Bir kartal yavrusu dünyaya geldiğinde evvela kuluçka yatağının etrafını keşfeder. Beyaz yün yumağından sıyrılıp da parlak tüylerini giymeye başlayınca, yuvanın sınırlarını gezmeye başlar. Daha sonra da gerinmeye benzer birtakım kanat hareketleri yaparak niyetini belli eder. Uçmaya hazırdır artık. Önce yuvaya yakın mesafelere kısa seferler düzenler ve iyice palazlandığına emin olduğunda ise kendi hayat güzergâhına doğru kanatlarının altını havayla doldurur. Bu olgunlaşma sürecinin sağlıklı işleyişi; güvenli bir yuva ve gözetimleri altında olduğunu hissettiği ebeveynleri sayesinde olur.
Yine bir aslan yavrusu da buna benzer bir yöntemle hazırlanır hayata. Doğduğu mağaraya yakın bir düzlükte kardeşleriyle yalancıktan boğuşurken ve onları diş geçirmeden ısırırken arada dönüp, kendilerini dik bakışlarıyla izleyen anne babasına bakar. Bu emniyetli alan ve yanı başındaki aile büyüklerinden aldığı teminat hissiyatıyla; hayata diş geçirmeyi ve pençe atmayı öğrenir.
Birçok canlı türü benzer yollarla serpilip atılır hayata.
Ve insan…
Annesinin memesini iki dudağı arasında sımsıkı tutması; varoluş çabasıdır. Yine annesinin serçe parmağını küçücük eliyle kavraması ise bağlanma ihtiyacının göstergesidir.
Gözünün önündeki puslu ışık perdesi kalkıp da etrafındaki nesnelerin detaylarını görmeye başladığında, sesinden ve kokusundan tanıdığı annesinin yüzünü ayırt etmeye başlar ilk önce. Artık bundan sonra çevreyi genişletir ve başka yüzleri de tanımaya başlar. Bir kişi daha vardır annesinin hemen yanında. Kendini severken daha kalın sesler çıkaran, yüzünde batan bir şeyleri olan bu adam ise babasıdır. Anne ve baba isimli bu iki ağacın gölgesinde, güçlenip serpilir.
Emekleme aşamasında ev içi keşifler tamamlanınca, artık kapı eşiğinden dışarı baş uzatmalar başlar. İlk hamlelerde arkadan gelen koruyucu bir çift el alır içeri götürür onu. Fakat vazgeçmez. Bir kaç deneme ile eşiklikten dışarı atar kendini. Artık sınırlar çok değişmiştir ve yere basan elleri ve dizleri değil ayaklarıdır.
Birkaç basamaklı merdivenden aşağıya bakınca ucu görünmez bir uçurumla karşılaşır. Korkusunun, merakını söndürmesine izin vermez ve iki eliyle yerden destek alarak, geri geri inmeye çalışır basamakları. Üzerindeki gölgeyi burada da hisseder. Derken toprakla ilk teması başlar ve en alışkın olduğu şekliyle; önce ağzına alıp anlamaya çalışır ne olduğunu. Yüzünü ekşitir ve tadından pek bir şey anlamaz bu garip taneciklerin. Fakat bu kısma çok takılmaz. Başını kaldırıp etrafına bakınır.
Sağa sola koşuşturan tavukları görür ve garip garip bakar onlara. Duvar üzerindeki kediyi görünce biraz korkar ama hemen yanında o güven veren sesi duyar. Çayırların içerisine doğru ilerlerken yere düşer ve hapşırır. Ağlamaya başlar. Merak duygusunu, korkunun eline kaptıracakken o tok sesli adam alır kucağına ve içeri götürür. Ocağın yanındaki mindere oturtur ve annesi bir hamur işi pişirirken ucundan bir parça koparıp ona verir.
Daha sonraki bir zaman bahçenin çitleri arasından dışarı doğru uzatmaya başlar ellerini. Bisiklet sürmeyi öğrenirken babasının gölgesini arkasında bir denge tekerleği gibi hisseder. Köpek yavrusuyla oynaşıp boğuşurken dönüp evin kapısına bakar. Anne ve babasının eşiklikten onu izlediğini görür. Gücü artar. Tıpkı yavru aslan gibi…
Bahçenin en uzak köşesinden evlerine bakarken; ondan ne kadar uzağa gidebileceğini ve bu güven bağının ne kadar uzun/güçlü olabileceğini düşünür bir gün. Bunları düşünürken; üç beş basamakla çıkılabilen bir merdiveni, dış kapının önündeki küçücük eşikliği, iki yan duvarda tıpkı bir çift göz gibi duran ahşap çerçeveli pencereleri, turuncu kiremitli çatıyı ve çatıdan yukarı uzanan ve o tüttüğü zaman içerisi sıcak olan ya da içeride bir şeyler piştiğini salık veren, bacayı görür. Gözleriyle, bu detayların resmini çeker adeta. Kendisi için yeryüzünün en büyük ve en güvenli yeri olan bu kutu şekilli eve “baba ocağı” adını verir. O ocağın başında, pişiren el daha çok anne olsa da bu adın söylendiği ses; içinden, özünden bir yerlerden süzülüp gelir.
Kendini güvende hissettiği, anne ve babasının gölgesinde boy atıp palazlandığı, hayatı tanıyıp öğrendiği ve sıkı bir bağ ile bağlandığı yeryüzündeki bu nokta; onun hafızasında, sığınabileceği başlıca ocak olarak yerini alır.
Zamanla beraber kemâle de erer çocuk. Bahçenin çitini aşar gider. Hayata karışır. Doğrudan kalbiyle bağlı olduğu baba ocağının kapısını da biraz aralıklı bırakır. Tümden kapatmaz, kapatamaz da.
Çünkü demir aldığı bu kıyıdan hayat denizine açılırken, ucu bucağı görünmez ufuklardan ürker. Oralarda bir yerlerde kaybolmaktan korkar. Gerektiği durumlarda tekrar yanaşabileceği güvenli bir limanı olsun ister. Kendini ait hissettiği, geçmişini ve çocukluğunu bıraktığı aile ocağını arar gözleri. Dünya zeminine bir tohum olarak düştüğü ve o sıcacık toprağa ince iplikli kökünü saldığı yerini temsil eden, hafıza noktasını arar.
Dönüp, çekinmeden tokmağını çalabileceği böyle bir kapının olması, hayata karşı onu daha özgüvenli ve dirençli kılar. Evinin bahçesinde oynarken ara ara başını kaldırıp baktığı eşikliği ve orada kendini gözeten ailesini hep içinde taşır. Bu duygu ona güç verir. İlk adımı sağlam yere bastığı için diğerlerini daha güçlü atabileceğini düşünür.
Artık yavru kartal olmaktan çıkmıştır ve kanatlarını alabildiğine açarak gökyüzünde süzülmektedir. Sevinir, üzülür; düşer, kalkar; batar, çıkar. Başka insanlar ve yeni hayatlar tanır. Farklı şehirlerde bulunur. Hatta belki başkaca ülkelere de gider.
Baba ocağı; hayatın yorgunluğundan kaçıp soluklanacağı bir durak, kendini güçsüz hissettiğinde yaslanabileceği bir istinat duvarı ve özünden çok uzaklara savrulduğunu düşündüğünde; kim olduğunu hatırlatan bir bellektir zihninde.
Böyle bir belleğe sahip olamamak büyük şanssızlıktır. Fakat bu bir kayıp mıdır? Sahip olunmayan bir şeyin kaybı anlaşılmayacağı için ne düzeyde bir kayıp olacağı kişiye göre değişir.
Asıl kayıp ve de talihsizlik ise onun kıymetini bilmemektir. Uzaklara gidip o kapıyı unutmaktır ya da çıkarken sert kapatmaktır. İçindeki yaşanmışlık izlerini ve motiflerini unutup, meseleyi basit bir miras anlaşmazlığına götürmektir. Adeta bir deniz feneri gibi; “korkma, bana doğru gelirsen kaybolmazsın.” diyen ve ayrıca özel günlerde altında toplanılabilecek bir kavuşma çatısı olan baba ocağını; herkesin ayağını oradan kesecek bir hoyratlıkla söndürmek, ne büyük kayıptır.
Tozlu dumanlı yollar ve deli dalgalı denizler misâli hayat koşturmacasında, insan yorulur zamanla. Soluklanmak için biraz geri çekilmek, içine dönmek ve kendini dinlemek ister. Eski izlerini arar. Toprak kokusunu, toprağının kokusunu özler. Atlayıp çıktığı o bahçe çitinin önünde durup, çocukluk gözüyle fotoğrafını çektiği evine, aynı çerçeveden tekrar bakmak ister.
O şirin evin kısacık merdiveninin daha ilk basamağına oturup, umarsız bir çocuk gibi etrafına bakınmak, hülyalara dalmak, geçmişte bıraktığı izlerin detayları ile ta o zamanlara gitmek ister. Yorulan zihin ve bedeninin dinlenmesini, açılmış yaralarının iyileşmesini bekler.
Kiremit çatının bacası tüterken, sıcak bir ocağın karşısında uzanarak ve kaygısızca, annesinin dizine başını koymak ister.
Ne bileyim, insan kendini ait hissettiği bir kapısı olsun ister, işte.
Dr. Hüseyin AVANDAĞ

Son Yorumlar