Hypatia ve (babası) Theon olmasaydı
Batlamyus, Euclid ve diğer Yunanlı matematikçilerin eserleri günümüze ulaşamayacaktı.
Gökbilimci ve ilk kadın matematikçi Hypatia’nın İskenderiye’de Hristiyan fanatikler tarafından
acımasız bir şekilde katledilmesi sonucu İskenderiye merkezli
Yeni Platoncu okul da sona erdiği gibi sonrasında
Skolastik düşünce egemenliğini 1.100 yıl sürdürecek,
bilimsel yönden de Karanlık Çağ denen 1.200 yıllık bir döneme
girilecektir. Hypatia’nın öldürülmesi aydınlığın
yakılarak söndürülmesinin tarihteki ilk denemelerinden
biri olmuştur. Hypatia, ölümünden bu yana
unutulmayan bir isimdir ve adeta
bir efsâne hâline gelmiştir.
Bir insanın kendini geliştirmesi katline sebep olabilir mi? Olmaması gerekir ama tarihte olduğuna dair nice örnekler de vardır. İskenderiyeli bilim insanı Hypatia da bunlardan biridir.
Hypatia İskenderiye’de doğup İskenderiye’de öldüğünden, Hypatia’nın başına gelenlerin nedenlerini anlayabilmek için o yılların İskenderiyesini bilmekte yarar var. İskenderiye, Makedonya kralı ve Aristo’nun öğrencisi Büyük İskender tarafından M.Ö. 332-331 yıllarında Mısır’da kurulmuş bir kenttir. İskender’in M.Ö. 323 yılında ölümünden sonra yirmi yıl devam eden iktidar mücadelesinden sonra Makedon İmparatorluğu, Büyük İskender’in komutanları tarafından paylaşılınca, İskender’in en güvendiği general olan Ptolemaios I Soter (Kurtarıcı) de Mısır ülkesinin hâkimi olmuş (M.Ö. 304-M.Ö. 285), bu coğrafyada Ptolemaios Krallığını [1] kurmuş, bu kenti de kurduğu devletin başkenti yapmıştır. Bu yeni dönemde, İskenderiye’de çok büyük bir üniversite ve kitaplık kurulmuş, böylece kent çağın en önemli kültür merkezlerinden biri olmuştur. Bu kentte sadece Yunanlılar ve Mısırlılar değil, Yahudiler de yaşıyordu. Hatta o dönemin en önemli Yahudi kenti idi.
O dönemde İskenderiye’deki en önemli yapılardan biri de Ptolemaios Krallığının kurucusu ve ilk hükümdarı olan Ptolemaios I tarafından yapılmış olan ve Mısırdaki yeni dönemin dinini temsil eden Serapis [2] Tapınağı (Serapeum) [3] idi. Büyük İskender’in generali olan ve ölümünün ardından Mısır’a gelip kendini kral ilan eden Ptolemaios I, bu Tanrı kültünü ilk yerleştiren hükümdardır. İlk başta şehir halkı bu tapınağa karşı çıkmış ise de Kral Ptolemaios I, bu tapınağın yapımının (Eski Mısır Tanrılarından ölümsüz yaşamı temsil eden) Osiris tarafından kendisine rüyasında söylendiğini belirterek tartışmaları sona erdirmiş, bunun ardından şehirde bu görkemli tapınak yaptırılmıştır. Bu tapınak sunî bir tepe üzerinde 100 basamakla çıkılan bir yapıydı. Bu tapınak bir tıp eğitimi yuvası ve tedavi merkezi de olarak pek çok yapıdan meydana geliyordu.
Hypatia, 370 yılında (M.Ö. 30 yılında egemenliğine girdiği) Roma’nın bir eyâleti durumundaki İskenderiye’de doğmuştur. Hypatia, Yunan dilinde “en yüce, ana, baş kadın”, “güzel kadın” demektir. Terimin anlamını biraz esnetirsek onu Türkçedeki “Ece” gibi de okumak mümkündür. Doğduğu şehir, müze ve 400.000 elyazması esere sahip kütüphânesiyle bilim ve felsefenin merkezi konumundaki bir şehirdi. Roma’dan sonra da İmparatorluğunu ikinci büyük kenti durumundaydı. Bu şehirde Mısırlılar, Yunanlılar ve Yahudiler yoğun bir şekilde yaşamaktaydı. Hypatia’nın yegâne şansı eğitim ve bilimin merkezi olan böylesi bir şehirde doğmak değildi. İskenderiye Okulunda matematik eğitimi veren ve bu okulda yönetici olan Yunan bilgini babası Theon (335-405) da Hypatia’nın eğitimi ve zamanla duyuraca ğı ismi için büyük bir şanstı. Theon, kızına matematik, astronomi, el sanatları, şiir, felsefe eğitimi verdi ve o bölgede bilinen dinlerin tamamını da kızına öğretti. Theon’un tüm bunları öğretirken kızına düşünmeden hiçbir bilgiyi kabul etmemesini, düşünme hakkını hep kullanmasını, yanlış düşünmenin hiç düşünmemekten daha yararlı olduğunu öğretti. Theon, kızının sadece zihniyle ilgilenmedi, onun spor yapmasını da sağladı. Hypatia, ata biniyor, kürek çekiyor, dağa tırmanıyordu. Tüm bunların yanında hitâbetini de çok geliştirmişti. Babası, eserlerinde de belirttiği üzere kızıyla hep gurur duymuştur.
Biraz büyüdüğünde, eğitim görmek için İskenderiye’den ayrılan Hypatia, Atina’ya gitmiş, orada matematik ve felsefe konusunda özel dersler almış, Platon’un fikirlerini benimsemiş, burada eğitimini tamamladıktan sonra İskenderiye’ye geri dönmüş, İskenderiye Okulunun başına geçmiş, burada matematik ve felsefe dersleri vermeye başlamış, kentte Platon (M.Ö. 427 – M.Ö. 347) ve Aristo (M.Ö. 384 – M.Ö. 322) gibi filozoflar hakkında da halka açık konferanslar vermiştir.
Bilgiye ulaşmanın zor olduğu ve Roma’nın Hristiyanlığı yeni benimseyip baskı unsuru olarak kullanmaya çalıştığı bir dönemde yaşayan Hypatia, Orta Çağ’ın hâkim olduğu bir dönemde bilime yaptığı değerli katkılarla o dönemde ışık olmuş, dünyayı ve tabiatı mantık, matematik ve deneyle açıklamaya çalışmış, matematik ve astronomi ile ilgili kitaplar yazmıştır. Bu kitaplardan biri de 17. yüzyılın ikinci yarısına kadar başka hiç kimsenin değinmediği analitik geometrinin gelişmesinde değerli katkıları olan İlkçağ’ın önemli ve büyük yerleşim merkezlerinden biri olan Perge (Antalya)’de yaşamış Yunan Matematikçi Apollonius’un (M.Ö. 3-2. yüzyıl) sekiz ciltlik kitapçıktan oluşan ve bunlardan yedisi günümüze dek ulaşan konikleri üzerineydi. Hypatia, eski olarak adlandırılan bilgileri yeniden açığa çıkarmış ve yeniden sunmuştur. Eğer Hypatia ve Theon olmasaydı Batlamyus (Ptolomy), Öklid ve diğer Yunanlı matematikçilerin eserleri günümüze ulaşmayacaktı. Kendisi ve babası, Batlamyus’un [4] (85-165) astronomi kitaplarını düzenlediler ve yorumladılar; ortaya çıkardıkları ve canlandırdıkları bilgileri de öğrencilerine aktardılar.
Hypatia, sahip olduğu bilgileri cesurca ve kaygı duymadan öğrencilerine anlatmaya, dönemin önemli siyâset, bilim, din adamlarıyla görüşmeler yapmaya devam eder. Bu bilgiler görünüşte ayrı olan inançların özündeki ortak bilgiye dayanıyordu. Hypatia’nın öğrencileri arasında daha sonra İskenderiye valisi olacak Orestes ve (Hayfa’nın yukarısında bir yerleşim merkezi olan) Ptolemais’in piskoposu olacak Synesius (373-414) da vardı. Sonradan büyük bir filozof olan Synesius, ona hayranlığını ve ilmine duyduğu takdirlerini içeren pek çok mektup yazmıştır. Synesius’un Hypatia’ya yazdığı mektuplar, felsefe tarih kitaplarında günümüze kadar gelmiştir.
İskenderiye eklektik okulunda (dogmatik bilgilere saplanmaksızın araştırma ve öğrenmeyi temel alan bir öğreti olan) Yeni Plâtoncu geleneği hâkimdi. Bu okul, hangi inanca, felsefî tarza sahip olursa olsun, herkese açtı. Farklılıkları bir çatışma unsuru olarak algılamayı değil, çeşitli görünümlerde olan temellerini aldıkları tek ve aynı kaynağa yönelterek, insanlık tarihinin belleğindeki kadim bilgiyi inisiyellerden [5] filozoflara ve topluma aktarma çabası gösteren bir felsefe okuluydu.
İskenderiye Okulunda mensup olan Hypatia, Platonculuk ile ilgili öğrendiklerinin üzerine ilave bilgiler katarak NeoPlatonculuğu benimseyen ve yaşadığı dönemde bu akıma öncülük eden bir bilim insanıdır. Ama bu fikirler Roma İmparatorluğu ve onun resmi dini olan Hristiyanlık tarafından yayılmaya çalışılan dogmatik düşünce biçimiyle çatışıyordu. Zira Mısır coğrafyasının da Roma egemenliğinde olduğu 379 yılında Roma İmparatoru I. Theodosius (347-395) tarafından Hristiyanlığın, Roma İmparatorluğunun resmî dini olarak ilan edilmesi üzerine eski Roma geleneğinin dini olan paganizm yasaklanmıştı.
Serapeum, müze ve İskenderiye Kütüphânesini, İmparatorluğunun bekasına yönelik bir tehdit olarak gören Roma İmparatoru I. Theodosius 391 yılında İskenderiye Patriği Theophilos’a (385-412) emir vererek İskenderiye’deki pagan kültürüne ait her şeyin yok edilmesini ister. Başpiskopos Theodisius, elinde bir haçla ve ona eşlik eden râhiplerle bahse konu tapınağa gider ve tapınağın kollarını dışarı çekip parçalatır. Bu olayda pek çok tapınak görevlisi ve hekim ölür. Daha sonra aynı yere bir kilise inşâ edilir. Bu tarihten sonra da kentteki Hristiyanlar ile diğer inanç gruplarının birbirinin tapınağını yıkmak, kutsal yerlerini ve evlerini basmak işyerlerini talan etmek ve canlara kıymak adeta bir gelenek hâline gelmişti.
Roma İmparatoru I. Theodosius’un İskenderiye’deki pagan kültürünün yok edilmesinden nasibini alacak ikinci yapı da İskenderiye Okulu’ndaki kitaplar olacaktır. İlk büyük tahribatı Sezar’ın M.Ö. 47 yılında İskenderiye’yi ele geçirmesi sırasında görmüş olan İskenderiye Kütüphânesi ilerleyen zaman içinde birkaç kez daha tahrip edilmiş ise de ikinci büyük tahribata 391 yılında İmparator Teodosius zamanında uğrar. Bu yıkımda da başrolü İskenderiye Patriği Theophilos oynar. Bu olaydan yaklaşık kırk yıl sonra 5. yüzyılın başlarında, Seyyah Orosius, İskenderiye ziyâreti sırasında Kütüphânenin raflarını boş gördüğünü bildirir. [6]
Hypatia’nın yaşadığı dönemde Roma’nın resmî dini olan Hristiyanlık diğer dinlere göre İskenderiye’de hayli baskın konuma gelmişti. Theophilos’un 412 yılında ölümünün ardından İskenderiye Patriki yapılan Piskopos Cyril’in (376-444) İskenderiye piskoposu olmasıyla birlikte bu kentte Hristiyanlığın diğer dinlere göre baskınlığı had safhaya ulaşmıştı. Piskopos Cyril sadece piskopos [7] değil aynı zamanda polemik yaratıp halkı gâleyana getiren biri olup dinî gücünü İskenderiye halkının dinî duygularını Hristiyanlık dışındaki inanç mensuplarının aleyhine kullanmaktan da çekinmemekteydi. O dönemde İskenderiye’de yaşayan halk çabuk sinirlenen ve galeyana gelen bir yapıya sahip olup, dinî inanışları sebebiyle Yahudiler, Hristiyanlar ve diğer din mensupları arasında da sürekli çatışmalar yaşanmaktaydı. Piskopos Cyril, bu durumu kullanarak İskenderiye’de Hristiyanlığın baskın hâle gelmesinde etkili olmuştu. Paganları sindirmeye yönelik 391 yılında Patrik Theodisius önderliğinde gerçekleşen kentteki terör eylemi İskenderiye Okulu üzerinde bir baskı kurduğu gibi kentteki fanatizmi de güçlendirmiştir. Kentin yeni piskoposu Cyril’in şehirde rakibi sayılabilecek Roma’nın Mısır Valisi Orestes de Hypatia’dan dersler almakta, bilimsel konularda onunla konuşmakta ve ondan görüşler almaktaydı. Kısa sürede halkın güvenin ve sempatisini kazanan Piskopos Cyril böylece dinî güçle birlikte İskenderiye’nin yönetim gücünü de ele almak ister. Bu sebeple Vali Orestes ile aralarında çatışma başlar. Vali Orestes de İskenderiye’nin yönetimini dinî bir lider olan Piskopos Cyril’e bırakmak istememektedir. Piskopos Cyril, Vali Orestes’in İskenderiye yönetimini kendisine bırakmaması yönündeki en büyük engel olarak Hypatia’yı görmekteydi. Çünkü Piskopos Cyril; Hypatia ile Orestes’in yakın arkadaşlığı sebebiyle Orestes’in, Hypatia’nın etkisi altında kaldığına ve bu sebeple İskenderiye yönetimini kendisine bırakmadığına inanmaktaydı. Piskopos Cyril hem dinî hem de siyasî yönetimi ele geçirmek için galeyâna gelmeye hazır olan toplumu (tüm dinleri biliyor olmakla birlikte herhangi bir dine mensup olmayan) Hypatia’ya karşı kışkırtmaya başlar. Piskopos Cyril, Hypatia’nın sonunu hazırlarken bir yandan da başta (Kilisenin ilk dönemlerinde hasta ve yoksul insanlara bakan ve yardım eden gönüllü Hristiyanlar olan) Parabolaniler [8] kanalıyla fanatik Hristiyanları etkisi altında tutmakta, önce paganları, ardından da Yahudileri katletmeleri için onları yüreklendirmekte, kentteki Hristiyan cemaati İncil’den yaptığı alıntılardan ilham alarak Hypatia’nın değersiz olduğuna inandırmaya çalışmaktaydı: “Kadın sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir. Kadının ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına izin vermeyeceğim. Suskun olacak ve sessiz kalacaktır. Çünkü önce Âdem, sonra Havva yaratılmıştır”.
415 yılı Mart ayının ilk günlerinde kentin sokakları birkaç gündür kara tenli, hırpanî kıyafetli adamlarla doluydu. Bunlar çölde yaşayan Parabolanilerdi. Sayıları beş yüz kadar olan, kahverengi hırkalarıyla ünlü keşişler, İskenderiye Piskoposu Cyril ve vaiz Petrus’un çağrısı üzerine kente inmişler; ellerindeki sopa ve öküz sinirlerinden yapılmış kırbaçlarla Hıristiyan olmayanların üzerinde terör estirmekteydi. Birkaç gün önce yaşanan kanlı olaylar hâlâ unutulmamıştı ve bu Hristiyan fanatiklerin estirdijleri terörün de bahânesi olmuştu. Kentin hipodromundaki at yarışları, neredeyse düzenli olarak kentin etnik ve dinî kesimleri arasında karşılıklı kırımlara neden olmaktaydı. Kentin valisi Orestes, insanların birbirini parçaladığı gladyatör dövüşlerini tercih etmiyordu ama at yarışlarından da vazgeçemiyordu. Çünkü at yarışları ve diğer gösteriler halkın temel eğlencesiydi. Eğer bunlar düzenlenmezse halk içindeki hoşnutsuzluk devlet otoritesini hedef alabilirdi. Nitekim birçok siyasi ve dinî çevre, halkı kışkırtmak için fırsat da kolluyordu. Birkaç gün önce düzenlenen at yarışını Yahudilerin favorisi mavi bereli at kazanmıştı. Fakat işin kötüsü, Hristiyanların desteklediği yeşil bereli at da son anda bariyerin öte yanına fırlamış, binicisiyle birlikte şarampolden aşağıya yuvarlanmıştı. Yardıma koşan görevliler, Hıristiyan jokeyin cesedini ellerinin üstünde yükseğe kaldırdıkklarındaki bu onun öldüğü anlamına geliyordu, tribünler de birden dalgalanmıştı. Bir anda Hristiyanlar, öfkeyle Yahudilerin ve pagan kültürünü yaşatmaya devam eden Yunanların tarafına doğru saldırı başlatmışlardı. Ama bu olaylar sırasında Hristiyanların önemli bir vaizi de hayatını kaybetmişti. Bu nedenle de kentte hava kurşun gibi ağırdı. Her an her şey patlak verebilirdi.
Psikopos Cyril için mevcut durum Vali Orastes’i ve zannınca ona akıl veren Hypatia’yı bertaraf etmek için çok elverişli bir hâle gelmişti. Bunun üzerine Piskopos Cyril kontrol ettiği ve gâleyana getirdiği Parabolanilere, dinsiz ve şeytan olarak nitelediği Hypatia’nın ölümünü emretti veya halkı da bunun için teşvik etti. [9]
İki gün sonra 6 Mart 415 tarihinde halk birkaç gün önceki olaylarda hayatını kaybeden yakınlarını âyinlerle defnetmiş, yaralılarını hastanelere taşımış, yakılan ev ve işyerlerini onarmakla meşguldü. O gün sokaklar ıpıssız, hava güneşli, liman da öylesine sakindi ki açıkta bekleyen yelkenliler dahi seçilebiliyordu. Ama öğleden sonra sanki bir işaret verilmişçesine kent meydanı hareketlenmişti. Bu arada Hypatia da evinden çıkmış, önce Museion (Müzenin de dâhil olduğu İskenderiye Okulu)’a uğramış ve oradan da Vali Orestes’in makamına çıkmıştı. Birkaç gündür yardımcıları, Hypatia’ya, evin kapısına kadar dayanan ve tehditler savuran fanatiklerden bahsediyorlardı. Evindeki hizmetçiler, Hypatia’nın bir lince kurban gitmesinden endişe ediyorlardı. Hypatia, Orestes’ten destek istemeyecekti ama onunla durumun vahâmetini de konuşmalıydı. Henüz hükûmet konağının merdivenlerini inmişti ki ana caddenin karşısında bekleşen alışılmadık bir kalabalığı fark etmişti. Bunun üzerine onu bekleyen ve hemen yakınında bulunan tahtırevana girdiği anda etrafı onlarca Parabolani tarafından sarılmıştı. Yapacak bir şey yoktu. Parabolaniler onu tahtırevandan indirip ite kaka, kimi zaman onu yerlerde sürükleyerek 300 metre ilerideki Kaiseryon adlı büyük kiliseye götürdüler. Kiliseye girince de onu sopa ve kırbaçlarla dövmeye başladılar. Bu gözü dönmüş kitle avaz avaz bağırıyor ve ona küfürler savuruyor, onu “hainlikle”, Hristiyanlığa karşı gelmekle, büyüyle uğraşmakla, insanların kafasını günahkâr fikirlerle doldurmakla, insanları dinsizliğe sevk etmekle ve en önemlisi de kadınlığıyla Vali Orestes’i etkisi altına almakla suçluyorlardı. Onlara göre Vali Orestes ile fanatik Piskopos Cyril’in arasının bozulmasının nedeni Hypatia’nın kışkırtmalarıydı. Sopa ve kırbaçlarla yetinmeyen bu fanatik güruh, onu çırılçıplak soymuş, ardından da taş yağmuruna tutmuştu. Dakikalarca süren taş yağmurundan sonra hâlâ ölmediğini gören fanatikler bu kez de istiridye kabukları ve ellerine geçirdikleri seramik parçalarıyla etini lime lime ediyorlar, vahşette sınırı tanımıyorlardı. Bunun ardından fanatikler, onun parçalanan bedenini kentin sokaklarında dolaştırdılar, ardından da Kinaron semtinde ateşte yaktılar. Herkes bu fanatik kitleden korkuyordu. Halkın sevgilisi olan Hypaatia linç edilmişti. Linç haberi, bir ateş topu gibi bütün kente yayılmıştı. Hıristiyanlar şaşkındı… Yahudiler ve Pagan Yunanlılar dehşet içinde donakalmışlardı… Çünü kentte, ruh ve ahlâk temizliğinin, bilgeliğin, kadınlığın ve dürüstlüğün bir simgesi hâline gelmiş olan Hypatia bu müstesna nitelikleriyle halkın gözünde de adetâ bir azizeydi. Orestes de gün içinde saldırıya uğramış, ancak sağduyu ve insaf sahibi insanların yardımıyla kurtulabilmişti. Hypatia’yı kurtarmak için yola çıkan askerler ise sadece onun yanık bedeniyle karşılaşmışlardı.
Hypatia’nın öldürülmesiyle birlikte o güne kadar bölgenin en önemli ticaret, kültür ve bilim merkezi olan İskenderiye’nin yıldızı büsbütün sönecekti. Hypatia bu sönüşün bir simgesi olmuştu.
Hypatia ve Theon olmasaydı Batlamyus, Euclid ve diğer Yunanlı matematikçilerin eserleri günümüze ulaşamayacaktı. Hypatia’nın, cebirin babası olarak bilinen, cebir denklemleri ve sayılar teorisi üzerine Arithmetika adlı eserin yazarı olan İskenderiyeli Yunan matematikçi Diophantus’un (325-410) astronomiye ilişkin çalışmalarına da katkıda bulunduğu bir eserinin parçaları 15’inci yüzyılda Vatikan Kitaplığında bulunmuştur. Hypatia’nın İskenderiyeli meşhur matemetikçi Öklid (M.Ö. 330 – 275) ve Apollonius’un Konikleri hakında kitaplar yazdığı bilinmektedir. Oysa Hypatia’dan sonra 17’nci yüzyılın ikinci yarısına kadar bu konulara, Descartes (1596-1650), Fermat (1607-1665), Newton (1643-1727), Leibniz (1646-1716) gelene kadar bilim dünyasında değinilmemiştir. Birçok eseri bulunan Hypatia’nın eserlerinden herhangi biri günümüze ulaşabilmiş olmamakla birlikte düşünceleri ve çalışmaları, öğrencileri tarafından derlenmiş, çalışmaları daha sonra Leibniz ve Newton tarafından kullanılmıştır.

Gökbilimci ve ilk kadın matematikçi Hypatia böylesine acımasız bir şekilde katledilmiş ve onun ölümünden sonra Yeni Platoncu okul da onunla birlikte sona ermiştir. Bundan sonra Skolastik düşünce [10] egemenliğini 1.100 yıl sürdürecek ve bilimsel yönden de Karanlık Çağ denen 1.200 yıllık bir döneme girilecektir. Hypatia’nın öldürülmesi aydınlığın yakılarak söndürülmesinin tarihteki ilk denemelerinden biri olmuştur. Hypatia, ölümünden bu yana unutulmayan bir isimdir ve adeta bir efsâne hâline gelmiştir.
İrfan PAKSOY*
© 2021. Bu makalenin / yazının içeriğinin telif hakları yazarına ait olup, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereği kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar ve yararlanma dışında, hiçbir şekilde önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayımlanamaz ve dağıtılamaz.
Dipnotlar
[*] Tarih doktoru, araştırmacı ve yazar.
[1] Ptolemaios Krallığı (M.Ö. 304 – M.Ö. 30), Büyük İskender’in komutanlarından Ptolemaios I Soter tarafından kurulan Mısır’daki Helenistik Dönem krallığıdır. Krallık Büyük İskender’in ölümünden sonra I. Ptolemaios Soter tarafından kurulmuş ve Ptolemaios Hanedânı tarafından yönetilmiştir. Bu krallığa M.Ö. 30 yılında Roma İmparatorluğu tarafından son verilmiş ve Roma’ya bağlanmıştır.
[2] Serapis, Ptolemaios Krallığı dönemindeki Mısır tanrısıdır. Serapis, Eski Mısır Tanrılarından (iyiliği ve ölümsüz yaşam için dirilişi temsil eden, kural koyucu) Osiris ile (verimlilik ve bereketi temsil eden) Apis (öküzünün) sentezinden oluşan Eski Mısır ve Antik Yunan kültürünün sentezi olan bir tanrıdır. Bu tanrı Eski Mısır ve Antik Yunan dinî birliğini sembolize eder. Ptolemaios I tarafından İskenderiye’de kurulan görkemli Serapis Tapınağı (Serapeum) da bu eklektik dini temsil eden mâbeddir.
[3] Ptolemaios Krallığı dönemindeki Mısır-Yunan Tanrısı Serapis olup, bu tanrıya adanan tapınaklara Serapeum denirdi.
[4] Batlamyus (85-165); İskenderiyeli Yunan matematikçi, coğrafyacı ve astronomdur. Geç İskenderiye Dönemi’nde yaşamış ünlü bilim adamlarındandır. Bilinebilen çalışmaları başlıca üç konuda toplanabilir: astronomi, coğrafya ve matematik. Kendisi Yahudi fanatiklerinin ifade ettikleri, kutsal kitapta yer elan eski bir fikri kristalize etmiştir. Pisagor zamanından beri dünyanın güneş etrafında döndüğü anlayışı bilim adamlarının arasında yaygın bir fikir olmasına karşın sıradan insanlar dünyanın sabit durduğu ve güneş ile yıldızların onun etrafında uçuştuğu fikrine inanıyordu. İskenderiye’de öğrenim görmüş olan Batlamyus bu iki kuramı incelemiş, delilleri tartmış ve sonunda yanlış olan fikri seçmiş ve şu sonucu açıklamıştır: Dünya sabit durmakta, güneş ile yıldızlar onun etrafında dönmektedirler. Batlamyus, uzay hakkındaki fikirlerinde yanılmakla beraber doğru olarak ileri sürdüğü fikirler vardı. Örneğin dünyanın yuvarlak olduğu ve boşlukta hiçbir yere bağlı olmadan durduğu gibi. Bu fikir o dönemde din adamlarının iddialarının aksine bir ifade idi. Sokaktaki adam bunu kabul edemiyordu. Bu inançta olan kamuoyu Batlamyus’un görüşlerini 16. yüzyıl başlarına kadar bir kenara itmişti.
[5] İnisiyel: Latince kökenli bir kelime olan ve kısaca bir tekâmül yolu olarak ifade edilebilecek bu kelimenin spiritüel açılımı “bireyin, ruhsal gelişimi için ruhsal etkiyi alıp aktarabilen bir üstadın kontrolü altında, bir disiplin içinde, sınavlara ve uygulamalara dayalı tarzda, düzenli eğitimi” olarak açıklanabilir.
[6] Kütüphâne ilk büyük tahribatı Sezar’ın M.Ö. 47 yılında İskenderiye’yi ele geçirmesi sırasında görmüş olan İskenderiye Kütüphânesi M.S. 217 yılında Roma İmparator Caracalla (188-217) zamanında kentte yaşanan şiddet hareketleri, Aemillianus’un isyanı (M.S. 269); (Roma’ya bağlı olan Palmira’nın kralı yapılan Septimus Odaenatus’un damadı tarafından öldürülmesi üzerine kentin yönetimini devralan karısı) Palmira kraliçesi Zenobia’nın Roma’ya isyan etmesinin ardından İskenderiye’yi (MS. 272) de ele geçirmesi ve daha sonra İskenderiye’nin İmparator Domitius Aurelianus (214-275) tarafından geri alması sırasındaki karışıklıklarda da önemli derecede tahrip olmuş, benzer şekilde 293-296 yılları arasında Roma İmparatoru Diocletianus (284-305) zamanında meydana gelen iç isyanların bastırılmasında İskenderiye şehriyle birlikte kütüphâne de zarar görmüş, İmparator I. Valentianus (364-375) zamanında kütüphânenin yağma edilip yakılmış, oradaki filozoflar da sihirbazlık ve büyücülükle itham edilerek takibe uğratılmışlardır. Kütüphâne Sezar’ın kenti ele geçirmesi esnasındaki yıkımdan sonra ikinci bü-yük tahribata 391 yılında İmparator Teodosius zamanında uğrar. Bu dönemde İmparator, putperest tapınaklarının kapatılması konusunda bir emir yayımlamış, emir doğrultusunda İskenderiye’de paganların (putperestlerin) merkezi olan ünlü Serapis Tapınağı ve burada bulunan kitaplar tahrip edilmiştir. Bu yıkımda başrolü İskenderiye Patriği Theophilos (385-412) oynamıştır. Bu olaydan yaklaşık kırk yıl sonra 5. asrın başlarında, Seyyah Orosius İskenderiye ziyareti sırasında Kütüphânenin raflarını boş gördüğünü bildirir.
[7] Piskopos, bazı Hristiyan kiliselerinde, birkaç cemaatten oluşan bir bölgenin başpapazı olan, fetva verme yetkisine sahip üst kademeden din adamıdır.
[8] Parabolaniler, 4. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış en radikal Hristiyan tarikatıydı. Onlara göre Hristiyanlar, İsa’nın havarileriyle birlikte yaşadığı ilk dönemdeki gibi, mal mülk ortaklığını temel almalıydılar. Onlara göre mal mülk edinmek haramdı. Bu nedenle de onlar sadece yoksullara yardım ediyor; kölelere kol kanat geriyor, zenginlerden de nefret ediyorlardı. Onlara göre Grekli kozmopolit tüccarlar ve üreticiler yoksulları iliğine kadar sömürüyorlardı. Ayrıca kent halkıyla iç içe yaşamayan ama tefecilik yaparak yoksulların felâketi hâline gelen Yahudiler de kentten defolup gitmeliydi. Bu nedenle Parabonaliler, farklı dinî inanca sahip İskenderiyelileri sadece terörle sindirmiyor, kimi zaman linç de ediyorlardı. Linç onların siyasî eylemlerinin simgesi hâline gelmişti. Parabolaniler belalı insanlardı, onların geçtiği sokaklarda halkın çoğu tezgahını hemen kapatır; yaşlılar ve kadınlarsa evlerine kapanırdı. Çünkü onların ortalıkta dolaşması, kıyametin gelmekte olduğunun işaretiydi. Çok pervasızdılar, ama yoksul Hristiyanlar tarafından hem seviliyor hem de varlıklarıyla takdir ediliyorlardı. Parabolani, Grekçede “fedai, korkusuz, hayatını hiçe sayan” demekti. Onlar, bir iki yüzyıl önce yırtıcı hayvanların önüne atılarak idam edilen “Hristiyan Şehitleri” örnek alıyor, veba ve cüzzam gibi hiç kimsenin bulaşmak istemediği sağlık hizmetlerinde görev alarak, seyyar hastaneler kuruyor ve salgın hastalıkları kurutmak için canarını ortaya koyuyorlardı. Sık sık salgın hastalıklarla karşı karşıya kalan İskenderiye’nin devlet erki bunların hizmetlerine muhtaçtı. Yaptıkları fedakârlıktan dolayı hem devlet erki tarafından hoşgörüyle karşılanıyorlar hem de yoksul halk tarafından pek seviliyorlardı. Ama onlar korkusuz olduğu kadar bağnaz ve vahşi bir karaktere sahiplerdi. Çölde yaşıyor, ama İmparatorluk topraklarındaki Yahudileri ve pagan dinine mensup Yunanlıları söküp atarak kentleri Hristiyanlaştırıyorlardı.
[9] Hypatia’yı öldürten ve kendisi de 444 yılında ölen Psikopos Cyril’i, Papa XIII Leo kutsamış ve kilise üstadı ilan etmiştir.
[10] Skolastik Düşünce: Orta Çağ’da Kilise’nin toplum hayatında başat güç olduğu dönemde Kilise’nin özgür düşünce ortamının önüne geçip tek doğrunun İncil’deki bilgilerin olduğunu savunan bir düşünce tarzıdır. Ancak din adamları artık İncil’e göre değil tamamen kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye başlamış, bu çerçvede Cennetten toprak satmak, insanların topraklarını almak için Engizisyon Mahkemelerinde birçok insan idam edilmiştir. Kilise böylece yeni icatlara ve buluşlara engel olmuştur. Örnek olarak Kilisenin Dünya’nın sabit ve hareketsiz olduğu görüşüne sahip olması, Galileo örneğinde olduğu gibi Kilisenin resmi görüşüne aykırı görüş belirtenlerin Kilise mahkemesinde yargılanması gibi. 14. yüzyılın başında İtalya’da doğan ve oradan bütün Avrupa’ya yayılan Hümanizma kapsamında, Eski Yunan ve Roma eserlerini incelenerek gelişmenin önündeki en büyük engelin skolastik felsefe olduğu anlaşılmış, bu düşünce yapısını etkisiz hâle getirebilmek için bu akımların mensupları ellerinden geleni yapmışlardır. Matbaanın gelişmesi ve okuma yazma oranlarının artması skolastik düşünceyi gerileten önemli sebeplerden olmuştur. Hümanist görüşün ve bu görüşün bir sonucu olarak Rönesans ve Reform hareketleri Güney Avrupa’da İtalya’dan başlayarak bütün Avrupa’yı etkisi altına alması, okur yazarlığın artması ve buna bağlı olarak görüşlerin bir metin hâlini alarak bütün Avrupa’da yayılabilir hâle gelmesi böylece sadece kilisenin söz sahibi olduğu yönetimler birbiri ardına çökmeye ve yerini özgür düşünceye bırakmaya başlamıştır. Böylece Orta Çağ karanlığı olarak da bilinen, bilimsel ve sanatsal alanda kendini geliştirmek isteyenlere büyücü gözü ile bakılan ve skolastik düşüncenin hâkim olduğu bu dönem geride kalmış yerine yeni bir çağ “Yeni Çağ” başlamıştır.
Kaynaklar
-, “Hypatia”, https://matematikkoyu.org/ makaleler/oyun_hypatia. pdf, Erişim Tarihi: 06.09.2018.
– “Pergeli Apollonius Kimdir, Hayatı, Eserleri Hakkında Bilgi”, http://www. filozof.net/ Turkce/filozof-biyografi-a/20359-pergeli-apollonius-kimdir-hayati-eserleri- hakkinda-bilgi.htm, Erişim Tarihi: 07.09.2018.
– Abdulhay, Mediha; “Söndürülen Işık: İskenderiyeli Hypatia”, https://www.bilim.org/ sondurulen-isik-iskenderiyeli-hypatia/, Erişim Tarihi: 06.09.2018.
– Apak, Adem; “İskenderiye Kütüphânesi’nin Akıbeti Üzerine Değerlendirme”, İslamî Araştırmalar Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 1.
– Batson, Hawan; “Koniklerin Tarihçesi ve Antalyalı Apollonius”, Matemeatik Dünyası, 2005 Güz.
– Ceyhan, Alnur; “Hypadia”, http://www.Alnur ceyhan.com, Erişim Tarihi: 7.9.2018
– Çağlar, Sibel; “Zamanın Çok Ötesinde Bir Kadın: Hypatia”, https:// dun yalilar.org/zamanin-cok-otesinde-bir-kadin-hypatia.html, Erişim Tarihi: 07.09.2018.
– Özyılmaz, Zuhal; “Ateşle Sönen Aydınlık; Hypatia”, https://www.prohayat.net/2018/ 05/ 28/ atesl e-sonen-aydinlik-hypatia, Erişim Tarihi: 10. 09.2018.
– Sarton, George; Antik Bilim ve Uygarlık, (Çevirenler: Melek Dosay, Atilla Demir), İkinci Baskı, Gündoğan Yayınları, İstanbul 2010.
– Usta, Sadık; “Bir Kültürün Yükselmesi İçin Hypatia’nin Linç Edilmesi Gerekiyormuş”, https://odatv. com/bir-kulturun-yukselmesi-icin-onun-linc-edilmesi-gerekiyormus-240 9171200. html, Erişim Tarihi: 10.8.2018.
– Uysal, Erhan; “Söndürülen Işık: İskenderiyeli Hypatia”, Kocaeli Barış Gazetesi, 08. 07.2016.
– Yaşar, Gonca; “Nil Deltasında Solmuş Bir Çiçek Hypatia”, Karadeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sonbahar 2017, C. 9, Kadın Özel Sayısı.

Bilgilerinizden yararlı ölçüde istifade ettim. Emeklerinize sağlık, çok teşekkür ediyorum sizlere bize bu bilgileri kaynaklarıyla sağladığınız için…