Görevinin başındayken, bir öğrencinin
şiddetiyle hayattan koparılan
öğretmen arkadaşım Fatma Nur Çelik‘in anısına…
Son yıllarda öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişkinin belirgin bir biçimde değiştiği sıkça dile getiriliyor. Öğretmenlerin sınıf içindeki otoritesinin zayıfladığı, saygı sınırlarının daha kolay aşıldığı ve hatta şiddetin bile gündeme gelebildiği bir süreçten geçiyoruz. Kuşkusuz bu durumun pek çok sebebi var: Eğitim sistemindeki yapısal sorunlar, öğretmenlik mesleğinin toplumsal statüsündeki gerileme, değişen veli-öğretmen ilişkileri ve okul kültüründeki dönüşüm bunlardan sadece birkaçı. Bunların hepsine birden değinmek mümkün değil. Bu nedenle ben bu yazıda genellikle göz ardı edilen başka bir noktaya odaklanacağım: Ergenin otoriteyle kurduğu ilişki.
Ergenlik ve otoriteyle sürtüşmenin gelişimsel rolü
Ergenlik dönemi sadece biyolojik bir değişimden ibaret değildir; bireyin otoriteyle ilişkisini kökten yeniden yapılandırdığı bir evredir. Çocukluk yıllarında ebeveynin koyduğu kurallara görece daha kolay uyum sağlayan birey, ergenlikle birlikte bu sınırları sorgulamaya başlar. Bu sorgulama süreci, küçük itirazlar, sınır testleri ve bazen de sert çatışmalarla kendini gösterir. Aslında bu durum ‘hastalıklı’ bir sapma değil, ergenliğin doğasının ta kendisidir. Ergen bu evrede hem kendi gücünü hem de karşısındaki otoritenin sınırlarını tartar. Nerede duracağını, nerede geri adım atacağını ancak bu deneyimlerle öğrenir.
Sağlıklı bir gelişim için bu ‘güvenli çatışma’ alanının ilk adresi aile ortamıdır. Çünkü aile, bir otorite sunarken aynı zamanda bağın kopmayacağını garanti eden güvenli bir limandır. Ergen, ebeveynine karşı çıkabilir, sınırları zorlayabilir, hatta öfke patlamaları yaşayabilir; ancak bilir ki bu çatışmaların sonunda ilişki bütünüyle yok olmaz. İşte bu yüzden aile, ergenin otoriteyle sürtüşme provasını yapabileceği en korunaklı sahnedir.
İki uç ebeveynlik modeli
Bahsettiğimiz o güvenli sürtüşme alanı, farklı nedenlerle pek çok ailede ya hiç kurulamıyor ya da işlevini yitiriyor. Birbirine zıt görünen ama benzer sonuçlar doğuran iki uç modelden bahsetmek mümkün.
Bir uçta; aşırı otoriter, katı ve diyaloğa kapalı aileler yer alıyor. Böyle bir ortamda çocuk, otoriteye karşı çıkmanın bedelinin ağır olacağını erkenden kavrar. Küçük itirazların veya sınır denemelerinin alanı daralır. Çocuk geri adım atmayı öğrenir; ancak bunu sağlıklı bir kabullenişle değil, erkenden sinerek yapar. Dolayısıyla otoriteyle sağlıklı bir çatışma pratiği geliştiremez.
Diğer uçta ise özellikle günümüz orta sınıf ailelerinde daha sık rastladığımız, otoritenin zayıfladığı hatta neredeyse ortadan kalktığı model duruyor. Sınırların belirsizleştiği, ebeveynin çatışmadan kaçındığı ve çocuğun hayal kırıklığı yaşamasını engellemeye çalıştığı bu ortamda, çocuk gerçek bir sınır deneyimi yaşayamaz. Karşısında ona direnç gösteren, dur diyen veya onu dikkatli olmaya zorlayan bir irade yoktur. Ergen itiraz eder, zorlar, taşar, fakat çarpacağı belirgin bir duvar bulamaz. Bu durum ergenin hem karşı koymayı hem de yerinde geri çekilmeyi öğrenme fırsatını ortadan kaldırır.
Her iki modelde de sonuç değişmez: Ergenin otoriteyle güvenli biçimde çatışma ihtiyacı karşılanmaz. Son birkaç on yılda meselenin ağırlık merkezi, otorite fazlalığından ziyade otorite eksikliğine kaymıştır. Ancak asıl mesele bu ihtiyacın baki kalmasıdır; bu ihtiyaç evde giderilemediğinde, ergen telafiyi dışarıda aramaya başlar.
Öğretmen: görece risksiz otorite figürü
Aile içinde karşılanmayan bu ihtiyaç, kendine yeni bir sahne arar. Peki, neden okul? Neden öğretmen?
Öğretmen, ergen için oldukça özel bir konumdadır. Bir yandan otoriteyi temsil eder; kurallar koyar, sınıf içinde hüküm verir ve yaptırım uygulayabilir. Öte yandan ebeveyn kadar “yakın” değildir. Öğrencinin öğretmenle kurduğu bağ, ailedeki kadar ağır bir duygusal yük taşımaz. Dahası, öğretmenin fiziksel ya da sarsıcı bir yaptırım uygulama ihtimali yok denecek kadar azdır. Kurumsal düzen ondan sabırlı, ölçülü ve öz denetim sahibi olmasını bekler. Kısacası öğretmen; otoritedir ama yaptırım gücü seyreltilmiş bir otoritedir. Bu da onu, çatışmanın riskinin düşük olduğu bir figür haline getirir.
Son yıllarda bu tabloya yeni katmanlar eklendi. Evdeki “arkadaşça” ebeveynlik tarzı ve ekran merkezli hayat, ailedeki sınır erozyonunu derinleştiriyor. Okulda ise öğretmen, veli karşısında giderek daha yalnız ve savunmasız kalıyor. Disiplin mekanizmaları zayıflarken, öğretmenin yaslanabileceği kurumsal destek de azalıyor. Dijital dünya ise durumu daha karmaşık hale getiriyor: Ergen, sosyal medyada anlık görünürlük ve sınırsız güç oyunları öğrenirken; okul hâlâ gerçek sınırlar koymaya çalışan bir yapı olarak duruyor. Öğretmenin toplumsal saygınlığındaki gerileme ve ekonomik zayıflama da eklenince ortaya şu figür çıkıyor: Otorite rolünü sürdüren ama bu rolü destekleyen toplumsal zırhı incelmiş bir insan.
Ergen psikolojisi açısından bu durum, sınır testleri için son derece elverişli bir zemin demektir.
Peki, bu testler sınıfta kendini nasıl gösterir? Baskıcı ailelerden gelen ergen ile sınır tanımayan ailelerden gelen ergen, öğretmen karşısında farklı refleksler verir. İlk grupta otorite çoğu zaman korkuyla içselleştirilmiştir. Bu öğrenciler doğrudan meydan okumak yerine pasif direniş, alaycı tavırlar veya dolaylı sınamalar sergileyebilir. İkinci grupta ise sınır deneyimi neredeyse hiç yaşanmamıştır. Öğretmenin koyduğu kural, ilk kez çarpılan gerçek bir eşik gibidir. Bu öğrenciler daha açık, doğrudan ve hızla tırmanan ihlaller sergiler.
Her iki durumda da bu girişimler küçük, gündelik davranışlarla başlar: Tepki ölçen ufak ihlaller, yönergeyi geciktirme, söz kesme veya kararları tartışmaya açma. Bunlar genellikle bilinçli bir strateji değildir; ergen “şimdi öğretmeni test edeyim” demez. Ancak gelişimsel olarak yaptığı şey tam olarak budur: Otoritenin nerede durduğunu ve geri çekilmesi gereken eşiğin nerede başladığını anlamaya çalışır.
Burada öğretmenin tavrı belirleyicidir. Öğretmen sakin ama kararlı bir sınır çizdiğinde, ergen sınırın yerini görür ve genellikle geri çekilir. Ancak öğretmen kararsız kaldığında veya yaptırım belirsizleştiğinde, bu durum ergen için bir davete dönüşür ve sınama davranışları hızla tırmanır.
Bir benzetme: tırmalama tahtası
Evinde kedi olanlar bilir; tırmalama, kediler için doğal ve güçlü bir dürtüdür. Bu yolla tırnaklarını yeniler, kaslarını esnetir ve alanlarını işaretlerler. Bu yüzden evlere tırmalama tahtası konur; kedi orada rahatlar. Peki, ya o tahta yoksa? Kedi bu ihtiyacından vazgeçmez, sadece onu gidereceği yeri değiştirir; koltukları, perdeleri ya da yatakları tırmalamaya başlar. İhtiyaç baki kalır, yöneldiği hedef değişir.
Ergenin otoriteyle sürtüşme ihtiyacı da buna benzer. Aile içinde karşılanmayan bu gereksinim ortadan kalkmaz, başka bir alana kayar. Çoğu zaman bu yeni alan okul, hedefteki figür ise öğretmendir.
Bu nedenle, öğretmen-öğrenci ilişkisindeki bozulmayı yalnızca bir disiplin kaybı ya da yeni neslin saygısızlığı olarak okumak yetersizdir. Burada aslında, aile içinde çizilemeyen sınırların okulda beyhude bir arayışla telafi edilmeye çalışıldığı derin bir dinamik işlemektedir. Meseleye bu pencereden bakıldığında, öğretmene yönelen gerilim yalnızca bir “terbiye” sorunu değil; otoritenin ailede, okulda ve toplumda aynı anda aşınmasının sarsıcı bir dışavurumudur.
Murat BEYAZYÜZ

Son Yorumlar