Son dönemin başarılı öykücülerinden Baran Arslan’la yeni kitabı “Zamana Yazgı” üzerine yaptığımız söyleşi:
Baran Bey merhaba, yeni çıkan “Zamana Yazgı” adlı öykü kitabınızla ilgili söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Kitabınız hayırlı olsun, okuru bol olsun. “Zamana Yazgı”, doğal olarak zaman kavramını merkeze alan öykülerin biraraya gelmesinden oluşuyor. Öykülerinizde genel anlamda bir bütünsellik söz konusu. Bu durum, Refik Halit’in “Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri” kitaplarındaki tematik bütünlüğü andırıyor. Genç bir yazar olarak eskilerin “güldeste formu” dediği tekniği kullanma düşüncenizin temeli nedir? Bu hususun, aynı zamanda eğitimini de aldığınız felsefeye ilişkin kavramların öyküye yedirilip metne nüfuz etmesi için olayların ya da kavramların detaylandırmasıyla bir ilgisi var mı?
Merhabalar değerli Muaz Bey, söyleşi teklifiniz ve iyi dilekleriniz için ben teşekkür ederim. Edebiyat siteniz “dibace.net.“i beğenerek, yakından takip ediyorum. Sorunuza gelince:
Zaman kavramı, tarihin başlangıcından bu tarafa insan hayatını kuşatan en önemli meselelerden biri. Yüzyıllardır filozofların üzerinde düşündüğü zaman kavramı; dinlerin, bilimsel bilginin, tarih dediğimiz zaman yazıcılığının konusu olmuş; pek çok entelektüelin hayatında olduğu kadar, eserlerinin merkezinde de yer almış bir kavram. Kaldı ki “zaman”, terimsel anlamda da edebi eserin olmazsa olmaz bir unsuru olarak yazarların, hatta okurların da metin içi izleğidir.
Ben bu kitapta geçmiş ve gelecek arasındaki çok kısa bir zaman diliminde yaşayan insanın anlam arayışını yazmaya çalıştım. Son yazdığım öyküleri bir araya getirince ölüm, yaşam ve zaman üzerine yoğunlaşmış olduğumu da gördüm. Yazar, yaşadığı zamanın tanığıdır derler. Son dönemlerde dünyamızın ve ülkemizin yaşadığı sancılı süreçlerin bende yarattığı etkiyle “Zamana Yazgı” ortaya çıkmış oldu.
Kitaptaki öyküler yakın zamanda kaybettiğim babamın hastane sürecine denk geldi. Zaten kitabı da babama ithaf ettim. Bu sürede hep hastane odaları, hastanede yaşam mücadelesi veren insanlar, insanların ölüm saatinin yaklaştığı anlara ya da yan odadaki hastanın ölümüne tanık olunca ruhuma yüklenen karamsarlığı bir şekilde dışa vurmalıydım. İyi ki edebiyat var ve bu çaresizlikleri yazıya dökünce bir bakıma kendimi sağaltıyorum. Tıpkı Albert Camus’a, “Siz neden böyle hep ölümden bahsediyorsunuz?” diye sorduklarında onun “Ben ‘Birinci Dünya Savaşı’nı gördüm. İkinci Dünya Savaşı’nı gördüm. Bu kadar acının, bu kadar ölümün ve vahşetin ortasında ancak bu olabildim; başka şey düşünemedim.” dediği gibi neyi yaşıyorsak onu yazıyoruz aslında. Tabii onların gördükleriyle benim gördüklerim karşılaştırılamaz. O zamanın insanları, aydınları çok fazla bedel ödedi ama ben de bireysel anlamda babamla geçirdiğim üç senelik hastane süreci daha çok yaşamla ölüm arasındaki insanı anlamak üzerine kuruldu. Bu öykülerin içinde aşk öyküsü de var fakat o öykünün yolu da bir şekilde ölüme çıkıyor.
Evet, yaşamın orta yerinde her zaman ölüm gerçeği var ama her zaman umut da var. Bu ölüme yazgılı zaman içinde umut her daim var olacak. İnsan umutsuz yaşayamaz. Bu öyküleri, o hastane zamanındaki ruh halim yazdırdı diye düşünüyorum. Kitabı elime aldığımda ben de öyle hissettim. Ama son üç yılda yazdığım öyküleri topladığım zaman ana tema ölüm yaşam ve zaman ekseninde şekillenmiş. Tabi geçmişte yaşadığım, bellekte saklı kalan deneyimler, kayıplar, kırgınlıklar da bana bunları yazdırmıştır diye düşünüyorum. Sonuçta yaratıcı özne dediğimiz yazar ile dünyanın özel bir ilişkisi var. Bir öykücü olarak sanatsal kaygılarım da var. Estetik faaliyetin bir varlığı var. Felsefedeki ontolojiye denk geliyor bu. Her edebi metnin arkasında bir düşünce vardır. Bu düşünce olmazsa metni yapısal olarak ortaya koymak, olayları kurgulamak, kişileri anlatmak mümkün değildir. Zamana Yazgı’nın içinde de bu anlamıyla bir felsefe arayabiliriz.
Kitabın ilk öyküsü olan “Zamansız İstasyon”da, toplumsal baskı altında yetişmiş cahil bir babanın liseli kızıyla sorunlu ilişkisi, daha doğrusu iletişimsizliği anlatılıyor. Yazar (anlatıcı) tarafsız bir bakış açısıyla olayları anlatıyor. Tüm kahramanlarınıza aynı uzaklıkta olmanıza rağmen yine de -eğitimci kimliğinizin etkisiyle olsa gerek- bu hikâyede çocuktan ziyade babanın suçlu olduğunu öne sürüyorsunuz. Yine eğitimci olmanızın etkisiyle kadınlardan yana taraf oluyorsunuz. Bu söylem Türk edebiyatında bir klişe değil mi, hemen her yazarın eserinde kadınları mağdur göstermesi mutlak doğru mudur? (Tam da size bu soruları hazırlarken iki kadının bir erkek tarafından öldürüldüğü haberi sosyal medyaya bomba gibi düştü.) Bunun tersi durumlar da söz konusu olamaz mı?
Dünya edebiyatında, hatta bizim edebiyatımızda da sorunlu baba-mağdur çocuk ilişkisi üzerine çok fazla eser verilmiştir. Üstelik çocukluk birçok insan için zaten başlı başına büyük bir yaradır. Mesleğimin rehber öğretmen olması gereği, yıllardır çocukları dinlediğim, onlarla empati kurduğum için doğal olarak da çocuklardan taraf bir anlayış gelişti içimde.

Kadınların birleşip bir erkeği öldürmesi, spesifik bir olay olarak kurgulanıp erkek şiddeti meşrulaştırılamaz. İster kadın ister çocuk şiddete maruz kaldığında onları savunmak sadece kadınların değil erkeklerinde sorunu. Üstelik bu yazar erkekse kullandığı dile, gösterdiği olaylara dikkat etmek zorunda.
Kitaptaki “Zamansız Erkek” adlı öykümde, erkekliğin nasıl kışkırtıldığına ilişkin bir sahne tasarladım. Evet, erkeklerimiz kendinden güçsüz gördüğü kadın ve çocuklara karşı oldukça katıyken; örneğin polis, asker ya da devlet erki gördüklerinde mutlak itaat ediveriyorlar. Bu ikiyüzlülük de yine hem felsefenin hem de psikolojinin alanına, yani benim eğitim gördüğüm alanlara girdiği için onları yazmakta zorlanmıyorum açıkçası.
Öykülerinizin çoğunda sinematografik bir kurgu var. Felsefeyle bu denli haşır neşir bir yazarın, öyküde hareketli sahnelere gereğinden fazla yer vermesi alışıldık bir durum değil. Malum, olay öykülerinden sayılan metinlerinize bu felsefi dokunuşları nasıl gerçekleştiriyorsunuz?
Antik Yunan’da ilk filozoflar eserlerini şiirle verdi. Lucretius şair midir, yoksa filozof mu? Karar veremeyiz. Parmenides’in Doğa Üzerine yazdığı eser şiir formundadır. Platon felsefesini edebi bir tür olan “Diyaloglar” ile yaptı. Montaigne’nin “Denemeler” adlı eseri hem felsefi hem de edebi bir metindir. Sartre ve Camus edebiyatın içine var oluşun sancılarını, sızılarını, bulantılarını yerleştirdiler.
Felsefi düşünüşün, öykülerime nüfuz etmesinde elbette ki aldığım felsefe eğitiminin payı büyük. Örneğin, “Fotoğraf Hırsızı” adlı romanımın kahramanı da üniversitede felsefe hocasıydı. Öykülerimde felsefe arıyorsak her şeyden önce formuna değil, içeriğine bakmamız gerekmektedir. Öykülerimde ölüm, kaygı, aşk, yalnızlık, kader, varoluş, özgürlük, bekleyiş gibi felsefi problemler var. Öykülerdeki bu alt katmanlar felsefeyle yoğun temas içinde. Tam da bu noktada öyküdeki dilsel yapı devreye giriyor. Sade bir dil ve imgesel anlatım, metne hareket kazandıran betimlemeler, eylem cümleleri, tekrarlar, şiirsel olana yaklaşma bu sinematografik canlılığı sağlıyor. Tabii ki bütün bunlar yılların okumalarından edinilmiş doğal melekelerdir. Ben gündelik hayatımda da bir olaydan söz ederken her defasında bir kısa film çekiyorum galiba.
Küçücük bir gazete haberinden bile oldukça etkili bir öykü çıkarabiliyorsunuz. Örneğin, “Meryem” adlı öyküde, bir gazete haberinin peşine düşüp oradan evrensel bir hikâye çıkarmanız takdire şayan bir durum. Dolayısıyla kimi metinleriniz öykü kalıplarına sığmayacak kadar geniş hikâyelerden oluşuyor. Bu hikâyeleri novellaya (uzun öykü) dönüştürmeyi düşünür müsünüz? Yoksa bundan sonra da kısa öyküler yazmaya devam edecek misiniz?
Yine Camus’dan bir örnek aklıma geldi. Diyor ki büyük usta, “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” Ülkemizdeki insanların üçüncü sayfa haberlerinde çalakalem anlatılan kısacık gerçeklikleri üzerine kafa yormamız gerekiyor. İnsanlarımız neden bu kadar acımasız bir şekilde, gün içinde bıçaklanarak, ateşli silahlarla, tecavüze uğrayarak, trafik kazalarında, kafasına klima düşerek, elektrik akımına kapılarak, belediyenin açtığı çukura düşerek, boğularak, yorgun mermiyle öldürülüyor; ihmale, istismara uğruyor? Neden, neden, nedendir bu yürek söken trajedileri izliyoruz her gün! Bu sahneler hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam eden bizler için yeterince çıldırtıcı değil mi?
Meryem, Ağrı/Doğubeyazıt’ta bir sınıf arkadaşına, “Seni seviyorum ” diye bir not yazdığı için on dört yaşında ölen bir kız çocuğuydu. Yıllar sonra Diyarbakır Tavşantepe Köyü’nde katledilen Narin’i konuşuyoruz bugünlerde. Hatta hemen ardından hastanelerde para için katledilen yeni doğan bebeklerini izliyoruz. Bu kapitalist düzeni yazmak zorundayız. Ne kadar acı olursa olsun çocuk ölümlerini yazmak zorundayız. Adorno, “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti. Ama kendisi yazmayı sürdürdü. “Minima Moralia” adlı eserini okuduğumuzda metnin içine sinmiş o derin acıyı görürsünüz. Edebiyatın konusu insandır. İnsanı yazmaya devam etmek zorundayız.

Bu yazma eylemi de roman, şiir, öykü, deneme, diyalog formuyla yapılabilir. Önemli olan bu içeriğin ne olacağı meselesinde düğümleniyor diye düşünüyorum. Ben sade, kısa metinler yazıyorum. İleride novella gibi eserler de verebilirim elbet, neden olmasın?
Öykülerinizde öykü tekniklerinin çoğunu kullanma gayretindesiniz. Bu, sizin sürekli yeniliğe açık bir yazar olduğunuzu gösteriyor. Bu anlamda ileride, bu kitapta denenmeyen kimi uç öykü kurguları ya da teknikleri kullanacağınız öyküler yazacak mısınız? Yoksa Baran Arslan öykücülüğü biraz post-modern, biraz büyülü gerçekçi, biraz da toplumsal gerçekçi sac ayağı üzerine mi inşa edilecek?
Evet, kitaptaki üç sacayağını derinlemesine analiz etmişsiniz. Öykülerim genel anlamda bu üç sac ayağı üzerinde temelleniyor. Baran Arslan bir şeyi neden arzular, neden merak eder? Hakikati bulmak için elbette. Edebiyat, dilin edebi ve estetik kullanımından doğan bir sanat sonuçta. Kurgusal bir dünyada yaratılmış kahramanlar, karakterler, mekânlar ve zamanlar var. Bir öyküyü yazarken büyülü gerçekçi olsun ya da postmodern bir öykü olsun diye kurgulamıyorum. Kendi okuma deneyimlerim sanırım yazma sürecimde bir etki bırakıyor. Öykü, okurun bilincine bu şekilde yansıyabiliyor.
Deneysel metinler her zaman ilgimi çekmiştir. Yeni bir bakış açısı, belki öyküde yazın dünyamızda devrim yapacak bir metnin iç seslerini duymak isterim. Bu tip metinler genelde o an için yaygınlaşmıyor olabilir ama zamana yazılan bu tip metinler bir şekilde insanın ruhuna, bilincine ulaşacak diye düşünüyorum. Yeni bir roman çalışmam var. Sanırım bu üç sac ayağında şekilleniyor.
Edebiyat dünyasında sizi etkileyen yerli ve yabancı öykü yazarları kimlerdir? Kendinizi, öykülerinizi hangi yazarlara ve eserlerine yakın buluyorsunuz?
Edebi kişiliğimi etkileyen yazarlar ve eserler sayılamayacak çok olsa da şu an aklıma gelenleri söyleyeyim: Orhan Kemal Cemile, Sait Faik Son Kuşlar, Bilge Karasu Troya’da Ölüm Vardı, Ülkü Tamer Alleben Öyküleri… Bu ustaların yazdığı metinler çok önemli benim için. Dünya edebiyatında da Marquez’i çok severim. “Büyülü gerçekçi” edebiyat akımından çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Marquez’in en sevdiğim kitabı “Kırmızı Pazartesi”dir. Rus realizmi, Anton Çehov ve Dostoyevski‘nin kitapları… Özellikle Suç ve Ceza romanı başucu kitaplarımdan.
Öykülerinizi hangi ortamlarda yazarsınız, yazma öncesi herhangi bir ritüeliniz var mıdır?
Öykülerimi genelde evimde yazıyorum. Gün içinde karşılaştığım çarpıcı olayları biriktikçe bilgisayara aktarırım. Yeni bir öyküye kadar aldığım notlar bilgisayarımda saklı durur ve yazma eylemi başladığında ince işçilikli metinlere dönüşür. Yazma öncesi sade bir Türk kahvesi mutlaka içerim.
Son olarak, neler söylersiniz?
Hayat akıyor bir şekilde, edebiyat da öyle… Yaşam bizi nereye götürürse oraların acılarını sorunlarını, düşüncelerini ve duygularını anlatacağız elbet. Canımız sağ oldukça kalemi elimizden bırakmayacağız ve hep ezilenden, horlanmışlardan, yeniklerden yana tavır alıp daha güzel bir Türkiye ve dünya için biz de kalemimizle mücadeleye devam edeceğiz. Tüm insanlığı kapsayacak gerçek bir barışa olan inancımızın ve umudumuzun hiç tükenmemesi dileğiyle bu söyleşi için ben teşekkür ediyorum…

Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Baran ARSLAN
- Adana’da doğdu.
- 2001’de Mersin Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu.
- Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Bilimleri Anabilim Dalı Felsefe Grubu Öğretmenliği Bölümü’nde Yüksek Lisans Eğitimini 2003’de tamamladı.
- Adana Vehbi Güzel Lisesi’nde rehber öğretmen olarak çalışıyor.
- Tersakan Sanat,
- Yaşam Sanat,
- Öykü Gazetesi,
- Edebiyat Nöbeti,
- Oggito,
- Çukurova Üniversitesi KEK,
- Varlık dergilerinde öykü ve denemeleri yayımlandı.
- 2019’da Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda “Bir Mendil Niye Kanar?” adlı öyküsü mansiyon ödülü aldı.
- “Ötekilerin Gecesi” adlı öyküsü 2022’de Emeğin Çukurova’sı adlı seçkide yer aldı.
- “Zamansız İstasyon” adlı öyküsü 2023’de Adana Sokakları Turunç Kokuyor adlı seçkide yer aldı.
Kitapları
Roman
- Fotoğraf Hırsızı, KDY, 2020 Eylül
Öykü
- Ekmek Arası Lagos, Mantis Yayınları, 2021 Şubat
- Zamana Yazgı, Papirüs Yayınları, 2024 Haziran

hep ezilenden, horlanmışlardan, yeniklerden yana tavır alıp falan klasik laflar. bıktık bu tarz kes kopyala yapıştırcı sözlerden. o onu demiş bu bunu demiş şu şunu demiş…
kardeşim senin kendine özgü bir şeyin yok mu?