Eski Yunanlılar ilkbahar ile nergis çiçekleri arasındaki gizemi iyi biliyorlardı. Eski Alman başbakanı Helmuth Schmidt‘in eşi adına kurulan Loki Schmidt Vakfı şimdi Eifel’da sarı bir cennet yaratmış, yok olmakta olan bir bitki türünü koruma altına almış. O maceranın hikâyesi çok eskiye gidiyor:
Öğretmen Wolfgang Schumacher, Olef Vadisi’ndeki ilk yürüyüşünü şöyle hatırlar: “Karanlık ladin ormanında, yabani nergisler oraya ve buraya serpilmiş sarı lekeler halinde duruyordu.” 1970’lerde edinilen Eifel’daki bu ilk tecrübe ömür boyu onun yakasını bırakmaz. Nesli tükenmekte olan yabani nergisler için kampanya yürütür ve Loki Schmidt Vakfı’nın yardımıyla Oleftal’daki bir hektarlık orman, 1980 yılında ilk kez tekrar nergis çayırı haline getirilir. Bugün, 40 yıl sonra, dere yatağı sarı renkler içerisinde adeta kayboluyor. Rehberimiz Michael, “Ve bu, vadinin her iki yakasında öyle” diyor. Hemen ilerdeki tahta köprünün üzerinden geçersek Belçika’ya varmış olacağız. Ancak malûm yasaklar yüzünden sınırı geçmekten vazgeçiyor, vahşi nergislere doğru yüzümüzü çeviriyoruz. Önümüze çıkan, nadir görülen bir doğa harikasıdır. Yabani nergisler, Perlenbach ve Fuhrtsbach dahil olmak üzere, Almanya’da yalnızca birkaç yerde yetişiyor. Ayrıca sınırın diğer tarafında Belçika Ardenleri’nde de açarlar. Ve sarı çiçekler tam olarak ne istediklerini bilirler. Vahşi nergislerin her şeyden önce nemli topraklara ihtiyacı var. Arazi bol yağışlı ve deniz seviyesinden 700 ila 1000 metre yükseklikte olmalıdır. Kar fırtınaları bile yabani nergisleri pek etkilemez. Baharın ilk günlerinde, ekseriyetle Nisan ayında, tüm ihtişamları ortaya çıkar ve vadiler kıyılarına acı çöken sessiz bir denize dönüşür. Son 40 yılda yabani nergislerin tekrar yetişebilmesi için çok fazla çam ağacı kesilmiş. Bu, vadi yataklarını ilk doğal ortamına kavuşturmuş. Çünkü 12. yüzyıldan 1950’lere kadar çayırlar çiftçiler tarafından saman çıkarmak için kullanılıyordu. Hayvancılık bitince, boş araziler hızla ağaçlandırılır. Sadece yabani nergisler değil, aynı zamanda ateş kelebeği gibi nadir kelebek çeşitleri de ortadan kaybolur. Ancak 1970’lerin sonunda başka bir değişiklik daha gerçekleşir: Loki Schmidt Vakfı’nın desteği ile vadiler doğal sit alanı ilan edilir. 80 hektardan fazla bir alan sarı çiçeklerden oluşan bir denize çevrilir.
Bu nefis manzara soluğumu keserken nergis dalgaları aynı anda ruhumun sahiline vuruyor. Yüzlercesi birbirine yakın dikilmiş ve yine de baharın parlak sarı müjdecileri bir bulut kadar hafif görünüyorlar. Söbe, biraz alçakta duran bir gölete zarif bir biçimde yansıyorlar. Su yüzeyine çiçeklerin narin kadehleri çarpıyor, ak bulutlar ve çiçeğe duran taze dallar oluşan dalgalarla birlikte raks ediyor. Yunan mitolojisindeki adaşı, hastalıklı bir şekilde kendini seven genç Narkissus bu manzarayı görseydi, kesin mutluluktan havalara uçardı. Gerçekten ilkbahar, Eifel’da nergislerin açtığı zamandan daha güzel olamaz. “Sadece nergisler baharı muştular” yöreyi gezerken sık duyduğum bir söz.
Yine Höfen’den çok uzakta olmayan bir yerde küçük bir doğa cenneti -Perlenbach ve Fuhrtsbach- bulunuyor ve orası özellikle Nisan ayında görülmeye değer. Milyonlarca nergis vadideki çayırları kaplıyor. Nergis bahçelerine Ulusal Kapı’daki otoparktan ulaşmak ve “Nergis Rotası” işaretlerini takip etmek kolaydır ve sağlam ayakkabılar gereklidir! Vadinin dibine ulaştığınızda, uzun yıllar un değirmeni olarak işletilen Perlenbacher Mühle’yi görebilirsiniz. Yol üzerinde bir Türk ailenin işlettiği şirin bir kır hanı gördük. İsmi oldukça ilginç: Zaunkönig (Çalıkuşu). Mevcut haliyle, kır hanı modern bir icat. Otoyollardaki dinlenme tesisleri sadece onların albenisiz taklitleridir. Yurtiçi gezileri boş zaman etkinliği olarak keşfedildiği günden beri gezginler lokantası olarak varlıklarını sürdürdüler. Kır hanları 19.yüzyıldan sonra köklü bir değişim yaşadı; daha doğrusu, insanlar sanayileşmenin yarattığı sorunlardan kaçıp bâkir doğaya sığınmak istemeleriyle birlikte… Ki bu olgu doğadan çok insanın onun güzelliğine duyduğu özlemle ilgilidir. Özetle; doğanın insan eliyle tahribi, onu aynı zamanda kutsallaştırmak için, uzak bölgelerde bozulmamış bir cennet köşesi bulma arzusu doğurdu.
Batı Cephesi boyunca uzanan sığınaklar ya da timsah dişini andıran -düşman tanklarını durdurmak için dikilmiş- iri taşlar Fuhrtsbach Vadisi’nde de karşınıza çıkabilir. İkinci Dünya Savaşı’nın sessiz tanıkları onlar…
Almanya-Belçika ortak projesi olan “Anı Yolu” da bu vadiden geçiyor. 30 bilgi panosu, yaklaşık 15 km’lik bir güzergah boyunca Dünya Savaşı olayları hakkında bilgi veriyor. Örneğin; 1. Dünya Savaşı, Monschau topraklarında iz bırakmadan geçer. Belçika ve Fransa’daki çatışmalar gazete haberlerinden ya da asker mektuplarından öğrenilir. 2. Dünya Savaşı’nda ama her şey çok farklı olacaktır. Müttefiklerin hava saldırıları göz önüne alındığında hasar oldukça büyük sayılır. Ancak Eylül 1944 ile Şubat 1945 arasında meydana gelen yıkım, Almanya’nın işgal ettiği ülkelerde olanlardan pek de farklı değildir. Höfen köyünün tamamı yıkılmıştır. Buna ek olarak, elektrik şebekesi ve su kaynakları yok edilir. Çevre yolları savaş sonunda eksiksiz bozulur; daha doğrusu bombalar veya tanklar eliyle imha edilir. Bölgenin en önemli ekonomik kaynaklarından biri olan ormanlar çatışmalarda ağır yara almış, toplam 2.200 hektarlık alan ateşe verilmiştir.
İnci midyesi vadiye adını vermiş. Ancak tatlı su midyesi yetiştirmek hiçte kolay bir iş değil, özellikle zor bir doğum gerçekleşmek zorunda. Yavru midye yumurtadan çıktıktan sonra ağzı var dili yok bir alabalık onu arıyor ve olayın hepsi bu: sükûnet. İlkin solungaçlarında yuva yapar ve yaklaşık 8-10 ay içinde genç bir midyeye dönüşür. İlkbaharda, dere suyu uygun sıcaklıklara sahip olduğunda, midye uçup dere yatağına gizlenecek ve yaklaşık yedi yıl sonra olgunlaşacaktır! Ancak çok az midyenin içinde inci bulunmaktadır. Rehber, yaklaşık 1000’de bir ihtimal, dedi. Tabii ki, sert midye kabukları altına gizlenen inciler her zaman imrenildi. Derebeyler, inci hırsızları için darağacı kurmakla tehdit ettiler ki hemen ilerimizdeki tepenin ismi buradan geliyor; Darağacı Tepesi…
Şimdi isterseniz biraz nergis çiçeği ile ilgilenelim; sarı yabani nergis, uzman botanikçilerin söylediğine göre zambak ailesinin bir üyesi. Nisan ayı ortasından Mayıs ayı başına kadar onları gözlemek mümkün; bu süre zarfında yapraklar açılır ve çan şekillenir ve öyle kalır. Artık bize düşen tek uğraş kalmıştır: Hayran kalmak ve âşık olmak…
Nergisler bizim için güneş topluyorlar şimdi. Üzerimize cennet örtüsü seriyorlar. Kendimizi zamanın akışına mı kaptırdık yoksa akıntıya karşı mı kürek çekiyoruz kestirmek güç. Metin Erksan, hikayelerinde kimsenin kayıtsız kalamayacağı sorular soruyordu. Bizi yaz durgunluğundan koparmak ve sinemalara çekmek için doğru bir tercih. Hepimizin ortaokulda öğrendiği gibi, kısa öykülerde her şeyin bir anlamı vardır. Bir romanda yağmur sadece kötü hava veya bir kedi yavrusu olabilir. Kısa öykülerde, en azından Hemingway‘in “Yağmur Altındaki Kedi”sinden bu yana, onlar acının, yalnızlığın, incinmişliğin veya yaşanmamış bir hayatın sembolüdür. Aynı anda hem gerçek hem de mecazi olan, Heraklit’in verdiği misalin aksine, nereden girerseniz girin, her zaman aynı kalan bir ırmak. Kimileri o ırmakta ters yönde yüzmeye çalışıyorlar; oyun oynamak için zamanları vardır ama çocukları yoktur. Dün akşam, kaldığımız köyün ufkunda bir kanlı ay gözüktü. Bu benim suçum değil ki, gittiğim yerler arasında, Eifel, gerçekten gerçeklikle ilgili en yüksek metafor yoğunluğa sahip bir diyar.
Metin Erksan‘ın değişik filmlerini birbirine ulayan şey, onların temel sorusudur: Günümüzde nasıl iyi bir hayat sürebilirsiniz? Üzerinizdeki tüm ağırlıkla, çağın tembellik nehrinde akıntıya karşı nasıl yüzebilirsiniz? Bu çok ahlaki ama ahlakçı bir tutum değil, çünkü bu filmler herhangi bir cevap aramıyor. Ancak izleyici içeri girdiğinden çok farklı bir şekilde dışarı çıkıyor…
Bir ilkbahar sabahında sarının sadece sarı olduğunu görüyorsunuz ve gökyüzü üzerinizde sonsuz, çıplak bir örtü gibi asılı duruyor. Amerikalı şair Sylvia Plath, “Uğultulu Tepeler” adlı şiirine sanırım şöyle başlıyordu: “Ufuklar beni kazığa bağlı dallar gibi çevreliyor”. Bu mevsimde ceketimin altından rüzgar buz gibi esiyor, atlar bile yün battaniyeler içine saklanıyor. Doğa âşıklarının eskiden yalnız dolaştıkları ıssız yollarda, bugün sevgililer el ele yürüyor…
Birçok hikâyede ‘nergis’ adı geçer, özellikle aşk hikayelerinde yer alması onu daha anlamlı kılmıştır. Halk arasında kısaca bu çiçeğe aşk çiçeği de deniliyor. Son izlediğim Metin Erksan filmi “Ölmeyen Aşk” ve anladım ki aşkın rengi gerçekten sarı. Filmde açıkça görüldüğü üzere; kimileri kendilerini büyütmek ve başkalarını küçültmek için koşulsuz sevgi kavramını istismar etmeyi sevmektedir. Zira ne Yıldız’ın aşkı maddi kaygılardan daha üstün ne de Ali’nin sevgisi kör gururundan daha büyüktür. Aslında bu tavırlar hiç de aptalca değildir. Aşk doğal koşullarda ikinin bir olmasıdır ve bu “bir”lik, gönüllerde yapılan bir anlaşma içerir. Bu anlaşmanın tek maddesi de aşka kutsallık atfetmektir. Kutsallık ihlal edildiği anda kurulan birlik bozulur. Gerçek aşk, aşık olan için ölmez ama artık değişime uğrar; yalnızca bir mutluluk değil, aynı zamanda en umulmaz bir acıya dönüşür…
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret
İki parça can.
Erksan’ın bize anlattığı çetin bir dünyadır. Onun için dünya doğu/batı ekseninde kuruluydu. Ancak doğunun geri, batının da ileri olduğu, aydınlarımızın zihnine yapışan bir kusurdur.
‘Herkesin içinde bir çöl vardır’ bu acı gerçeğin en kısa özetidir. Ancak bu çöl aynı zamanda sevimlidir ve insanın iyi özelliklerinin yanı sıra kötü yönlerini de gözler önüne serer. Belki sevdanın sonunda, toprağı ıslatacak bir kara ölüm yaşanır ama uğruna ölünen öyle bir kadındır ki, karada yürürken denizi gözlerinde gezdirir, etrafına ruhundan fışkıran “insanlık kokusu” saçar. Koku bir şeyin özü, gizemi ve manasıdır. Bir şeyin hüviyetini açık eder. Dolayısıyla o şeyin mahiyeti hakkında bilgi verir. Mevlâna, bunu “Her bir gül ki içeride kokucu olur, o gül, esrâr-ı gülden söyleyici olur” beytinde vurgular. Gönül bağında bitip, ruha “insanlık kokusu” veren her bir hüner, o hünerin esrârını ruhun kulağına üflemektedir.
Ya siz erkekler, ortak bir nokta bulmak için bir başkasına nasıl ulaşırsınız? Ne zaman kendinizi mutlu hissedersiniz? İlişkilerde ustalık ne kadar işe yarar ve yaşanılan an(ı)larda incelik ne olmalıdır? Evlere sıkışıp kaldığımız zor zamanlarda düşünmeye değer ne çok şey var değil mi? İnsanın kendini tanıma ve düşünme vakti geldi geçti bile…
Emily Bronte’nin yazdığı “Wuthering Heights” (Uğultulu Tepeler) isimli romanın, Metin Erksan’ın aşkı algılama biçimini de etkileyen önemli eserlerden biri olduğu bilinir. Ve o çağda herkes fırtınayı bir metafor olarak kullanmayı çok severdi. Emily Bronte’nin dünyaca ünlü olmasını sağlayan ve şiddet, intikam, aşk, kıskançlık dolu karmaşık hikayesi o kadar zor ve mecazi ki, her yeni anlatım ayrı bakış açısı sunabilir. Romanın odak noktası, sevgili Cathy’sini elde edemeyen Heathcliff adında öksüz ve kötü bir adam. Gerisini de kendiniz okuyun artık!
Metin Erksan’ın aşk algısını oluşturmasına katkı yapan asıl eser bence Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’udur. Metin Erksan’ın hemen hemen tüm filmlerinde bu eserin etkileri görülebilir.
Beni candan usandırdı, cefadan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı ahımdan, murâdım şemsi yanmaz mı?
Fuzûlî deyince akla gelen ilk şiirlerden biri de yukarıdaki bu beyittir. Ancak Fuzûlî’nin Mecnun’u aşk derdinden hoşnuttur; ayrılık ondaki aşk duygusunu daha da yoğunlaştırır. Çünkü aşk, yaşanmak için vardır, iki sevgili birbirine kavuşup aşklarını yaşa(t)mak ister. Visal gerçekleşmezse, aşk artarak devam eder ve sonunda ölümsüzleşir.
Ancak “Ölmeyen Aşk”, hafta sonunu geçirdiğimiz vadi kadar vahşiydi. Vadiyi ıslah etmek için Almanlar kırk yıl alın teri dökmüşlerdi. Hani, Cengiz Aytmatov’un ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ adlı romanından uyarlanan filmde geçer ya şu söz: “Sevgi emek ister”. Evet, mutlu bir ilişki başlangıçta sonsuz ve daha sonra yok edilemez değildir. Aksine, romantik ve tutkulu duyguları, sevgiyi ve duygusal sıcaklığı yıllarca sürdürmek için çok emek vermek gerekmektedir.
Matematikçi John Gottman, aşk ilkesini sayılara -en duygusal konu için en ayık bilime- yerleştirmeye çalıştı. Çalışmalarının sonunda, çiftler için başarı vaat etmesi gereken 5:1 oranını buldu. Çiftler, yaşadıkları anları olumsuzdan beş kat daha fazla olumlu olarak değerlendirdiyse, mutluydular ve öyle kaldılar…
Yıllar önce, yıldızlarını çaldığım ılık bir Eifel yaz akşamında, yine vadi manzaralı eski bir taş evin terasında kız arkadaşımla oturduğum günden beri, William Shakespeare hakkında az da olsa çekincelerim var. Elbette şairlerin ifade özgürlükleri sonsuz olmalıdır. Ama burada gerçekçi olmak doğru olmaz mıydı? Juliet, Romeo’suna “Bu bülbül, tarla kuşu değil,” diye yalvarıyor ve bu mısra bize şimdi ne anlatıyor? Yabani hayvanların erken kalktığını mı yoksa bülbülün günün ilk ışıklarında bir yarasa gibi kaçtığını mı? Veya Cahit Sıtkı Tarancı‘nın “Haydi Abbas, vakit tamam; akşam diyordun işte oldu akşam” mısraında belirttiği saatlerde kuşlar ötmüyor mu? Ortada hiçbir şey yok! Yalnızca bülbülün yanıltıcı bir adı var. O, gündüz ve gece özgürce uçmaktadır.
Başka bir yazar olayı daha net görür: “To Kill a Mockingbird” – Hemingway sanıyordum ama Netflix eski filmleri kara kutulardan çıkartalı yazarın Harper Lee olduğunu hatırladım. Çünkü bu kuş hem gündüz hem de gece barış yanlısı ve dost canlısıdır. Peki, neden yalnızca erkek bülbüller ötüyor? Yapmak istedikleri çok açık: Dişileri cezbetmek ve rakipleri uzaklaştırmak. Başka yerlerde olduğu gibi burada da en başarılı olanlar, rakiplerinin sesini kesen agresif erkeklerdir. Bu gözlem tanıdık geliyor, değil mi? Evet, ilişkilerde sonucu doğa belirliyor. Onlar çok olağan görünseler de, sürprizler her zaman iyidir! Bu nedenle taşra insanı doğa olayları karşısında pek sarsılmaz. Uzun zamandır salgın günlerini yaşayan bizler, akla gelebilecek tüm felaketleri ve dünyanın sonunu çoktan yaşadık. “Sürekli artan” veya “giderek azalan” ile başlayan yorumlara artık hiç ama hiç güvenmiyoruz.
Beethoven da yalan rüzgarına kapılan yaşlı dünyamızı müziğiyle iyileştirmek istiyordu. Rakamlarla anılan senfoniler bu arzunun dışa vurumlarıdır sanki. Evimize dönerken onun doğa ile buluştuğu ve doğadaki sesleri notaya döktüğü 6. Senfoni “Pastorale” dinledik ve dinlendik…
“Ne hoştur kırlara varınca neşeli duyguların uyanması…”
Alaattin DİKER










Son Yorumlar