Âşık Ozanlıktan Uzak Durmayan Bir Türkü İnşacısı: Seyfettin Sığmaz

Lirizm ile melankoli, nerede buluşur, nerede ayrılırlar?

Wayne Clayton Booth gibi, analize dümen kıran eleştiriden yana olan isimler, yukarıdaki soruya zevahiri kurtarma zaafına saplanmadan karşılık aramışlardır.

1921 yılında Erzurum’da doğan Seyfettin Sığmaz’ın kaleminden çıkan, Musa Eroğlu ile Nazlı Öksüz tarafından hakkı teslim edilerek dillendirilen, “Pınar Başından Bulanır” başlıklı eser, girişte yöneltilen soruya, Booth ve şürekâsının kulaklarını çınlatırcasına, taşı gediğine oturtan cevaplar verdiği için özel bir yerde durmaktadır.

Müzik merdiveninin basamaklarını, köy düğünlerinde, kamış kaval ve zurna üfleyerek çıkan Sığmaz gibi, asıl adı İsmail Aydın olan 1932 ile 1983 arasında bu dünyanın konuğu olan, birçok eser gibi Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım?’a da imza atan Âşık Daimi de lirizm ile melankoliyi cümlelerinde buluşturmuştur ancak ikisini birbirine karıştırmamıştır. Böyle bir sorun yaşamamasının arka planında, liriği, lirizmin boyunduruğuna teslim etmemesi ve melankoliye, liriğin içini doldurarak kapı aralaması vardır.

Sığmaz’ın Âşık Daimi gibi bir Âşık Ozan olmamasına rağmen, onunla sözü edilen bağlamda buluşmasına şaşırmamak gerekir çünkü alt türleriyle birlikte Türkü formu için dirsek çürüten Kaynak Kişilerin genelinde benzeri manzaralarla karşılaşmak mümkündür.

Sığmaz’ın müzikal bağlamda ayaklarının yere sapasağlam basmasında Muzaffer Sarısözen’in katkısı büyüktür.

Sarısözen, sorunlu derleme çalışmalarıyla tartışılmayı ziyadesiyle hak etse de Sığmaz gibi isimlerin gün yüzüne çıkmasındaki gayreti dolayısıyla saygıyla anılması gereken isimlerdendir.

Sığmaz’ın; Sarısözen gibi, ulus-devletin kültür politikalarını ete kemiğe büründüren ekipte yerini alan bir ismin yanından, Türkiye’de ve Türkiye dışında da ayrılmaması, yerelliğin laubaliliğinden istifade ederek sığlığa, Mustafa Kemal Atatürk’ü gölge gibi takip eden, yıllar sonrası şöyle dursun, kendi dönemlerine bile seslenmekten âciz, sade suya tirit metinlerin sahipleri gibi teslim olmasını beraberinde getirmemiştir çünkü dünyaya geldiği toprakların sosyokültürel birikiminin, laubaliliği şöyle dursun, yerelliğin değil, yerliliğin temsilcisi olduğunu unutmamıştır.

Sığmaz bu özelliğiyle, hemşerisi Ağa Dede Keskin’le bir araya getirilmelidir çünkü Uzundere Barı gibi nev’i şahsına münhasır bir eseri İlhami Uslu ile gün yüzüne çıkaran Keskin de Bar özelinde folklorun, onu sergileyenden önce, ukalalıkla alışverişi olmayan bir mağrurluk istediğini ve beklediğini, mağrurluğun, ayağın nereye ve nasıl basılmasının bilinmesinden beslendiğini kendisinden feyz almak için çaba sarf edenlere hatırlatmıştır.

Lirikten kâm almasına rağmen, taşlarını lirizmin döşemediği bir zeminde eserlerini yükselten Sığmaz’ı, Kavurma Koydum Tasa gibi, bünyesinde, ölçülü biçili ironiyi barındıran bir eserin de inşacısı olarak görmek, göreni şaşırtmaz çünkü Sığmaz’ın, lirik ve melankoli gibi ironiyi de araç olarak kullandığının farkındadır.

 Sığmaz, bu dünyadan 1974’te göçtüğünde arkasında, bugün her dilde laf ola beri gele dolaşan eserler bırakmıştır ama adı, o eserlerle bile anılmamaktadır. Böyle bir sorunun yaşanmasının arkasında ise, doğduğu toprakların, sosyokültürel birikiminden bihaber olması ve neoliberal düzeneğe hizmet etmesi vardır.

Kavramdan kargaşa, kargaşadan kavram devşirmenin öncesinde kavramın içini boşaltarak zarar verme mesaisini sürdüren neoliberal düzenekten uzak durmanın yolu, bulanan suların durulması hatta berraklaşması için ter döken Seyfettin Sığmaz gibi kıymetlilere, hakikaten kıymet vermekten geçmektedir. 

Mehmet Akif ERTAŞ

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir