar.

Yine Nizam’ın, tutkuyla sevdiği güvercinleri, evi terk eden annelerini görüp de kendisine haber verirler diye sürekli takip etmesi de güvercinlerin “postacılık” özelliğine bir göndermedir.

Yazar, roman kurgusuna uygun bir şekilde, romanın geçtiği yıllara ait olan “yeşil ceket”i hem bir dönem eşyası (o dönemin polis kıyafeti) hem de bir metafor olarak kullanıyor. Yeşil ceket o dönem için (12 Eylül günleri) sert imaj, işkenceli sorguları çağrıştırır.

Behlüldane karakteriyle resmettiği üç çocuk da hem toplumun aksayan yönlerini hem de masumiyetini simgeliyor. 

Yazar, romanda zaman zaman birinci tekil kişi olan “ben” anlatıcı dilini kullanırken bazen da üçüncü kişi “o” dilini kullanıyor. Yazar, romanın hemen hemen bütün kahramanlarını uzun uzun konuştururken Komiser Raci’yi çok az konuşturur. Bu da oldukça mantıklı… Zira, işkenceci bir polisin görevi gereği boşboğazlık etmekten kaçınacağını, onların yaptıkları işin devlet sırrı (İnsanlık suçu mu demeli yoksa?) olduğunun bilincinde yazar. Belli ki bu nedenle de polis kahramanlarını ketumlaştırmış.

Metnin ritmi gayet sağlıklı ve başarılı… Paragrafların müzikalitesi oldukça yoğun. Sanki bu kitaba tek ne bir sözcük eklenebilir ne de kitaptan tek bir sözcük çıkarılabilir gibi geliyor bize. Benzetmek gerekirse, Yusuf Atılgan romanları gibi küçük ama dolu dolu bir kitap.

Kurguda belki bir mantık hatası, belki de bir tesadüf olarak çocukların o cansız mankenle tüpçü dükkânına girişlerine dikkat çekebiliriz. Yangın başladıktan sonra girseler belki daha mantıklı olabilirdi. Bir de annenin çocuklarını bırakıp gitmesi için çok elzem bir sebep göremedik. Belki de yazar, aşkı kutsamak için anneye üç çocuğu bıraktırıp aşığına kavuşturmuştur? Anne konusunun bu romanın yumuşak karnı olduğunu söylemeliyiz.

Aksayan bir yer de -romanın hacminin küçüklüğünden olsa gerek- karakterler derinlemesine işlenmemiş. Hemen hemen hepsi de yalınkat tipler. Yani romanda derinlikli anne, derinlikli bir Memduh ya da Raci yok. Zaten yazarın derdi de karakter yaratmak, özgün karakterler ortaya koymak değil bize göre. O daha çok, sondaki anafikre doğru okuru sürüklemek istemiş olmalı. Genç yazarların, okurlarını da gençlerden oluşturduğunu göz önüne alırsak, durum romanları için hem yazarlar hem de okurlar o yüksek sabrı gösteremiyor sanki. Dolayısıyla da düşünsel ağırlıklı metinlerden ziyade hareketli metinleri tercih ediyorlar ama hakkını yemeyelim Ali İpek bunun da altından hakkıyla kalkmış ve yer yer deneme tadında özgün metinler de üretmiş roman için. 

İpek romanda gerilim ve heyecanı hep diri tutuyor. Kitap adı itibariyle bu metin polisiye bir roman zannedilse de onu bu gruba sokmak yazara haksızlık olur. Roman hem polisiye roman değil hem de son derece titiz bir dil ve üslupla yazılmış edebi bir eserdir. 

Yukarıda bahsettik ama bir daha söyleyelim:

Son dönem genç yazarlar, klasik Cumhuriyet Dönemi tipi roman yazmaktan tamamen uzaklaşmış gibi görünüyorlar. Yani durum romanları yerine, yeniden hareketli olay ağırlıklı romanlar yazılmaya başlandı. Bu romanların içine düşünsel, felsefi metinler de ekleniyor zaman zaman. Kahramanların ağzından da olsa (Bu romanda da her ne kadar ters ironi mantığıyla kurgulanmış da olsa Çetin, İlham ve Nizam’ın konuşmalarını sayabiliriz.) deneme tadında paragraflar yazdırılıyor ama kitabın tümünü düşündüğümüzde genellikle hareketli, özellikle genç okurlar için heyecanı diri tutan romanlar, hatta mümkünse novella tadında kısa romanlar yazılıyor. Büyük yayınevleri özellikle genç yazarlara birbirine benzemeyen romanlar yazdırıyor. Ya da onlardan gelen, gerek içerik gerekse üslupça birbirine benzemeyen hareketli, popülere yakın romanlar yayımlıyor. Bu romanların ortak özellikleri ise Doğu ya da Kürt sorunuyla ilgili olmaları.

Genç yazar Ali İpek, böyle kısacık bir romanda kırk yıldır aydınlatılamayan faili meçhullerle kördüğüm olmuş ütopik bir olaya başarılı bir şekilde parmak basmış. Âdeta bir sinema filmi gibi bütün olayları gözümüzde canlandırmış. Kahramanların sahnede sıra alışı ve sahnede kalma süresi tam bir altın oranla düzenlenmiş. Bu anlamda gelecek vaat eden bir yazar olarak görüyoruz kendisini. Yazınımız; bilgili, donanımlı pırıl pırıl bir yazar kazanacak gibi görünüyor. Yazarı kutluyor, nice yapıtlarında buluşmayı diliyorum.

Samle ÇAĞLA

One Comment

  1. Adil BAŞOĞUL Reply

    Kutluyorum değerli Samle Çağla arkadaşımı derinlikli ve kapsayıcı kitap değerlendirmesi Ali İpek yazar arkadaşımı da Kimsenin Ölmediği Bir Cinayet Öyküsü romanı için kutluyorum.
    Nice başarılar diliyorum.
    Sevgiler ve selamlar dostlarım…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir