Altın Mayalı, Güzel Gülüşlü Hocam İlber Ortaylı

Bütün dünyayı okuyup kendi değerlerimizi son sıraya attığımız; uzaktaki lalelerin hülyasıyla önümüzdeki papatyaları tepelediğimiz evvelden beri anlatılır. Öyle ya tarihte Lale Devri’miz vardır ama bir Papatya Devri duymadım (Özal dönemi paparazzileri ayrı mevzu). Ben de yerli papatyamız hükmünde Abdülhak Şinasi Hisar’ı üniversiteden çok sevdiğim bir hocam ve sonra arkadaşım ve meslektaşım sayesinde tanıdım. Fahim Bey ve Biz adlı ebatı küçük, fikirleri büyük romanında bir gün Mevlana’nın dönerken yavaş yavaş yerden ayrılarak uçmaya koyulduğunu gören müritlerinin kendisini, başını tavana çarpmadan uyandırmak için hafif bir gürültü yapmış oldukları sonra bunun musikiye döndüğü rivayetini anlatır ve ekler “…evliyalar bizim içinde yaşayamayacağımız bir kâinata yükselenlerdir.” Büyük Tarihçi İlber Ortaylı’nın vefatını hüzünle öğrenmiş bulunuyorum. Bu tür adamları sanki hep yaşamışlar ve hep yaşayacaklarmış gibi biliriz. A. Şinasi Hisar: “Gençler ihtiyarlara rast geldikçe onları evvelden beri ihtiyar sanırlar” der. Öyle ya Münir Özkul ben bildim bileli ihtiyardı. Mahmut Hoca veya Turşucu rolünde fark etmez… Ortaylı tabii benim gözümde seküler ve modern bir evliyaydı, öyle havada uçmayan türlerden… Görgüsünü dünya âlem biliyor. Ayrıca bu adamların mayasının gerçekten farklı olduğuna inanıyorum öyle şehir kültürü üç nesil art arda eklenmesi gerekiyormuş festekiz hiç inanmıyorum, 10 nesildir şehirli yüz binlerce adam geldi geçti kaç tane Ortaylı çıktı Allah aşkına!… Bu iş Platon’un bahsettiği hakikati arayan akıl ve bilgelik dolu Altın Maya ile ilgili gibime geliyor.

A. Şinasi Hisar: “Para, mevki, şöhret, elde edilen bütün zevklerin nasıl ödendiğini bilmez misiniz? Bilmez misiniz ki insanlar bunları sıhhatleri, rahatları, huzurları pahasına öderler… Herkes gökte yıldız arayan müneccimler gibi yaşar. Hâlbuki herkes yolunda açılan bir çukura düşecektir. Yaşlanan, ihtiyarlayan adamın hafızasında, böylece bir mezarlık halkı toplanır…” der. Doğrusu Ortaylı da rahatı, sıhhati pahasına mesleği ve o doymak bilmeyen öğrenme, bilme ve tabii ki öğretme arzusu için yaşadı ve öldü. O büyük adam bunu asla şöhret için yapmadı. Bu kadar çok bilen adamlar çünkü şöhret için yaşamazlar. Bilenler ne kadar çok bilmediklerini öğrendikçe, anladıkça daha çok bilmek, daha çok öğrenmek için tutuşurlar. Bu bir felsefedir ve bilgi seven insanlarda bulunur. Bilgisizlerin bunu anlamasını bekleyemeyiz. Zaten filozof bu anlama gelir. Horatius’un ifadesiyle O “öğrenmeye yürekli” olan çok az adamlardan biriydi. Ona geçmiş zaman eki “di”yi kullanmak hiç hoşuma gitmiyor… Elbette Ortaylı sadece “bilgili” adam değildi. O aynı zamanda erdemliydi de… Yaşadığı dönemin en büyük bilgini sayılan İtalyan hümanist ve şair Francesco Petrarca, Dünyanın Anlamsızlığı Üzerine (Secretum Meun) adlı kitabında erdemin şanı yaratmaması mümkün olamaz diyor. Bu sebeple kim şandan uzak durursa şan onu kovalayacaktır. Ortaylı şan tarafından kovalanan bir adamdı tersi değil. Merhum İlahiyatçı Prof. Hüseyin Atay’a göre İlber Hoca’ya bakarsak ona hakkıyla “dindar” bile dememiz mümkündür. Zira Atay’a göre dindarlığın çok namaz kılmakla veya çok oruç tutmakla hiç ilgisi yoktur. İşinin, mesleğinin hakkını verip insanların hukukuna kim saygılıysa gerçek dindar odur. İlber Hoca mesleğinin hakkını veren, milletinin ve devletinin haklarını da cihana karşı savunan, kendi sözleriyle “kasaba ağızlılardan” başkasına da öfkelenmeyen biriydi.

Müteveffa Gazeteci Yazar Çetin Altan Milliyet Gazetesindeki “Şeytanın Gör Dediği” adlı köşesinde sık tekrarladığı bir cümlesi vardı: “Türkiye’de değersiz önemlilerle; önemsiz değerlilerin çatışması sürgit devam eder…” Mesleğinin erbabı ve ehil bir tarihçi olduğundan kimsenin şüphesi olmayan İlber Ortaylı’nın beklenmedik, daha doğrusu “umulmadık” ölümü, tüm şöhretlilerin ölümü gibi hepimizi şaşkınlığa uğrattı. Oysaki 78 yaşında ve sağlık sorunları olan her ihtiyarın ölümü beklenen veya şaşırtıcı olmayan bir vak’adır. Ama şurası çok açık ki Ortaylı, benim anladığım kadarıyla Çetin Altan’ın yukardaki tasnifine uymayan bir kişiydi. Yani O, her iki grubun olumlu özelliklerini zâtında cem etmişti. O hem değerli hem de önemli olmayı başaran nadirattandı.

İlber Hoca’nın fazlasıyla hakettiğini düşündüğüm, karşılaştığı ilgi ve alakanın, görmüş olduğu rağbet ve popülaritesinin çok kıskananları olduğunu biliyorum. Ancak bu kıskanç muhterislerin Hoca gibi 6 veya 7 yabancı dili öğrenip Viyana, Berlin, Paris, Roma, Strazburg gibi batı başkentlerinde, Cambridge ve Oxford’da dersler, seminerler ve konferanslar verebilecek kadar kifayetleri var mıdır acaba? diye sormaktan kendimi alamıyorum. Evindeki 30 bin kitaplık kütüphanesine bizim Anadolu’daki üniversitelerin hâlâ yetişebildiğini pek sanmıyorum, bunu nitelik anlamında da düşünüyorum.

Rahmetli Doğan Kuban Hoca’nın ifadeleriyle 10 yılda bir tek kitabı zor okuyan yurdum insanının yılda 10 bin insanını trafik kazalarına kurban edip, sonra da topu kader tacına atma sorumsuzluğunu ve belki de aslen tahrifçi tahripkârlığını en azından tarih sahasında ıslah etmeye çalışan ve katiyyen bağış toplamayı çağrıştırmayan, karanlık cehaletin fırtınalarında sahil-i selamete çıkmaya gayret eden entelektüellerin deniz feneriydi Ortaylı. O, bilgisizliğimizin kararttığı zifiriyette adetâ bir kutup yıldızı, bakarak yönümüzü tayin ettiğimiz.

İlber Hocamızın kitaplarını en çok üniversite öğrencisi iken okudum. Gece yarısı Niğde’den gelip Adana Yüreğir Otogarı’nda Kozan otobüsünü kaçırdığım zaman Adana merkezde dünya kadar akrabam ve çok yakınlarım olmasına rağmen, alt camları kırık buz gibi otogarın bir bankında oturup “İmparatorluğun En Uzun Asrı” kitabını sabaha kadar okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. Ama en çok “Osmanlı’da Alman Nüfuzu” adlı doçentlik tezinden etkilendiğimi ayrıca belirtmeliyim. Çok güzel ve orijinal bir çalışmadır. Alman emperyalizminin bizde pek de bilinmeyen acımasız ve ikiyüzlü fotoğrafını çok net çekmiştir hocamız. Rauf Orbay’ın Cehennem Değirmeni adlı anılarını da böylece birebir teyit etmiştir diyebiliriz.

Tabii sadece bunlar değil; Amerikan misyoner teşkilatlarının Osmanlı ülkesini nasıl etki altına alarak özellikle Ermeniler için ruhsatsız okullar, hastaneler, yetimhaneler vb. kurumlar açtıklarını, işin iktisadi veçheleriyle beraber ortaya koyduğu kıymetli makaleleri vardır. Dolayısıyla İlber Ortaylı olması gerektiği gibi samimi bir vatansever ve hepsinden önemlisi vasıflı ve bilgili bir milliyetçiydi. Milliyetçiliği liyakatsizliğinin ve bilgisizliğinin örtüsü yapıp sözde vatan millet hamasetiyle işini yürütenlerden değil. Bütün seçenekleri ve ideolojileri kullanıp tükettikten sonra dümeni sözde vatanperverliğe kıranlardan değildi. Tarihçi Samuel Johnson’un “vatanperverlik alçakların son sığınağıdır” ünlü sözünü duymayan çok azdır.

Rusya tarihindeki 18. yüzyılda imha edilen eski tip Rus Ordusu Strelitzler ile 19. yüzyılda yok edilen Yeniçeriler arasındaki benzerliği ondan öğrendik meselâ… Büyük Petro’nun Mahmut II ile benzerliğini… Tanzimat meclislerinin bugünkü parlamenter sistemin (gerçi pek de esamesi kalmadı ama neyse ki pek “esameli” bir başkanlık sistemimiz var “hamdolsun” (!)…) çekirdeği olmasını da…

Hannah Arendt’in cümlesiyle “sözün kudretini ve işlevini yitirdiği bir dünyada” İlber Ortaylı sözü kuvvatlı, bilgisi çok derin bir sosyal bilimciydi. Eskiler bir adamda çok güzel hasletler ve özellikler gördüğünüz zaman sadece onu övmeyin derler. O güzel davranışta kim bilir ne kadar edepli, karakterli, ahlâk ve seciye sahibi emektârların payları vardır. Binaenaleyh İlber Ortaylı Hoca’da başta Merhum Halil İnalcık olmak üzere Şerif Mardin, Mümtaz Soysal, İlhan Tekeli, Mübeccel Kıray, Seha Meray gibi hocaların ve daha başka nicelerinin katkıları vardır, ihmal etmeyelim.

Edebiyat eleştirmeni Fethi Naci’nin Kemal Tahir romanlarının eleştirilerini okuyunca hak vermemek mümkün değildir. Ancak Yalçın Küçük’ün tespitleriyle bu ülkede birçok nesle kitap okuma alışkanlığı kazandıranlar da Kemal Tahir ve Fakir Baykurt gibi yazarlardır. Yani başta roman tekniği olmak üzere apaçık kusurları onları büyük edebiyatçı, yazar ve entelektüel olmaktan katiyen çıkarmaz. Her fâni ve her beşer için geçerli olan bir takım tutarsızlıklar ve/veya çelişkiler, birbirini nakzeden tutum, söz ve eylemler elbette İlber Hoca’nın da hayatında vardır ve olduğunu da onu 30 senedir takip eden ve okuyan ve takip eden biri olarak bunun idrakindeyim. Tolstoy ile Maksim Gorki’nin beraber bir doğa gezintisinde aralarında şöyle bir konuşma geçtiği eskiden beri anlatılır: Tolstoy o esnada bir ağaçta çok güzel öten bir kuş fark eder ve sorar “Bu kuşun adı nedir?” Gorki: “İspinoz kuşudur o” , “O hep böyle mi öter?” , “Evet ben bildim bileli hep aynı öter” deyince Tolstoy cevabı yapıştırır: “Gorkiciğim, ben ispinoz kuşu muyum ki hep aynı öteyim, insan ruhunun bin bir türlü nağmeleri vardır.” İlber Hoca da çok zengin bir nağme repertuarına sahipti. Buradayım.

Tarihte bozkır kültürünün sadeliği ve soyundan getirdiği bir arılık ve hatta biraz da saflıkla yaşam sürmüş Türk kavimlerinin savaşçılıklarıyla bunu meczedebilmiş olmaları çok ilgi çekicidir. Avrupa Hun hükümdarı Attila’nın Bizanslı tüccarların Hun pazarlarında Türkleri kandırmayacaklarının sözünü antlaşma metnine yazdırdığını Bizanslı Diplomat Priskos’tan okuyoruz bugün…

Öyle zannediyorum ki Türklerin bu saflığı allame-i cihan da olsalar değişmiyor. Takvalı, ihlaslı din adamı da olsa fark etmiyor. 1990’lı yıllardan beri çok yakından tanıdığım Çukurova bölgemizin çok saygıdeğer, muttaki imamlarından (resmi din görevlisinden bahsediyorum) biriyle 2010’lı yılların başında, Ergenekon kumpas davalarının yürütüldüğü sıralarda, bu imam bir cuma namazında F. G.’e övgüler yağdırınca şaşırmış, kızmış ve hatta yerel gazeteye tenkit yazıları kaleme almıştım. Ama bütün bunlardan çıkardığım yani yaşayan tarihsel sosyolojiden damıttığım tarih felsefesi şuydu: Dinî mazbutluk, sofuluk, mütedeyyinlik, muttakilik, fakılık adını ne koyarsanız koyun doğru tarafta olacağınızın, vatanın, milletin, devletin yüksek çıkarlarını gözetmek için gerekli olan basirete, uzak görüşlülüğe sahip olacağınızı garanti etmemektedir. Hatta bilâkis bazı zamanlarda dinsel ait olma hissiyatınızın milli hassasiyetlerin önüne geçme tehlikesini barındırmaktadır. Nurettin Topçu’ya göre dinciler milli sınırları kaldırıp din birliği yapmak isterler, böylece millet ideali ile din ideali bu noktada çatışır. Başka milletlerle çatışma hali oluştuğunda ise din milletin karşısına dikilir, millete karşı cephe alır. “seccademi serdiğim yer vatanımdır.” “Mezarda Türklüğümü mü soracaklar?” diyenlerin yapacağı budur. Yaptıkları ise yakın tarihtedir. Rahmetli Büyük Tarihçilerimizden Mustafa Kafalı hocamızın sözlerini hatırlatmak isterim “Nasıl ki İslâm’ın şartı beştir. Birini kabul etmiyorum desen olmaz, hepsi bir bütündür. Öyle de bizim için yaşadığımız dünyanın şartı da beştir: vatan, devlet, millet, bayrak ve istiklâldir. Beşi bir arada olmazsa olmazdır.”

İlber Hocamız da maalesef birçok aldanan veya aldatılan büyüklerimiz gibi F. G. övgülerde bulunmuş ve zaman zaman görüşmeler yaptığını söylemiştir. Keşke en azından siyasilerimiz kadar öz eleştiri verseydi hocamız. Çünkü “aldandık” demek de bir özürdür. Ancak Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu, Türkan Saylan gibi birçok aydın yıllarca bu devleti ve milleti Gülen hakkında çok uyarmışlardır. Sonuncusu kanser olmuş eceliyle ölmüş ama diğerleri öldürülmüşlerdir. Bugünlerde İran devletine yapılanlar bizde 1990’larda yapılmıştır. Demek ki tarihsel ve dünyevi bilgideki derinlik de aynen dini alanda olduğu gibi doğru tutum ve eylemleri en azından her zaman tayin edememektedir. Ama derkenar olarak şunu belirtmeliyim bütün bu sözlerimizden dini, tarihi ve dünyevi bilgide derinleşmenin gereksizliğini çıkartmak için bayağı bir budala olmak gerekiyor….  

İlber Hocamızın arkasından çok fazla yazılanlar olduğu açık. Bunlar sadece cömert övgülerden oluşmuyor. Acımasız ve biraz da haksızlığa kaçan törpüsüz yergiler de görüyoruz. Bence bunlardan en adalet duygusundan yoksun olanı Akit gazetesinden Mustafa Armağan’ın yazısı. Adeta hocayı ben meşhur ettim havalarında yazmış: “2000’li yıllarda başlattığım yayın patlamasının ardından o kadar büyük bir teveccüh oldu ki kendisine… Halkın gözünde “tarihin Einstein’i” muamelesi görmeye başladı… Konuşmaktan okumaya ve yazmaya vakit bulamaz oldu, yemeyi, içmeyi, gezmeyi, muhabbeti sevdiği için… Parayı, yemeyi, içmeyi, gezmeyi severdi… Laik Kemalist kesime teveccüh etti… Birkaç dilde okuyup yazabilirdi…”

Siyasal İslamcı yazar Mustafa Armağan, İlber Hoca kendisiyle beraber kitap yazmaya, ona “Dostum” demeye devam etseydi yukardaki itibar sarsmaya matuf kinli sözlerini yazacağını pek sanmıyorum. Öyle anlaşılıyor ki Mustafa Armağan “Parayı, yemeyi, içmeyi, gezmeyi ve hatta muhabbeti sevmiyor olmalı…”

Armağan’ın alıntıladığı İlber Hoca’nın iki dünya savaşı arasında Filistinlilerin Yahudilere toprak satışıyla ilgili sözlerin maksadını aştığı açıktır. Zira orada satılan topraklar yüzde 6-7 civarındadır ama Arap toprak sahiplerinin Dünya Siyonist Teşkilatının Filistin’e akıttığı paralar ve teklif edilen yüksek bedellerin cazibesinden kendilerini kurtaramamışlardır ve topraklarını devamlı olarak ellerinden çıkarmışlardır. Yahudiler borçlarını ödeyemeyip haciz ve açık arttırma yoluyla satılan Arap topraklarını da kolayca satın almışlardır. Osmanlı’nın Yahudilere toprak satış yasağını da Arap taşeronlar kullanarak aşmışlardır. Prof. Fahir Armaoğlu’nun kitabında yeterli ayrıntılar vardır ve Araplardan fazla Arapçılık yapmanın da manası yoktur. Bununla beraber Filistinliler dünyanın en haklı ve meşru mücadelesini, var oluş savaşını yürüten mazlum ve yoksul bir ulustur. İlber Ortaylı hocamız hatasız biri değildi. Filistin halkını destekleyen onlarca konuşmasını da dinledim. Armağan “…binlerce Filistinli bebeğin ahını almayacaktınız” diye yazısını bitirmiş. Sanırsınız ki İlber Hoca Netanyahu… Yazık yahu… El insaf nısfıddin. İnsaf dinin yarısıdır. Eleştiride ifrata kaçmamak gerekir. Hocanın Armağan için sözlerini buraya yazmayacağım. Çünkü Hoca da bu hususta ifrata kaçmıştı ve bunu gerçekten çok garipsemiş ve hatta bu sözlerini Merhum Prof. Doğan Cüceloğlu’na İstanbul’ da Mısır Konsolosluğunun orada anlatmıştım. O da parmağını ısırarak çok şaşırmıştı. Ama Mustafa Bey yine de bu kadar kinci olmamalı. “kini olanın dini olmaz” buyuruyor Peygamber Efendimiz. Üstelik daha naaşı kalkmadan bu denli suizan dolu ve öfkeli olduğu anlaşılan bir yazıyı hiçbir büyük ölü hak etmiyor diye mütalaa ediyorum. Madem öyle kötü ve dahi değersiz ve size göre “ahlâk sorunu” olan biriyse niçin köşenize böyle uzun boylu yazıyorsunuz değil mi? Okunmak için mi? Bu ne kadar ahlâki? Güldürmeyin herkesi… Bedri Gencer’in kavramlarıyla İslamcılar acaba ne zaman bayraktarlık ve slogancılığı, apolojetizmi bırakıp anlamaya, savunmaktan çok yaşamaya başlayacak?

Levent Gültekin “Şatafatlı Mağlubiyet/İslamcıların İktidarla İmtihanı” kitabını çok güzel yazmış geçenlerde başladım okumaya. İçerden bir ses olarak adeta bir özeleştiri geleneği başlatmış. Kimbilir belki bir gün İslamcı Aydınlanması yaşanır hep beraber görürüz.

İlber Hoca ile birkaç defa tanıştım. İlk gördüğümde ben çok gençtim. O da çok yaşlı sayılmazdı. Fotoğraf çekildik. İkincisi 2017’de Alanya’da bir sempozyumdaydı. Fotoğraf çektirmedim. Herkesin yaptığını yapmak istemedim. Onu gözlemledim. Konferansını hususi dinledim. İlber Hocanın Bülent Arınç’ın geçenlerde televizyonda imtihanımız dediği masayla, kasayla, nisayla hele de parayla hiç işi olmazdı. O felsefeyi, bilgiyi, bilimi, tarihi sevdi ve sevdirdi. Sokrates, Zenon, Herodot, Tukidides gibi yaşadı yaşattı, aydınlandı, aydınlattı. Hünkar Bektaş-ı Veli “Arifler su gibidirler hem arıdırlar hem de arıtırlar” diyor.

Büyük Türk tarihi Halil İnalcık gibi bir ummanda mayalandıysa, İlber Ortaylı ile coşkun, geniş ve güçlü bir nehir gibi bir akışla bugünkü Türk Gençliğine doğru çağladı.

Orhun yazıtları ile uğurlayalım güzel gülüşlü Bilge Hocamızı

“Öd Tengri yaşar, kişi oğlı kop ölgeli törümiş” (Zamanı Tanrı Yaşar İnsanoğlu Hep Ölmek İçin Yaratılmış.)

Doç. Dr. Cihan KARA

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir