Çok hızlı, çok gürültülü, çok akışkan, çok kaygan, çok kaypak bir dünyada yaşıyoruz. Anlamlar, değerler, duygular karmakarışık… Yoğun bir enformasyon bombardımanına maruz kalan beynimiz, zihnimiz bulanıklaşıyor. Anlamıyoruz, anlamlandıramıyoruz… Bir duygudan bir duyguya atlıyoruz. Bir hali yaşamadan başka bir halin peşindeyiz… Derinlik yok, durgunluk yok… Hep koşuşturma daima koşuşturma… Ne aşk var bizi kuşatan, bizi kanatan ne de vuslat… Ne hüzün hüzne benziyor ne de sevinç sevince… Bitmeyen, yoran bir gürültü… Bir kaos…
Her şeyin mekanikleştiği, makineleştiği dünyamızda duygularımız ölüyor. Robotlaşıyoruz. Tüketime endeksli robotlar… Yaşamakta olduğumuz neo-liberal, kapitalist düzen, tezgâh aşkı, nefreti, sevgiyi, dostluğu, kini… mekanikleştirerek, sürekli tekrar ederek, kopyalayarak ve de tüketerek yok ediyor. İnsanlar sadece izleyici konumuna dönüştürülerek etkisizleştiriliyor.
Aşırı uyarılma duygusal iğdiş yaratıyor insanda. Fotokopi makineleri, projeksiyon aletleri, televizyonlar, gazeteler, cep telefonları, tabletler aracılığıyla arka arkaya hiç durmadan, nefes almadan hepimiz mesaj, panel, haber, araştırma, istatistik bombardımanına maruz bırakılıyoruz. Bu sağanak, bu bombardıman aslında bizi daha duygusal, daha duyarlı, daha iyi insan yapmıyor. Aksine anlamdan, sahicilikten uzaklaşıyoruz. Bulanıklaşıyoruz…
Bu kadar hızın, karmaşanın, sığlığın, bulanıklığın, mekanikliğin egemen olduğu bir dünyada müzik de sanat da derinlikten, etkili olmaktan, gönle dokunmaktan uzak olacak. Sadece gelip geçen, bir müddet sonra unutulan bir etkinlik… Bütün bu vasatın egemenleğinden uzaklaşıp tarihe döndüğümüzde ya da kulaklarımıza bir türkü, bir ağıt, bir uzun hava, bir gazel, bir hoyrat, bir bozlak dokunduğunda kalakalıyoruz. Biraz daha dikkat kesildiğimizde müzik bizi içine alıyor. Sözler içimize işliyor. Dinlediğimiz türkünün, ozanca yaratıların üzerine daha dikkatle eğildikçe çok yoğun, çok kuşatıcı, çok derin bir âlemin içine dalıyoruz. Hissetmeye başlıyoruz… Ritim içimizde… İçimize işliyor…
Mekanik hayatta yitirdiğimiz ya da taklit ettiğimiz acının, hüznün, ayrılığın, vuslatın, sevmenin, kaybetmenin, kavuşmanın, gurbette olmanın, sılaya dönmenin… ruha dokunan, gönül zembereğini darmadağın eden büyüsüne, gizemine, iksirine kapılıveriyoruz. Modern zamanların kirinden, pasından uzak; varlığa, varoluşa direkt dokunan, varlığımızı çırılçıplak ortaya koyan, neo-liberal dünyanın sahteliği bulaşmayan; su gibi berrak, arı duru türküler gerçek varoluşu dillendiriyor. Hilafsız, hurdasız… İğdiş edilmemiş insani hisler bu sözlerle dile geliyor.
Bir türkü dinlerken acımış, acıyan bir yerlerimizin olduğunu hatırlıyoruz. Bir yüreğimizin olduğunu… Bir makine olmadığımızı… Gönül kırgınlıklarımızı… Kırılmışlığımızı… Her şeyi başarıya ayarlamış, yenilginin adını bile duymaktan tiksinen bir dünyada insanın başarısız da olabileceğini, yenilmenin de insani olabileceğini fısıldıyor bize ağıtlar. Bir mızrap sazın döşünde güneşler doğurabiliyormuş… Bir mızrap güneşleri batırabiliyormuş gönlümüzün en tenhalarında… Görülmeyen ne varsa, unutulan ne varsa, geride kalan ne varsa bir türkü hatırlatıyormuş. Bir türkü…
Yıllar geçiyorken, her şey eskiyorken, ömür denen muamma tekniğe teslim oluyorken bir tek âşıkların sadrından dökülen sözler kalıyormuş hep taze her dem yeni… Gösterişsiz, dupduru… “Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden” türküsü çalarken göğe bakarsınız. Bir ayın olduğunu görürsünüz betondan dağlara kesmiş kentlerde. Ötelerde, uzaklarda dağlar olduğunu hatırlarsınız. Bir dağ görürsünüz kar yağarken… Bir yolcu, üşürken…
Günümüz dünyasını mutlaklaştıran, mal mülk yığmak için çabalayan, muradını dünyada arayan modern insanın bedbahtsızlığını Âşık Veysel söyler: “Dünyada tükenmez murat varımış/Ne alıcı gördüm ne murat gördüm sevdiğim/Meşakketin adın murat koymuşlar/Dünyada ne lezzet ne bir tad gördüm/Ölüm var dünyada yok imiş murat/Gün be gün artıyor türlü meşakkat/Kalmamış dünyada ehl-i kanaat/İnsanlar içinde pek fesat gördüm/Var mıdır dünyada gelip de kalan/Gülüp baştan başa muradın alan/Muradı maksudu hepisi yalan/Ölümü dünyada hakikat gördüm/Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz/Çağlayan bir su var arkı belirsiz/Veysel neler satar narhı belirsiz/Ne müşteri gördüm ne hesap gördüm”
Modern zamanların karmaşasına batmamış, çağdaş siyasal/ekonomik tezgâhlarda üretilmemiş, mekanikleşmemiş, kitle/iletişim fabrikalarında dezenformasyona uğratılmamış zamanlarda direkt gönülden, yürekten akıp gelen sözler, şiirler, türküler… Sese söz verenlerin sadrından dökülenler… Söze sesiyle yeni ve yeniden kıymet verenler… Unutulan, hatırlanmayan varoluş şifresi sözleri, şiirleri, türküleri bize ulaştıranlar… Cengiz Özkan işte bu seslerden biri… Günümüzde bu seslerin en önemlilerinden…
Dupduru sesiyle, gösterişsiz kişiliğiyle, doğru/otantik yorumuyla ve sesinin büyüsünü bağlamasının muazzam tınılarıyla bütünleştiren bir müzik insanıdır Cengiz Abi… Gâh hal dilinde gâh tel dilinde bir modern derviş… Sazı omzunda bir gezgin… Anadolu coğrafyasının her köşesinde yakılmış en içli ağıtları, en dertli türküleri, en gür hoyratları, en yiğit koçaklamaları içimize akıtan bir kaynak. Bir türkü serçeşmesi… O, söylerken uçsuz bucaksız yollar, başı pare pare dumanlı dağlar, sert esen yayla rüzgârları, bozkır akşamları dile gelir… O, söylerken çiçekli yazılar, taş diplerinde navruzlar… Kar altından baş veren sümbüller…
Cengiz Özkan türkü söylerken şekilden şekle girmez. Bağırıp çağırmadan söyler. İçten… Derinden… Ruhunun derinliklerinden… “Ne Feryad Edersin Divane Bülbül” derken içimize attığımız, kimseye söyleyemediğimiz dertlerimiz boşanıveriyor. Modern zamanların iddia ettiği gibi çok güçlü, çok büyük olmadığımızı anlıyoruz bu türküyü dinlerken. O, Âşık Sümmani Baba’ya ait “Ceylan Gözlerine Kurban Olduğum” türküsünü bir söyler ki mü’min kafir, müslim gayrimüslim herkese insan olmak dersi verir. İnsan nasıl olur ya da nasıl olurda insan olunur? Bu sorunun cevabı Özkan’ın sesinde anlam bulur. Müslüman olduğu için kendine her şeyi mubah sayan, kalp kıran insanlara gerçeği hatırlatır. Şöyle söyler Cengiz Özkan: “Ceylan gözlerine kurban olduğum/Tanrı selamını almaz mısınız/Mevla sizi süs için mi yarattı/Biz gel demeyince gelmez misiniz/Gurbete gidenler azığın alır/Kimisi giderken kimisi kalır/Kimi sevap için Kabe’ye varır/Kabe kapınızda bilmez misiniz/Karadır kaşınız yaydan inc’olur/Bugün dünya yarın ahret nic’olur/Bir gönül yapması yüz bin hac olur/Siz gönül yapmasın bilmez misiniz/Sümmani’yem ey dil yare n’iderim/Başım alır diyar diyar giderim/Yarın mahşer günü dava ederim/Siz mahşer yerine gelmez misiniz”
1967 Sivas/Divriği doğumlu Cengiz Özkan. İTÜ Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı Çalgı Eğitim Bölümü mezunu. Lisans eğitiminden sonra İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Ana Sanat Dalı Türk Halk Müziği Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamlıyor. İTÜ Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı’nda, İzmit Belediye Konservatuarı’nda, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda öğretim görevlisi olarak dersler veriyor, sanatını icra ediyor. TRT İstanbul Radyosu’nda çalışıyor. Özkan müzikle türkülerle hemhal oluşunu ve radyoda çalıştığı zamanları kendisiyle yapılan bir söyleşide anlatıyor: “Ailenin Sivas kökenli olması, türkülere olan yakınlıkları, o habitatın içinde doğmakla birlikte bizim hep kulağımızdaydı o türküler. Aşıklar, ozanlar hep bizimle birlikteydi. Eski plaklardan dinleyerek büyüdük. Babamın küçük bir radyosu vardı. Onu göbeğinin üzerine koyar, hep türkülerle, şarkılarla uyurdu. Ben de yanında dinleye dinleye piştim. 8 ya da 9 yaşlarındaydım, babam bana bir cura almıştı. Küçük bir saz. Onunla başladım. Daha sonra konservatuvar yılları başladı. Oraya uzun bir dönem gittim. İlkokuldan sonra. Öyle bir yolculuk başladı, hâlâ da devam ediyor.”
“Orada büyük üstatlarla çalıştık. Turan Engin, Ali Ekber Çiçek, Tuncer İnan, Nida Tüfekçi yine vardı. Yücel Paşmakçı hocamız o zaman şefti. Adnan Ataman… Solistlere eşlik eden saz olarak orada bulunuyorduk. Daha sonra bir imtihan daha açıldı. Çalıp söylemeye baktılar. Biz hem söylüyoruz hem çalıyoruz. Öyle kurum içi imtihan yapıldı. Çalıp söyleme hakkı da kazandım. O kayıtlara başladım bu sefer ama daha çok ben solistlere eşlik ettim. Hepsi birbirinden değerli ve değişik yöreleri okuyan solistlerle o lezzetlerin tadına varmış olduk. Tanımış olduk bu kültürü, daha yakından, derinden. Hepsinden çok farklı şeyler öğrendik ve bu bizde klişe olan duvarları yıktı. Hem bir yöreye bağlı kalmayı bıraktık. Kütahyalı Hisarlı Ahmet ile tanıştık ya da Karadeniz, Rumeli, Kerkük, Azeri türküleriyle, İç Anadolu’yla tanıştık. Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Çekiç Ali ve Hacı Taşan’la tanıştık. Bütün hepsinden beslenme fırsatını da Radyoevi’nde yakaladık aslında. Çünkü değişik yörelerden insanlar, en iyi bildiklerini söylüyorlardı. Solistlerin çoğu da bir konuda uzmanlaşıp o yöreyi çalışıyordu. Biz de eşlik sazı olduğumuz için hepsine eşlik ediyorduk. Bizim için aslında bulunmaz bir nimetti. Çalışma imkanı bulduk. Bir yönüyle o tarafımızı da pişirmiş olduk. Aslında güzel yıllardı. Tabii ki çok değerliydi bizim için.” https://www.aa.com.tr/tr/kultur-sanat
Özkan hemşehrisi büyük ozan Âşık Veysel türkülerini yeniden yorumladı. Onun türküleri Özkan’ın sesinde ve sazında bir kez daha dile geldi. Bir vefa örneği… “Hayal Bana Yakın, Sen Bir Ceylan Olsan, Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz, Derdimi Dökersem, Kızılırmak Seni Seni, Ben Gidersem, Kaldırsam Perdeyi, Saklarım Gözümde Güzelliğini” gibi Veysel türküleri… Veysel Baba’nın türküleri içimize işler. Derin bir sızı gibi sızlar durur orada. Yaşadığımız zamanın sevgisizliğine, vurdumduymazlığına, lanetine inat… Cengiz abiyi dinlerken yılkı atları koşar damarlarımızda. Acıya koşar, acıyı koşar bozkırlar boyunca bütün kısraklar.
“Kırmızı Buğday Ayrılmıyor Çecinden” der Özkan. “Mevla’m Mevla’m versin güzellerin gencinden. Kim ayrılmış ben ayrılam eşimden.” diye devam eder. Türkü devam ettikçe bir robot olmadığımızı anlıyoruz. Etten kemikten bir varlığız… Üzülüyoruz, seviniyoruz, dertleniyoruz, kinleniyoruz… Tam her şeyin bittiğini düşündüğümüz, naçar kaldığımız, yalnızlığın koyu karanlığında yüzdüğümüz anda “Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma/Ağlama Gözlerim Mevlâ Kerimdir/Derman Arar İken Derde Düş Oldum/Ağlama Gözlerim Mevlâ Kerimdir/Huma Kuşu Suya Düştü Ölmedi/Dünya Sultan Süleyman’a Kalmadı/Dedim Yâre Gidem Nasip Olmadı/”Ağlama Gözlerim Mevlâ Kerimdir” türküsü yankılanıyor ruhumuzun koyaklarında. Bir umud, bir yalnız olmadığımız duygusu… Çağdaş insan derdinin farkında değil. Derdini anlatmaya, kendini tanımaya korkuyor. Derdini anlatmaya kimseyi bulamıyor. Saçlarını sonsuz rüzgârlar okşamıyor. Betondan çöllerde kayboluyor insan. Betondan çöllerde…
“Kırmızı Buğday, Ah İstanbul, Âşık Veysel Türküleri, Gelin, Naz, Hayalmest, Yâre Dokunma, Yâre Dokunma 2″ albümleriyle dinleyeni mesteden Cengiz Özkan’ın yine önemli bir halk müziği insanı Muharrem Temiz‘le birlikte söyledikleri türküler hepimizi doyumsuz bir türkü muhabbetine çağırıyor. Hatta “Yâre Dokunma, Yâre Dokunma 2” Cengiz Özkan’la Muharrem Temiz’in birlikte çalıp söyledikleri albümler.
Selam olsun Cengiz Özkan’a!…
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar