Zeliha T. UÇAR: “Yazmak Bizzat Hayatın Kendisinden Beslenen Bir Eylemdir.”

Geçtiğimiz yılın son aylarında “Tahta Bacaklı At” adlı öykü kitabınız yayımlandı. Okuru bol olur umarız. Sayısal ağırlıklı mühendislik eğitimi aldınız. Bu eğitime rağmen sözcükleri, dili merkeze alan edebiyat uğraşı alanınız. Öykü yazıyorsunuz. Eskiden sayısal ağırlıklı teknik alan eğitimi almış birinin edebiyatla uğraşması, öykü yazması garip karşılanabilirdi. Bir mühendis olan Zeliha Tamer Uçar’ın edebiyatın şiire en yakın türü olarak kabul edilen öyküyle uğraşması, öykü yazması hususunda neler söylersiniz? Mühendis Zeliha’nın edebiyatçı Zeliha’ya kazandırdığı bir şeyler oldu mu? Birbirlerinden etkilendiler mi?

Edebiyata olan ilgim lise yıllarımda şiir yazarak başladı. Ayrıca yazdığım metinler edebiyat öğretmenlerimin ilgisini çekerdi. Üniversite eğitimiyle birlikte tamamen sayısal bir alana yönelsem de edebiyat hayatımda her zaman varlığını sürdürdü. Uzun yıllar kendimce şiir yazmaya devam ettim. Sizin de belirttiğiniz gibi öykü şiire en yakın türdür. Öykü de şiir gibi metaforlarla, imgelerle, sembollerle gerçekliği dönüştüren bir anlatma biçimi. Sanırım şiirin bir uzantısı olarak öykü yazmaya yöneldim.

2019’da öykü yazmaya, öykü yazmanın matematiği üzerine çalışmaya başladım. Kurduğum cümleden de anlaşılacağı üzere öykünün de bir matematiği olduğu düşüncesindeyim. Mühendislik eğitiminin muhakeme yapma ve sorun çözme yeteneği kazandırdığı kabulüyle aldığım eğitim olay örgüsü oluşturma, çatışma kurma ve çatışmaları çözümleme pratikliği verme açısından bana avantaj sağlıyor olabilir.   

Zeliha Hanım neresinden bakarsak bakalım yazmak zor bir iş aslında. Çevreye dikkat kesilmenin, derin gözlemler yapmanın yanında hayattan soyutlanmak da gerekiyor. Siz neden yazıyorsunuz? Sizi yazmaya iten saikler nelerdi? Nedir yazma motivasyonunuz?

Yazmak bizzat hayatın kendisinden beslenen bir eylem. Sadece okuduğu kitaplardan ya da filmlerden beslenen bir yazarın kalemi biraz suni kalabilir. Kendimi bildim bileli insana dair meselelere duyarlı olduğumu söylemeliyim. İnsana ait bir mesele, hayatın içinden anlık bir etkilenme, bir koku, bir imge, bir duygu, bir olay benim için bir öykünün yazılma nedeni olabiliyor.

Öykü hayatı olduğu gibi aktarmaz. Bir şeyin öyküleşmesi için kurgulanması gerekir. Hayatın içinden gözlemlerimi kendi görme biçimime göre yeniden yorumlayarak öyküleştirmemin kalemimi özgün yapan şey olduğunu düşünüyorum. Ben hiçbir zaman bukalemun gibi girdiği ortamın rengini alan bir karakter olmadım, olamadım. Kendi rengimi her zaman belli ettim. Yazmak da hayatın içinde kendi rengimi koruma çabası.  Yazmak benim için bir çeşit insanı ve hayatı anlama, insana dair meselelere sesimi yükseltme yordamı…

Kitabınızın adı metaforik çağrışımlar açısından çok güçlü. Bir yanıyla insanın çocukluğuna giderken diğer yanıyla insanın eksik kalan yanlarını tamamlama gayretini ifade ediyor. “Tahta Bacaklı At” derken çocukluğa mı dönüyorsunuz ya da bir tamamlanma gayretini mi ifade ediyorsunuz?

2023’te İnebolu Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği 3. Oğuz Atay Öykü Ödülü’nde kitabıma ismini ve ruhunu veren “Tahta Bacaklı At” isimli öyküm seçkiye girdi. Bu ödül benim yazma yolculuğumun bir dönüm noktası oldu. Bu ödülden sonra öykülerimi bir dosyada toplama ve kitaplaştırma cesareti buldum.

Sorunuza dönecek olursam, öyküdeki baston ve gümüş yeleli at, karakterin babasıyla ilişkisinin en güzel ve güçlü olduğu çocukluk dönemine özlemin bir metaforu. Karakterin tekrar babasıyla bu kadar güçlü bir bağ kuramayacak olmasının da bir yası diyebilirim. Baba kaybıyla eksik kalan, bir daha da yaşanması mümkün olmayanları zihnen bütünleme çabası.

Öykülerinizde özellikle “Tahta Bacaklı At”ta nesneleri dekoratif malzemeler olarak kullanmıyorsunuz. Nesneler sanki birer canlı organizma. Ruha sahipler gibi. Bu nesneler geçmişi bugüne taşıyorlar. Öykülerinizde nesnelere neden böyle bir işlev yüklüyorsunuz?

“Babamın uyuklamasını fırsat bilir, bastonu kaçırıp gizli gizli oyun kurardım evin içinde. Musa’nın asası gibi canlanıverirdi elimde. Atımın sırtına atladığımda zaman yırtılır, masalsı bir evren açılırdı önümde. Sihirli bir dünyanın eşiğinden atlardık tahta bacaklı atımla. Neredesin şimdi Gümüş Yele?” Öykümden aktardığım bu cümlelerden anlaşılacağı gibi “Tahta Bacaklı At”ta baba bastonu Hüma ismindeki karakterin hayalî çocukluk arkadaşı.

Çocuk Hüma’nın hayal dünyasında baston bir ata dönüşüyor ve gerçeklikle hayal arasındaki sınır silikleşiyor. Çocuk Hüma açısından ruhu olan bu baston, sizin de belirttiğiniz gibi öykü zamanında bir bellek, bir hafıza taşıyıcısı olarak kullanılıyor. “Tahta Bacaklı At” öyküsü büyülü gerçekçi bir atmosfer içinde geçmektedir. Atmosferi büyülü gerçekçi yapan ise hayalî arkadaş olan bastonun Gümüş Yele isminde bir ata dönüşmesi.

“Tahta Bacaklı At”ta söylenen, yazılan kadar söylenmemiş olanların da ağırlığı kendini fazlaca hissettiriyor. Aile içi gerilimleri, çatışmaları görünür olaylardan daha çok psikolojik titreşimlerle mi kurmayı istediniz? Aynı zamanda bu öykü, insan tekini aşarak kuşaklararası yaralara, sancılara vurgu yapıyor. Bizim toplumda yaşanan travmalar yaşanıp bitirilen, hesaplaşılan şeyler mi yoksa gelecek kuşaklara miras mı bırakılıyor?

Karakterizasyon, karakteri anlatmak değildir, karakteri kurmaca içerisinde inşa etmek demektir. Karakter en çok sustuklarıyla, söylemedikleriyle, gizledikleriyle, başkalarının gözündeki algısıyla, anlatıcının onu okura hangi uzaklıktan anlattığıyla şekillenir. “Tahta Bacaklı At” ta da karakterin kişiliğini sustuklarına bakarak çözüyoruz. Benim de gözlemlerim toplumumuzda aile içi iletişimin söylenmeyenler üzerine kurulduğu yönünde. Bu da imalar üzerine kurulu ya da problemin muhatabıyla değil de üçüncü kişiyle dedikodu edildiği gerilimli bir iletişim enerjisi oluşturmakta. Ya da yüzleşmek yerine pasif isyanın, pasif öfkenin, pasif direncin yükselttiği duvarlara çarpa çarpa tükenene kadar bir ilişkinin içinde kalmayı ilişki sayan tuhaf bir kültürel anlayış içerisindeyiz.

“Tahta Bacaklı At” öyküsünde de konuşulmayanlardan doğan psikolojik gerilimi hissediyoruz. Bizim toplumumuzda yaşanan travmalar maalesef gelecek kuşaklara miras bırakılmaya devam ediyor. Çünkü ülkemizde açık iletişim halinde olmak çok zor. Problemleri konuşmaya kalkışmak bir tehdit olarak algılanıyor hatta daha büyük başka problemlerin oluşmasına neden olabiliyor. Bu gibi nedenlerle de problemler hep halı altına süpürülüyor. Sahicilikten uzak, pasif agresif, gizli kırgınlıklar üzerine kurulu ilişki modelleri karbon kağıdıyla çoğaltılmış kötü kopyalar gibi kendini tekrarlıyor.

Öykülerinizin atmosferi de etkileyici. Gerçekle düş arasında salınan bu yapıda bilinen klasik anlatıların sınırlarının bulanıklaştığı görülüyor. Gerçekçi anlatımın dışında gerçeküstücülük, büyülü gerçekçilik, psikolojik gerçekçilik gibi türler de söz konusu. Bu türlerden hangisini kendinize daha yakın görüyorsunuz?

Edebiyat tarihini dikkate alırsak insana ve hayata dair hemen hemen bütün meselelerin yazarlar tarafından kaleme alındığını söyleyebiliriz. Bu durumda günümüz metinlerini öne çıkaran, nitelikli yapan şeylerden birinin de kurulan atmosferlerin inandırıcılığı ve özgünlüğü diyebilirim. Özellikle yazmayı tercih ettiğim bir tür yok. Bütün edebi türlerde öyküler yazmayı deneyimlemeye çalışıyorum. Baştan sona detaylarını düşünerek kurguladığım öykülerim olduğu kadar bana kendini yazdıran öykülerim de oluyor.

Yazmak, zaman zaman bir çeşit kendini keşfetme eylemine dönüşebiliyor. Buna bilinçli olarak izin veriyorum. Düzenli olarak yazmaya çalışıyorum. Elbette her kalemi elime aldığımda hedefi belirli metinler üretmem mümkün değil. Rutini devam ettirmek adına masa başına oturduğumda çoğu zaman ne yazacağımı bilmeden ilk cümleleri kurmaya başlıyorum. Bazen bu ilk cümleler okuduğum bir kitaptan tetikleyici olarak seçmiş olduğum cümleler oluyor.  Bu yöntemle yazmak önemli bir keşifte bulunmak kadar heyecan verici benim için. Ucu açık, nereye varacağı belirsiz bir eylem halinde ilerleyebiliyor. Yazmayı bıraktığımda aşağı yukarı bir öykü iskeleti oluşmuş oluyor. Yazdıklarımı okumadan bilgisayarı kapatırım. Birkaç gün sonra tekrar öyküye döndüğümde artık bir yazar bilinciyle tekrar tekrar okuyup yeniden yazıyorum.

Benim için yazmak esriklik ve bilinç hali arasında salınan bir eylem. Üretme aşamasında zihni serbest bırakarak bu esriklik haliyle yazmayı önemsiyorum. Bu ilk yazma eylemi tamamlandıktan sonra yazılanlar bilinçli bir zihnin denetiminden geçirildiğinde ancak nitelikli bir eser ortaya çıkabiliyor. 

Yukarıda sorduğumuz soruya bağlantılı bir soru daha sormak isterim: Kitabınızda ailelerin görülmek istenmeyen acılarını, sancılarını, sessiz köşelerini, kırılmışlığını, kırgınlığını, suskunluğunu anlatıyorsunuz. Ev ve aile ortamı, güvenli olmaktan çok tekinsiz bir yer olarak görünüyor. Aile ve ev kavramını çatlaklı ve kırılgan bir yapı olarak mı düşünüyorsunuz? Neler söylersiniz bu hususla ilgili?

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” sözü Leo Tolstoy’un ünlü eseri “Anna Karenina”nın ikonik açılış cümlesidir. Bu söz, mutluluğun; sevgi, saygı, güven, sadakat, anlayış gibi değerler barındırdığının, ancak mutsuzluğun her ailede farklı nedenleri olan, ailelerdeki ilişki dinamikleriyle ortaya çıkan özgün bir deneyim olduğunu vurgular. Edebiyat toplumun bir aynası gibidir, daha çok mutsuzlukların nedenlerini gösteren bir ayna. İlişkilerdeki çatlakları, kırılganlıkları yansıtır. Kıssadan hisse çıkarmak da okura düşüyor. Bir yazar olarak ben de topluma benim aynama düşen yansımalarını gösteriyorum.

Genel olarak sizin edebiyatınızda duygusal tonla anlatının sertliği arasında bir gerilimin varlığı hissediliyor. Bunlara ilaveten sinematografik bir anlatım da var metinlerinizde. Yazarken metindeki müzikalite ve ritme dikkat ediyor musunuz? Sinemayla ilgili misiniz?

Hayatta öyle değil mi? Sıradan bir ritimle ilerlerken o sıradanı bozan ani değişimlerle sarsar, değiştirir, dönüştürür. Bu değişim ve dönüşümü bağırmadan, soğukkanlılıkla öyküleştirmeye çalışıyorum. Hissettiğiniz bu gerilimin nedeni öykülerimdeki anlatıcıların o sıradanın içindeki sarsıcı ani değişimleri soğukkanlı bir anlatımla aktarmasından kaynaklanıyor olabilir. Bir nedeni de benim öykülerimdeki sinematografik anlatımın öne çıkması sanırım. Görsel ve duygusal hafızamın işitsel hafızama göre daha baskın olduğunu düşünüyorum. Hatta görsellerle hatırlayan bir zihnim var. Uzun yıllar resim sanatıyla ilgilenmem de görsel hafızamı kuvvetlendirmiş olabilir. Öykü yazmanın anlatmaktan daha çok sahne kurmak olduğu görüşündeyim. Öykülerime en büyük katkıyı izlediğim filmlerden alıyorum. Filmlerdeki sinematografik anlatı benim kalemimde gözlemci bir kamera gözü oluşumunu kuvvetlendirdi bence. Filmin hangi sahneyle açıldığına, çatışmaların nasıl sahnelendiğine özellikle dikkat ederim.

Öykülerimde kurduğum atmosfer yazının ritmini de belirliyor. Bu ritim genellikle ilk iki paragraftan sonra oluşmuş oluyor. Ritmi zihinsel olarak takip ederek yazmaya devam ediyorum. Öykünün tamamındaki müzikalite böylece kurulmuş oluyor.

Zeliha Hanım bizim yazınımızda çocukluk genellikle çok iyi, güzel zamanlar olarak hatırlanır. Özlemle, nostaljik bir duygulanımla yad edilir. Nostaljik bir idealize söz konusudur. Sizin öykülerinizi dikkatli okuduğumuzda bu nostaljik idealizasyon potasına girmeyen bir dilin varlığını görebiliyoruz. Çocukluğun güvensiz, zaman zaman karanlıkta kalan köşelerine dokunuyorsunuz. Bu konu hakkında neler söylersiniz?

Ben de çocukluk yıllarını doya doya yaşamış şanslı insanlardanım. Ancak yazmak bizlere toplumda aksayan yönlere bakma sorumluluğu yüklüyor. Günümüz yazarları olarak iletişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda ülkemizde ve dünyada olup bitenlerden her an haberdarız. Aile kurumunun çatırdadığı, insanlığın en masumu olan çocukların istismara, şiddete, taciz ve tecavüze uğradığı kirli bir çağa şahitlik ediyoruz. Bütün bu olup bitene gözlerimizi kapatamayız, kapatmamalıyız.

Yaptığım psikoloji okumalarına ve hayatın içinden gözlemlerime göre insan hayatındaki sorunların çoğu dönüp dolaşıp çocukluk yıllarına dayanıyor. Çocukluğunda duyulmamış, görülmemiş sevilmemiş, ihmal edilmiş, hatta istismar edilmiş, şiddet görmüş bireyler tutunacak bir dal bulamadıklarında bunun bedelini önce kendileri sonra da yakın çevreleri ve toplum ödemek zorunda kalıyor. Bir yazar olarak benim görevim kuytulara, karanlık köşelere, insanın gölgelerine, toplumun aksayan yönlerine ışık tutmak, gerçeğin üzerindeki örtüyü sıyırmak. Böylece insanın dönüşümü adına küçük de olsa bir farkındalık oluşturmayı başarabilirsem kendi üzerime düşen sorumluluğu yapmış sayacağım.

“O Makine Senden Kıymetli” öykünüz de dikkate değer. Tabiri caizse zamanın ruhunu ele veriyor. Bir metafor olarak “makine” araç olmaktan çıkıp günümüzün ruhunu anlamak için anahtar haline geliyor. “Makine” metaforu sizin düşünsel zemininizden nasıl yükseldi? Neler söylersiniz?

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar. Eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.” Sanırım Cemil Meriç’in bu cümlelerini bilmeyenimiz yoktur. Tam da içinde yaşadığımız zamanın ruhunu yansıtıyor. Din, dil, ırk fark etmeksizin ekonomik gücü olmayanın değersizleştirildiği hatta insanca yaşama hakkının elinden alındığı kapitalizmin iyice gemi azıya aldığı bir çağda yaşıyoruz. Hatta şu an insanlık öyle bir eşikte ki yapay zekâ teknolojisi kısa bir zaman içinde çoğumuzun mesleklerini elinden alacak gibi görünüyor. “O Makine Senden Kıymetli” öykümde olduğu gibi kaç tane üniversite diplomasına sahip olduğunuzun bir kıymetinin kalmayacağı zamanlara doğru gidiyoruz.

Günümüz öykücülüğünde “anlatmak”tan, “ders vermek”ten, “dikte etmek”ten daha çok “sezdirmek” öne çıkıyor. Metinler açıklayan değil, boşluk bırakan; okuru öykünün içine çeken, öyküyü okurun tamamlamasını muradeden bir yöne evriliyor. Popüler tabirle metinler “çoklu okuma” şeklinde kuruluyor. Buradan hareketle kendi metinleriniz hakkında neler söylersiniz?

Öykü şiir gibidir. Metaforlarla, imgelerle, sembollerle gerçekliği dönüştüren bir anlatma biçimidir. Öykü hayatı olduğu gibi aktarmaz. Bir şeyin öyküleşmesi için titizlikle kurgulanması gerekir. Yazarın, hayatı kendi görme biçimiyle yeniden yorumlamasıdır öykü. Az sözcükle çok şey anlatan, eksilterek kurgulanan bir edebi türdür. Dolayısıyla yazmak ve okumak emek ister. Ben de öykülerimde boşluklar bırakarak ders vermek yerine karanlık alanlara dikkat çekmeyi amaçlıyorum.

Sizin için yazmak dünyayı yeniden kurma, yeni dünyalar kurma mı yoksa mevcut dünyanın yaralarını, acılarını, kayıplarını kayıt altına alma yöntemi mi? Yazmak dünyayı anlama gayreti mi yoksa var olana direnme biçimi mi?

Benim için yazmak bir çeşit hayatı ve insanı anlama çabası. İnsanın içindeki insana, insanın gölgelerine, çeşitli insanlık hallerine bakıyorum. Yazar meseleleri olan insandır. Ben de meselelerim üzerinden insanı anlamaya çalışıyorum bazen de itiraz ettiklerime metinlerimle sesimi yükseltiyorum.

Son olarak neler söylersiniz? 

Edebiyat için verilen her emek çok kıymetli.  Size ve dibace.net’e emek veren herkese teşekkür ederim. Sevgili kitapseverlerle “Tahta Bacaklı At”ta kurduğum öykü evrenimde buluşmak dileğiyle. Hoşçakalın. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Zeliha Tamer UÇAR 

    • Ankara’da doğdu.
    • İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara’da okudu.
    • Üniversite eğitimini Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde tamamladı.
    • Yüksek Lisansını Gazi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Yapı Anabilim Dalı’nda yaptı.
    • Ankara’da yaşayan yazar evli ve iki çocuk annesidir.
    • Üniversite eğitimiyle birlikte teknik bir alana yönelse de lise yıllarından bu yana edebiyat yazarın hayatında her zaman varlığını devam ettirdi.
    • 2019’da öykü yazmaya başladı.
    • Öyküleri; Türk Dili Dergisi, Edebiyat Haber, İshak Edebiyat, Heceöykü, Daima Edebiyat gibi çeşitli dergilerde yayımlandı.
    • 2023’te İnebolu Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği 3. Oğuz Atay Öykü Ödülü’nde “Tahta Bacaklı At” öyküsüyle seçkiye girdi.
    • “Sağır Boşluk” isimli öyküsü Nilüfer Kütüphane’nin düzenlediği  “2023 Yılın Yazarı Tomris Uyar” projesi kapsamında yayınlanan “Tomris Uyar Öykü Ödülü Seçkisi”nde yer almaya değer görüldü.
    • 2024 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Seçkisi’nde “Karta Kaçtın, Seni Bundan Sonra Kim Alır?” isimli öyküsüyle yer aldı.
    • “Dünya Anamın Memesi” öyküsüyle İshak Edebiyat 2024 Öykü Seçkisi’nde yer aldı.
    • “Demet Apartmanı Cinayeti” öyküsüyle Nilüfer Kütüphane’nin düzenlediği “2025 Yılın Yazarı Rıfat Ilgaz” projesi kapsamında yayınlanan “Rıfat Ilgaz Öykü Seçkisi”nde yer almaya değer görüldü.
    • “Kimse Yok Mu?” isimli öyküsü Akşehir Belediyesi’nin düzenlediği Tarık Buğra Ulusal Öykü Yazma Yarışmasında seçki kitapta yer almaya hak kazandı.
    • “Çığırtkan Keklik” isimli öyküsü 2026 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda mansiyona değer bulundu.
    • Ekim 2025’te “Tahta Bacaklı At” isimli öykü kitabı Metinlerarası Kitap’tan çıktı.
    • On üç öyküden oluşan kitapta yazar, insanın peşini hiçbir zaman bırakmayan çocukluk travmalarının vakti zamanı geldiğinde bir şekilde gün yüzüne çıktığı anları, insan hallerini, ilişkilerdeki çatışmaları ve çıkmazları konu edindiği öyküleri zaman zaman gerçekçi, zaman zaman da ironik bir dille aktarıyor.
    • Aynı zamanda kitap bütünlüğü içinde postmodern öykülere de yer verilmiş.
    • Zeliha Tamer Uçar’ın öykülerinde hayat, en sıradan anların içinden büyülü, ürpertici ya da sarsıcı bir şekilde yükselir.
    • Tahta Bacaklı At, kayıpların ardından beliren gölgelerden ailelerin görünmeyen yaralarına, suskunlukların ve bastırılmış öfkelerin izlerinden geçerek insan ruhunun gizli katmanlarını açığa çıkarıyor. Yazar kimi zaman bir evin sessiz köşesinde, kimi zaman bir balkondan görülen düşşel bir atın kişnemesinde okuru kendi iç yolculuğuna çıkarıyor. Bu kitap okuru hem kendi geçmişiyle hem de unutulmuş masalların yankısıyla yüzleştiriyor.
    • Her öyküde, geride bırakılanların gölgesiyle, geleceğin kırılgan ihtimalleri arasında salınan bir yaşam…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir