Çanakkale Savaşı Bize Ne Söyler?..

Unutuşun bile bir cazibesi vardır. Ama mutlu halkların da bir tarihi yoktur. Çanakkale Savaşı şimdilerde deneyimlediğimiz bu mutsuzluğu gideren ya da en azından hafifleten bir afyon niteliği taşır. Büyük kayıplarımızın üstünü örten bir kahramanlık destanı olarak bizi sarhoş eder ve acılarımızı hafifletir.

Çanakkale Savaşı’nı arka fon alarak Doğu’nun, Batı’ya yönelik metafiziksel uzamda tecelli eden üstünlüğünü vurgulayan tarihini anlatmak, Çanakkale Savaş romanlarının varoluşunun belki de başlıca nedenidir. Connerton’a göre anıtlar, geçmişi hatırlamamızı sağladığı kadar onun unutulmasına hizmet ederek, bizzat geçmişi saklarlar. En azından zamanın iktidarı için elzem olan kısmını saklarlar.

Örneğin, sayılamayacak ve bu nedenle tek bir metne dâhil edilemeyecek kadar farklı cephede yer alma ve savaşma sebebi anlatılabilecekken, Çanakkale romanlarının çoğunluğunda, Osmanlı askeri, sadece “vatansever” olduğu için savaşır. Üstelik ona sadece Türk askeri denir. Bu ilk tahrifattır ve imparatorluğun askeri kültürünü dejenere edip saklarken uyduruk milli kültürü onun üzerine yayar.

Bir kurgu olarak Çanakkale Savaşı temalı romanlarda, insana dair bir anlatıya rastlamak pek mümkün değildir. Bireyin, tüm insani varoluşsal niteliklerinden kopartıldığı ve bu sayede tam anlamıyla “ölümünün” gerçekleştiği bu tarz metinlerde, insana ve insani olana dair hiçbir olumlu vurgu ya da değini yoktur. Dolayısıyla söz konusu romanlarda insana dair her anlatı o insanı hatırlattığı kadar unutturur. Ölmek sanki çok güzel ulvi bir görevmiş gibi anlatılır. Bu ikinci tahrifattır. Çünkü Allah bile can tehlikesi söz konusuyken onu inkâr etme ruhsatı verir. Zira can en önemli şeydir. Hayat kutsaldır, ölüm değil, ölmeyi emretmek aslında emrin sahibini Tanrısallaştıran bir yaklaşımdır. Çünkü Tanrı bile ölmeyi emretmez size.

Çanakkale’ye dair söylem kümelerinden ilki, siyasal İslam’ı benimseniş ve onu romanların itici gücü ve varoluş koşulu olarak belirlemiş olan İslamcı söylemken, diğeri Çanakkale romanları özelinde ilkine tepki mahiyeti taşıyan Kemalist söylemdir.

Özellikle 1970’li yıllarda ortaya çıkan, 1980’den sonra gelişen İslami söylemi benimsemiş edebiyat, genel olarak Kemalist söylemin değerlerine karşıt olarak kendini konumlamıştır.

Türkiye’de 1980 darbesinin ardından siyasal İslamcılığın yükselişiyle birlikte Çanakkale Savaşı temalı roman yazınının doğmasının arasında doğrudan olmasa da dolaylı bir ilişki mevcuttur. Çanakkale Savaşı’na bir kurtuluş ve kuruluş savaşı misyonu yüklenerek, tarihsel olay yüceltilir ve “şimdi”ye uygun olacak şekilde yeniden dizayn edilir. Bu noktada Çanakkale Savaşının, kurtuluş-kuruluş savaşı olduğu kabul edilir ve temsil ettiği değerlerle Türkiye’deki siyasal İslam’ın yükselişine katkıda bulunur. Böylece yaşam olarak geçmiş, “şimdi”ye hizmet ederek, siyasal meşruiyet ve tahakküm arenasına dönüşür.

Kemalist ideolojinin merkezde olduğu diğer yazında, İslamcı yazarların ürettiklerinden farklı olan şey, sadece tipler ve onların rolleridir. En kestirmeden İslamcı yazarların imana yükledikleri misyon, Kemalist yazarlarca milliyetçiliğe ve yurt sevgisine havale edilir. İlkinin ötekileri, İslam kimliğinin dışında yer alan batılılar ve gayrimüslimlerken, diğer kampta yer alan romancılar, öteki havuzuna Arapları da dâhil ederler.

Sonuçta elimizdeki romanların ulaşmak istedikleri başlıca amacın, herhangi bir entelektüel ya da estetik bir kaygı değil, okuru homojen ya da yekpare bir kitle olarak addederek, ona ideolojik bir çerçeve kazandırmak olduğu anlaşılabilir. Bu itibarla romanlar düzleminde, Kemalist söylem çerçevesinde üretilmiş romanların İslamcı söyleme sahip romanlara tepki mahiyeti taşıdığı söylenebilir.

Çanakkale romanlarının merkezinde birey ve onun bu dünyada yer alan yaşantısı yoktur. Bunların yerine, Tanrı ve tanrısal olandan neşet neden ve kendisini kimi zaman Müslümanlık kimi zaman da Türklük olarak gösteren bir “öz” vardır. Böylece Çanakkale savaş romanlarında karakterler ya siyah ya da beyazdırlar, hiçbir gri tona yer yoktur. Ya tanrısal olana yakındırlar ya da şeytani nitelikleri haizdirler. Karakterlerin niteliğini belirleyen en önemli şeyin Tanrı ve ondan neşet eden “öz” olması, bu romanların kendi içlerinde “romans” niteliği taşıdığını gözler önüne serer. Çünkü romanslarda ilahi ve metafiziksel vasıflar karakterin kendisine iyice yapışır. Romans metninde her şey kahraman ve düşmana odaklanmıştır ve okurun tüm değerleri kahramana bağlıdır. Bu nedenle romansın kahramanı doğrudan Tanrıyla benzeşirken, düşman şeytanlaşmaktadır.

İlk olarak Savaşın Türkleştirilmesi, Milli öz emperyal batıya karşı savıyla temellendirilir.

Çanakkale cephesi âdeta diğer uluslardan arındırılmış, Osmanlı adına bütün cephe “Türkleştirilmiştir”. Buna mukabil tahkim edilmiş bir Türk kimliği ile yazarların kurduğu güçlü “biz” kimliği, yine bu sefer tam tersi biçimde, olumsuz mahiyette güçlendirilmiş bir “öteki”yi doğurmuştur. Burada “öteki”, İngilizler başta olmak üzere tüm Batı dünyasıdır. Türk tarafı adına milli kimlik ne kadar güçlü ise ulusal bakımdan batılı kimliği o kadar zayıftır. Bir “öteki” olarak “karşı tarafın” kimliğini oluşturan ulusal sınırlar silinmiş, “öteki” tamamıyla yekpare bir coğrafi imaja, yani Batı’ya indirgenmiştir. Böylece Doğu’da Türk adına unutturulan diğer ulusal sınırlar, Batı söz konusu olduğunda benzer süreç izlemiş, bütün ulusal çeşitlilik salt “Batı” olarak anlaşılmıştır. Böylece millilik Batı göstergesinin tümüne teşmil edilip anlaşılmıştır. Yalnız bu millilik Türk’ün milliğinden “öz” olarak farklıdır. Batı’nın milliliği, öncelikle kökü bu dünyada olan, illegal ve patolojik bir milliliktir. Çanakkale romanlarında Batı’nın milliliği aşırılaştırılıp, ciddi anlamda olumsuzlanarak, Türk’ün milliliğinin karşısına konur. Böylece bir “öteki” olarak yekpare Batı, kendi sapkın ideolojisiyle romanların kendi ideolojik konumlarını gizler. Fakat romancılar bir şeyi es geçmektedirler. Romancıların es geçtikleri yer ise batılı ideolojinin olumsuzlandığı bir yerde, kendi gizledikleri ideolojilerinin de olumsuzlanması mümkündür. Çünkü romanlar bakımından batılı pratiği bozan o hastalıklı kimlik anlayışı, Osmanlı adına yeniden okunabilmenin ihtimalini bizlere göstermektedir. Böylece sahip olduğu kimlikle olumsuzlanan batılı göstergesinin varlığı, yeniden okumanın sağladıklarıyla romancıların “kutsadığı” ve doğrudan Türklüğe havale ettikleri “özü” de bozmaya hazırdır. Çünkü “öz” olarak Batı’nın milliliğini olumsuzlayacak bir temel nasıl yoksa Türk’ün milliliğini kutsayacak da bir temel metinsel düzlemde ve onun dışında mevcut değildir. Bu, ister olumlu isterse de olumsuz olsun her iki uzam adına “öz” okumalarının nasıl temelsiz ve keyfi olduklarını serimler. Bu serimlemenin sağladıklarıyla ayrım üzerinden anlaşılanların, aynı temelsizliği ve aynı keyfiliği taşıdıkları ortaya çıkar. Bu nedenle “ayrı” olarak görülenler, başka bir bakış açısından aynı görülebilir ve “ayrı”nın sağladığı hiyerarşiyi bozup, bu hiyerarşiyi akamete uğratabilir.

İkinci olarak Çanakkale de savaşmak dinî ve millî bir vecibe olarak sunulur.

Romanların çoğuna göre Çanakkale, savaşan grupların verdiği imanî bir sınav, dini bir ödev ve kimin daha çok ve daha iyi inandığının ispatlandığı yerdir. Tabii olarak bu okuma, kendi “gerçekliğini” inşa edebilmek için keskin ve bir o kadar kapanmaz bir karşıtlığa ihtiyaç duymaktadır. Bu karşıtlık siyah ile beyaz arasındaki karşıtlık kadar aşikâr, bir üçüncü rengin ya da ara bir tonun olmadığı bir karşıtlıktır. İyinin hep iyi, kötünün ise hep kötü olduğu Çanakkale’de “gri” renge yer yoktur. Bu nedenle “müminler” arasında da “küffar” arasında da hiçbir “istisnaya” rastlanılmamaktadır.

İffetli, şehvetten uzak bir Türk kızı olarak Kiraz, yavuklusunu “öpmez”, yavuklusu tarafından “öpülür”, fakat tam tersi bir rol çizen Elizabet ise iffetten uzak bir görünümdedir. O, karşısındaki erkeğe, kendini tereddütsüz ve derhal teslim etmekle rolünü oynar. Elizabet ile Kiraz örnekleri kurgu bakımından bütün taraflara teşmil edilir. Bir tarafta Kiraz’da somutlaşan Türk’ün namuslu kadını varken, karşısında Elizabet’in “bayağılığının” ve “ihtirasının” ifade ettiği “ötekinin” hoyratlığı vardır. Bu nedenle Kiraz da Elizabet de ait oldukları taraf adına bir istisna değil, kesin birer kaidedir.

“Türk cephesinde” askerlerin oruç tuttukları, namaz kıldıkları ve diğer dini vecibelerini tam manasıyla yerine getirdikleri sahneler fazlaca işlenmesine karşın, batılıların dini ayinlerine dair çok az referans yapılır. Ancak bu sayısı az ayinler, dini bir vurgudan ziyade ötekinin kötülüğünü ve inançsızlığını göstermek adına kullanılmaktadır. Örneğin, Türklerin maneviyatının uzun uzun anlatıldığı Erica Ana adlı romanda, batılıların dinî ayinlerine üstün körü değinilir. Buna karşın, söz konusu ayinlerde papazlar sadece askeri cesaretlendirmek için “türlü türlü oyunlar” oynamaktadır. Burada kutsal olana dair hiçbir şey yoktur, var olan tek şey, bizatihi hilenin kendisidir.

Romanlarda sürekli olarak “ölülerin” ya da doğaüstü varlıkların Türk askerine yardım ettiği, yol gösterdiği birçok sahne vardır. Şimdi de Çanakkale’de gizemli güçler rol oynamaktadır. Bu güçler bazen “sıradan şahsiyetler olan yardımsever ölüler” olurken, bazen de tarihe mal olmuş, tanınmış şahsiyetler olabilmektedir. Örneğin Goliaht gibi İtilaf devletlerinin önemli bir zırhlısını batırmakla görevli Yüzbaşı Ahmet Saffet, sürekli olarak tanınmış denizci Barbaros’un ya “sesini duymakta” ya da bizzat “onun nur yüzünü görmektedir:” Barbaros Hayrettin Paşa’nın romanlarda böylesine bir kurgunun parçası haline getirilmesi Osmanlı adına modern tarih yazımında en geniş “cepheyi” oluşturan gazi tezinin romancılar tarafından örtük bir kabulünün işaretidir. Burada söz konusu olan şey, bir metnin roman olarak nasıl “dokunduğunun” güzel bir örneğini vererek, akademik yazının ürettiği bu gazi tipinin fazladan yaratıcılık gerektirmeksizin romanlaşmasıdır. Aslında romancıların gazilik anlatısını, kaleme aldıkları metinlerin merkezine almaları, romandan ziyade tipik bir “romans” metni ortaya koymalarının da ön koşuludur. Bu açıdan herhangi bir romanda her şeyin gazilik ve onun temsil edildiği değerler üzerinden inşa edilmesi, şüphesiz metne olumlu-olumsuz, iyi-kötü, yüksek-aşağı gibi kategorilerin dâhil edilmesinin, karşıtlıkların kurulmasının önünü açmış ve bu karşıtlıklar arasında “ara ton”ların, istisnaların yok olmasının en önemli nedenlerinden biri olmuştur. Tüm bunların dışında, bir anda romanlarda “akademik” bağlamda gaziliğinden, dolayısıyla “aşkınlığından” şüphe duymadığımız Barbaros’un anlatıya dâhil edilmesi, böylelikle akademik yazın ile romanlar arasında nasıl bir metinsel yakınlık olduğunu ve romanların dışında yer alan akademik söylemlerin romanlara nasıl sızdığını göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Şunu teslim etmeliyiz ki Tarih insan zihninin geliştirdiği en tehlikeli üründür. Onun nitelikleri iyi bilinmektedir. Tarih rüya gördürür, insanları sarhoş eder, sahte hayaller kurmasına yol açar, reflekslerini arttırır, eskimiş yaralarını depreştirir, insanları büyüklük ya da kıyıcılık sayıklamalarına sürükler, milletleri acılar içinde çekilmez, kibirli ve anlamsız hale getirir. Tarih, ondan isteneni meşrulaştırır. O. kesinlikle yeni bir  şey öğretmez çünkü her şeyi içerir ve tüm örneklerden verir.

Romanlarda devamlı “Türk” askeri olarak görünen “Osmanlı” askeri taşıdığı dini ve milli bilinçle övülmeye, gıpta edilmeye layıktır. Buna karşılık batılı asker; “…çoğu da nasıl savaşacağını ve ne için savaştığını bilmeyen…” bir askerdir. Batı’nın bir “uzantısı” ya da “pasif” bir parçası olarak Anzakların savaşa gelme sebebi de “Türk”ün sebebinden farklı, hatta tam tersi bir mahiyeti haizdir. Bir Anzak askerinin savaşta bulunma sebebi basit, yazarlarımızın kutsadığı değerlerden yoksun, sıradan bir özelliğe sahiptir. Hiçbir yüce değer taşımayan bu asker, sadece “mahalle baskısı” nev’inden bir nedenle Çanakkale önlerine gelmiştir. Örneğin; “…Herkesin yaptığını yapmak, toplumun “yapılması gereken budur” dediğinin içinde olmak. Dışlanmamak… Bilinmeyen heyecanı yaşamak. Bütün bunlar o yaştaki gençler için bulunmaz fırsattı. Anzakların savaşma edimi “bilinmeyenin heyecanını yaşamak” arzusuyla biraz “maceralaştırılırken”, tüm eylem bir mahalle baskısının ürünü olarak görülmektedir. Önceden “imanı” ve “kutsalı” elinden alınmış, sadece yetersiz akıl ve tekniğiyle bir başına bırakılmış batılı askerin, şimdi de “bir ideal uğruna” savaşma gayesi elinden alınmıştır. Buna karşılık Türk askerinin savaşa gelme nedeni ise aynı yazar tarafından şöyle verilmektedir: “…Daha on, on beş gün olmuştu kimimiz cepheden döneli, ama gitmemek olur mu? Vatan borcu. ” Bu iki alıntıdan hareket edersek roman açısından Anzak askerinin sıradan nedenlerine karşılık, Türk’ün vatan borcu gibi “ulvi” nedenlerde savaşa gitmesi, iki kamp arasında yazarın nasıl bir fark gördüğünün ilginç, fakat romanların genelini düşündüğümüzde sıradan bir örneğidir. Okur olarak, yine metafiziksel olanın fiziksel olanın karşısında “kutlu” bir galibiyetiyle karşı karşıyayızdır.

Savaş için ulvi amaçlar taşıyan Türk tarafı cinsellikten arındırılırken, batılı tip şehvetli, “pornografik” bir figüre dönüşmüştür. Bu sayede sadece tek bir tarafın, bizce “insani hasletler” olarak anlaşılabilecek nitelikleri onu “yermek” adına kullanılmıştır. Romanlarda insani olanın dışlanması ise bir bütün olarak yaşamın olumsuzlanması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla romancıların kendi ahlaki anlayışlarını yansıtan bu tutumlarından cinsellik de nasibi alır. Her şeyde olduğu gibi romanlarda cinsellik bağlamında da meşru olanla gayri meşru arasında “büyük” bir fark mevcuttur.

Nefrette olduğu gibi saygıda da ulusal kıstaslar gözetilir, bir millet ya hayran olunmaya değerdir ya da değildir. Bir üçüncü şıkkın olmadığı, iyiliğin ve kötülüğün metafiziksel bir kökene sahip milliliğe indirgendiği, sonra da tüm ulusa teşmil edildiği bu okuma biçimde sıradan “bireye” yine yer yoktur. Dolayısıyla Çanakkale romanlarında sadece ulusun bir parçası veya bir dinin inananı olma özelliği, bireyin tüm özelliklerinin yerine geçmiş ve sonrasında onları birer birer yok etmiştir. Bu nedenle Çanakkale romanlarında herhangi bir “öze” veya “aşkın bir niteliğe” sahip olmayan sıradan “insanlarla” değil, sadece bir milletin parçası, bir dinin yüceltilmiş ya da aşağılanmış mensuplarıyla karşılaşmak şaşırtıcı değildir.

Özellikle Osmanlı modernleşme anlatısının bir “ürünü” olan “vatanseverliği” hatırladığımız ve bunun doğasındaki “batılı” tonu hesaba kattığımızda ortaya ilginç, hatta romanların tasvir ettiğinin tam tersi bir durumla karşılaşmaktayız. “Dar-ül Harb”, “Dar-ül İslam” gibi kavramlara dayanarak anlaşılan İslami “dar” (ülke), romanların iddia ettiği patriotizmden uzak, klasik, ulusal sınırları aşan ümmet anlayışına dayalı, din referanslı bir kavramdır. Buna karşılık Fransızca “la patrie” kelimesinin Türkçe karşılığı olan vatan kelimesi, 19. yüzyılın başlarında icat edilmiştir. Bu kelimeyi “Batı”dan ithal eden ve Osmanlı’da yaygınlaştıran kişi Namık Kemal olmuştur.

Batı’da ortaya çıkan vatanseverliğin en önemli birleşeni ve onun belirleyeni olan yurttaşlık bilgisi, üç temel nedenin sonucudur. Bunlardan ilki güçlü modern devlet ve onun rasyonalist seçkinleri, ikincisi dünyevileşme, sonuncusu ise çocukluğa bakışın değişmesidir. Dolayısıyla vatanseverlik, söylem bakımında önce Batı’da üretilmiş, sonrasında metinsel yolculuğunu yaparak Doğu’ya varmıştır. Bu sebeple bir gösterge olarak “vatanseverlik” ne doğulu uzama ne de tam anlamıyla batılı bir uzama havale edilebilir. Zira aynı gösterge ne rasyonelliğin sınırları içine ne de aşkın imanın kollarına tevdi edilebilir Bir gösterge olarak vatanseverlik, tüm bunları kendi içinde taşıyabildiği kadar, taşıdıklarını da başka bir bağlamda bırakabilir.

Örneğin Mustafa Kemal; “Bizde maateassüf vatan uğrunda feday-ı canı cana minnet bilmek, selamet-i vatan namına bunu lazım ve şerefli bir vazife addetmek henüz lüzumu derecede neşvünema bulmamıştır” demektedir. Böylece romanlarda işlenen vatanseverlik “tezine” en iyi cevap Mustafa Kemal’den gelmektedir. Mustafa Kemal’in kendisinin doğulu askerin vatanseverliği hakkında görüşleri, aynı göstergenin başka bir bağlamda taşıdığı tüm hasletleri nasıl bıraktığı, bir yokluk uzamının kendisine, bir “olmayışa” nasıl dönüştüğünün önemli bir nişanesidir. Hem bir varoluşu hem de bir yok oluşu imleyen “vatanseverlik” göstergesi, farklı söylemler arasında Batı’dan Doğu’ya, “sağ”dan “sol”a, metinsel bir harekete her zaman adaydır. Ölüm, “şehitlik” ile “gebermek” ve Niyazi olmak arasında salınım halindedir.

Bu anlatıya göre Türk, hiç şüpheye yer bırakmaksızın hep ölümü ister, onu bekler ve geldiğinde de seve seve ölür. Dolayısıyla onun ölümü beklenen, gıpta edilen “iyi” ve “kutsal” bir ölümdür. Her zamanki gibi kökeninde yine metafiziksel bir çağrışım barındıran ölümü misyon edinmiş Türk’ün karşısında ölümden kaçan, “kötü” bir şekilde ölen batılı vardır. Romanlarda hayatını kaybeden batılı asker, sanki “cezasını bulmuş” gibidir. Çanakkale’ye Gidenler adlı romanda Hasan Hulusi ve Mehmet Mevsufun ölümleri; “İkisinin de yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Bu gülümseme, ancak ve ancak vatan için ölümü küçümseyenlerin gülümsemesine benziyordu. Bu gülümseme şehitlerin gülümsemesine benziyordu” türünden tasvir edilirken, vurulan Bouvet Zırhlısının yaşamını yitiren mürettebatı için aynı yazar, bir sayfa sonra; “şimdi denizin dibindeydiler” demektedir. Türk’ü gayet naif, gülümseterek “öldüren” yazarın, batılı askere, ölümünden sonra tayin ettiği yer “denizin dibidir”. Türk, kutsal bir amaç uğruna, ilahi bir nedenden ötürü öldüğü için mükafatı dünyevi değil, uhrevidir. Buna karşılık batılı asker dünyevi nedenler uğruna savaşıp, dünyevi çıkarlar uğuna öldüğünden, onun mükafatı da dünyevi olmaktadır.

Romancı açısından önem kazanan bir başka şey de kimin korktuğu, yani kimin korkak olduğudur. Bu, romanlarda ötekinin niteliğini gözler önüne sermek adına kullanılır. Örneğin Gürbüz’e göre Türk’ten başka tüm Müslüman unsurlar emperyalistlerin Türklere karşı kullandığı birer maşadır ve bu nedenle Osmanlı ordusundan Araplar, Dürziler, Yezidiler ve Nesturîler gibi unsurlar sürekli olarak kaçmaktadırlar”. Diğer taraftan Özakman kendi ideolojik okumasına uygun biçimde hem Arapları hem de Almanları korkak olarak yaftalar. Ona göre, Türkler, savaş meydanında bu iki “korkak” müttefiki tarafından bir başına bırakılmıştır. İslamcı yazarların savaştan “kaçma” gerçeğinden arındırdıkları Osmanlı ordusu, Özakman’ın Diriliş’inde Arapların gerçekleştirdikleri eyleme dönüşür. Yazar, tıpkı Araplarla müttefik güçlerin “ittifakını” hatırlatmasında olduğu gibi burada da aynı Kemalist saiklerle hareket etmiştir. İslamcı yazarların sessiz kaldıkları konular, Özakman için Kemalist tarihsel perspektifin doğrulanması adına bir fırsat olarak görülmüş, romanda bu tarz konular ön plana çıkartılmıştır.

Özetle erkeklik üçte iki oranında militarizmle eşitlenir. İdeal bir tip olarak sunulan erkeklik, ancak askere gitmek, savaşmak ve gerektiğinde korkmadan ölmekle mümkün olur. Bu sayede etnosentrik perspektifin ne kadar partriarkal bir ton taşıdığı ve militarizmden nasıl beslendiği, hem romanlar hem de onların dayandığı söylemler adına sarih bir şekilde görülebilir. Yaslandıkları söylemlerle birlikte bu romanların güçlü bir testosterona ve keskin bir barut kokusuna sahip oldukları söylenebilir. Hangi milletin cesur hangisinin korkak oldupunu da keskin gözlemleri ile bize söylerler.

Kısacası bu “aşkın” pozisyonda, romanlar açısından “Doğu Doğudur Batı da Batıdır”.

Doğu’nun Doğu, Batı’nın ise Batı olduğu bir dünyada benzerliklere ve ortaklıklara yer yoktur. Değişimin dışlandığı bu kategorik dünya ötekileştirmeye ve düşmanlaştırmaya oldukça açıktır. Mesela teknik bakımdan dışarıya bağımlı olunmaması gerektiğini iddia eden Şehadetname adlı romanın yazarı Alptekin, bir “kahramanına” teknik ve bilimin Batı’dan alınması konusunda “…Bunlar bizim ezeli düşmanlarımız, bizim kalkındığımızı, ilerlediğimizi istemezler” dedirtmektedir. Böylece diğer konularda olduğu gibi metafiziksel olan fiziksel olana üstün gelir, onun var oluşunu koşullandırır. Romancı açısından metafiziksel kökene sahip bir düşmanlık, “aşkın” bir haldedir ve bu “aşkınlığıyla tekniği, dolayısıyla dünyevi olanı belirler, ona üstünlük kurar. Okur olarak burada yine metafiziksel olanın fiziksel olana karşı üstünlüğüyle karşılaşmaktayızdır. Bu okuma biçiminde Batı’nın ne olduğu, hangi nitelikleri taşıdığı tartışılmaksızın önce dünyevi uzama hapsedilir, sonra ise bütün muğlaklık ve tekilliğiyle sadece düşmana indirgenir. Toplumsal bir kimlik olarak “kendilik” aşırı katılaşır ve bu kimliğin dışında yer alan “başkasına/diğerine”, yani “öteki”ye güven duymak zorlaşır.

Reşat CENGİL

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir