Aykurt: “Spor Her Zaman Siyaset Ve Toplumla İlişkili Oldu.”

Sporu, “Sporun Alternatif Tarihi” kitabınız etrafında konuşacağımız söyleşimize spor kavramını açıklamanızla başlayalım isterseniz. Nedir spor? Spor kavramı neyi ifade ediyor? İlişkili olduğu siyasal, sosyal, bilimsel alanlar var mı? Spor neyi, neleri temsil ediyor?

Bu soruyla başlamak oldukça yerinde oldu. Çünkü bu konuda bence bir kafa karışıklığı hâkim. Neden derseniz? Egemen ideolojinin dayattığı bazı kalıplar ve şablonlar var. Örneğin spor denilince akla yalnızca futbol geliyor. Çünkü futbol, egemenlerin gözdesi ve başlı başına bir endüstri. Para kanalları hep açık ve işe yarar bir ideolojinin de üretim merkezi konumunda. Peki futbol, genel olarak spora ölçü olarak alınabilir mi? Buna olumlu yanıtım yok. Öte yandan spor, yalnızca bir performans olgusu olarak da ele alınamaz.

Spor, toplumsal bir araçtır çünkü. Toplumsal dokuya nüfuz eder, insanları bir araya getirir, kimi zaman da ayrışmaları gösterir. Bunların yanında toplumsal gelişmeleri ya da çelişkileri görünür hale getirir. Bu nedenle spor tek ya da türdeş ya da lineer bir doğrultuya sahip değil. Boş bir levha da değil. Egemen düşüncenin doğrultusunda belirlenen toplumsal bir araçtır aynı zamanda. Bu nedenle sporun temsil ettikleri ile toplumun temsil ettikleri arasında bir bağ yakalamak da olanaklı. Bir ayna gibidir spor… Sporun tüm düşünsel araçlarla ve bilimlerle ilgisi var. Spor yalnızca estetik ya da morfolojik, tıbbı ve bedeni ilgilendiren bir bilim değil, sosyolojik, kültürel ve siyasi bir fenomendir de…

“Sporun Alternatif Tarihi”ni yazma amacınız neydi? Kitabı hazırlama sürecinden bahseder misiniz?

Bu kitapla temel amacım içerisinde debelendiğimiz spor ikliminden bir çıkış yolunun olduğuna olan derin, keskin ve tarihsel inancımdı. Bu inancımı, çirkinleşen spor ve şiddet ortamından ayrışmak niyetiyle hep korudum ve sporun toplumsal bir araç olarak yapabileceklerinin farkına vardım. Bu yeni değil zaten. Sporun tarihi gelişiminde farklı bir kültür var ancak şimdiki egemenlerin bundan bahsetmesi mümkün değil. Neden? Çünkü bu işlerine gelen bir durum değil. Patronlar, spor ağaları, baronlar, sporun kendi yarattığı kodamanlar neden bundan hoşnut olsunlar ki? Benim derdim sadece bir alternatif yol ve yöntem önermek değil, bu yolu inşa etmek de aynı zamanda. Bu kitap şayet bir buzkıran olacaksa bu yolda ne mutlu… Polemikler üretmeli ve sporu bir toplumsal kültür olarak halkın tamamının hizmetine sunmalıyız.

Kitap bu niyetle hem daha önce hazırlanmış ve güncelliğini koruyan hem de yeni kaleme alınan üzerinde çalışılmış yazılardan oluştu. Uzun bir okuma, sorma, soruşturma sürecinden geçti. Ancak her şeyiyle tamamlanmadı. Hatta ben bu kitabın ortaya çıkışının ilk nüvelerini, fikirsel olarak 2014 senesine kadar götürebilirim. Biriken bir durum bu ve devam da ediyor.

Sporun hangi tarihine alternatif olarak sporun alternatif tarihini yazdınız? Hangi sporun alternatifi sizin bahsettiğiniz spor tarihi?

Bu sorunuz oldukça değerli. Bahsi geçen ve reddedilen, bir bütün olarak kapitalist spor politikasıdır. Bir endüstri haline gelen, sponsorluk ilişkilerinden sportswashing denen “sporla aklanma ve aklama” girişimlerine kadar topyekûn bir reddiye var burada. Çirkinleşen, bahis ve şiddet olaylarıyla anılan, şikesiyle ve ürettiği düşmanlıklarıyla kurtulmamız gereken bir zincir bu. Kitabın adından da belli biraz. Rutin, ritüel ve reddiye. Rutinleşen ve kanıksanan bu spor politikasını, temaşa olarak gözümüze sokulan bir eğlence endüstrisi ögesini reddetmek… Benim toplumcu spor diye önerdiğim, herkesin eşitçe yararlandığı, kamusal ve fırsat eşitliği vadeden spor fikri, karşıtından fersah fersah ötededir.

Sporun tarihsel gelişimi hakkında neler söylersiniz? İlkel yaşamdan günümüz modern kapitalist döneme spor hangi aşamalardan geçti? Ne gibi değişikliklere uğradı?

Çalışmada da bahsettiğim gibi, sporun gelişimi tarihin mantığından uzakta değil. Spor da bir toplumsal alan olarak kimi ihtiyaçlar neticesinde ortaya çıktı. Bu kimi zaman askeri, kimi zaman hayatta kalmak içindi ancak spor, son tahlilde ekonomik bir yapının üzerinde yükselen ve buna bağlı olarak gelişip bu yapıyla diyalektik bir ilişki kuran toplumsal biçimin üzerinde filizlenir. Nasıl ki ilkel yaşamda spor farklı gayelerle icra edildiyse kapitalist dönemde de farklı bir biçim aldı. İşçi sınıfı ve burjuvazinin sanayi devrimi sonunda sahneye çıkması elbette ki farklılıkları ortaya koydu. Örneğin işçilerin elinde büyüyen futbol, kitleleri etkilemesi ve yönlendirmesiyle burjuvaların iştahını kabarttı.

Şimdi işçi sınıfı oyunu futbol diye bir şeyden asla bahsedemeyiz mesela. Bu sadece romantik ve nostaljik bir hayal olurdu. Burada endüstrileşme ve sporun da buna ayak uydurması, ticari bir dal olarak öne çıkması eşlik etti. Bunun tabi çok fazla başlığı da var. Buradaki en bariz değişim, sporun da sınırlarının sermaye tarafından istilası, ele geçirilmesi ve toplumun yönetilmesi için ideolojik bir güç olarak kullanılmasıdır. Kurumlara, kuruluşlara, organizasyonlara bakın, dediğimi anlayacaksınız.

Sanayi devrimi ve endüstrileşme insanlık tarihinde köklü değişiklikler yarattı. Kentlerde kitleler, sanayi bölgelerinde işçi sınıfları ortaya çıktı. Burada işçi sınıfları ve kapitalist düzen sürekli birbiriyle çatışarak ilerledi. Burada sporu hem sosyalizm ve işçi sınıfı penceresinden hem de kapitalist, bireyci anlayış açısından değerlendirin desek neler söylersiniz?

Şöyle ki, kapitalist spor günümüzde egemen anlayış olarak öne çıkıyor. Ancak çok kimsenin üzerinde durmadığı işçi olimpiyatlarına baktığımızda ya da Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Küba ve Alman Demokratik Cumhuriyeti (DAC) gibi örnekleri incelediğimizde farklı bir anlayışın yürütüldüğünü görürsünüz. Sporun kamusal olarak ve toplumda yaygın kabul gören halleriyle somutlanması ve kırsal kesimden kentlere kadar çok geniş bir alanda herkesin ücretsiz erişime açık olması olağanüstü değil de nedir? Kapitalizmde ise zaten çalışmaktan beli bükülen emekçinin spor yapabilmesi bir hayalden ibaret.

Gücü yetenler de “gym” dediğimiz alanlara tıkılmış durumdalar. Gidemeyenler ise “sedanter” yani hareketsiz yaşam tarzıyla sağlıklarından olma aşamasında hapisler. Oysaki bu bahsettiğim ülkelerde sabahtan akşama dek işte, fabrikada ve gündelik hayatın her anında sporun izine rastlamanız olanaklıydı. İşçiler mesai aralarında kolektif ve kitlesel spor yaparlardı. Bu sistemde var mı bir örnek? Ortaklaşa, dayanışmacı, ücretsiz bir spor iklimindeyseniz burada şiddeti ya da ticaretin kötürümleştirdiği, düşmanlaştırdığı bir iklimi bulamazsınız. Fark bu kadar büyük, mesafe bu kadar açıktır.

Aynı dans gibi bir oyun, eğlence olan spor günümüzde bu özelliğini kaybedip bir rekabet, yarışma ve kıyasıya mücadele edilen bir alan haline dönüştürüldü. Bu dönüşüm hakkında neler söylenebilir? Aynı zamanda küreselleşme bu dönüşümün neresinde duruyor?

Tam da bu saydıklarınız, içinde bulunduğumuz atmosferin yarattıkları şeyler. Rekabet endüstriyelleşti, farklılıklar düşmanlaştırma için kullanıldı ve sporun toplumcu damarı aşındırıldı. “Ne olursa olsun kazanmak” için yapılan bir yarışmacı zihniyet, katışıksız bir şiddet iklimini de körükler. Yani neden futbolumuzda, spor alanında, ülkemizde böyle bir durum var diye sorup, bu tespiti yapamamak hazindir. Oysaki oldukça açık. Küresel bir güç halindedir spor. Küresel organizasyonlar, küresel kurum ve federasyonlar sporun çok ciddi bir güç olduğunu gösteriyor. Ve olağanüstü bir para akışı söz konusu. Oldukça liberal ve vahşi bir güç gösterisi var sporda.

Eşitsizliğin, sınıfsal farklılıkların bütün yoğunluğuyla yaşandığı günümüzde sınıfsal ilişkiler ve sosyal tabakalaşmanın spora yansımaları hakkında neler söylersiniz?

Sınıfsal farklılıklar da sporda egemen. Bir patronla bir emekçinin aynı spor ortamında yer alması ve o dalı icra etmesi çok olanaklı değil. Çünkü günümüzde spor yapmak, paralı ve pahalı da bir iş. Öyle halı sahada maç yapmaktan bahsetmiyorum. Orada tesadüfen bir araya gelmekten de… Spor dediğimiz şey zaten başlı başına bir süreçtir ve süreklilik gerektirir. peki emekçilerin böyle bir olanağından bahsedebilir miyiz? Buna cevabım hayır. Ancak bir ideoloji olarak bunun mümkün olduğu iddiası hep hortlatılır. Oysaki spor yapacak zamanı bile olmayan bir emekçinin bir sınıf atlama çabasını taze tutması onun düzene bağlanması açısından olmazsa olmazdır. ortada büyük bir ayrım söz konusu. Spor ülkemizde sadece izlemek açısından yorumlanır çoğu zaman. Oysaki bunun diğer kısmı oldukça eksikli. Kültürel eksiklerimiz var ve bunun üzerine gitmeliyiz. Bu durum sporda bence bir işçi kültürü yaratmakla gelişebilir ve elbette bu sınıfsal bir mücadeleyi kapsıyor. Yoksa şu anki hal olduğu gibi devam eder.

Voleybol, basketbol, atletizm gibi spor kollarından biri olan futbol günümüzde neden bu kadar öne çıktı? Futbol kitleleri tahakkümü altına alıyor. Stadyumlar kentlerin kalbi gibi. Ülkemizde spor denince direkt futbol akla geliyor. Futbola olan bu ilgi ve bağlılık için neler söylersiniz?

Çünkü futbol, bu düzenin en önemli ve popüler branşı. Çok ciddi bir kitleselliği yöneten bu spor dalı, ciddi bir ticari alan da aynı zamanda. Patronlar için kazanç kapısı ve ülkeler için de diplomasi aracı. Aynı zamanda da diğer branşlara kıyasla kolay olunca da alıcı bulabiliyor. Eğlence, gösteri ve temaşa endüstrisinin de en önemli halkalarının başında geliyor futbol. Egemen güçler de bunun farkında ve buraya yatırım yapıyor. Aklama, aklanma ve arınma aracı olarak futbolun ya da genel olarak sporun etkisini merak ediyorsak Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin sportif yatırımlarına göz atmanızı öneririm. Ek olarak, bizim ülkemizde de spor, futbol olarak algılanıyor. Bunun tam olarak kırıldığını söylemek zor. Kırılır mı, ona da emin değilim ancak futbol spora ölçü olamaz. Spor, tek bir branşa sıkışacak bir dar alandan ibaret değil, dediğim gibi sporun etkisi tahminlerin çok üzerinde. Toplumsal bir olgu ve ideolojik etkilere açık. Ancak ülkemizde de ilgi futbol üzerinde. Hem popüler kulüpler hem de oyunun cazibesi bu ilgiyi yaratıyor. Zaten futbol bence de oldukça hoş bir spor dalı. Ancak artık bir oyun değil. Ticari, endüstrileşmiş ve mekanikleşmiş bir faaliyet…

Dünyada ve ülkemizde futbolun siyasetle ve ticaretle ilişkileri hakkında neler söylersiniz? Spor kulüpleri hem dünyada hem ülkemizde ticaret adamlarının, zenginlerin sahip olduğu işletmeler benziyor. Özellikle futbolun da siyasetle ilişkisi çok görünür vaziyette. Neler düşünüyorsunuz bu hususlarla ilgili?

Spor her zaman siyaset ve toplumla ilişkili oldu. Bunu reddetmek anlamsız ve “spora siyaset karışmasın” sözleri oldukça mantıksız ve geçersiz. Futbolun tüm kurum ve kuruluşları bir siyasi projeye hizmet ediyor. Bunun kimi zaman görünmez oluşu bizleri yanıltmamalı. Tribünler de böyle. Belli bir toplumsallığın ürünleri olarak stadyumdalar. Kulüplerin başında bir politik düşünceden beslenen ve tamamı patron olan insanlar oturuyor. Bu da olayın sınıfsal olduğunu gösteriyor. Sınıfsal olan yerde siyaset olmaz demek bayağı gülünç olurdu.

Spor olayları her zaman o momentin siyasi ve toplumsal olaylarını anlatır, onlardan etkilenir ve ona göre biçimlenirler. Ülkemizdeki spor tarihine eğildiğinizde de güncel siyasetin belirlediği birçok ilişki ağını görürsünüz. 1950-60’lı yılların Demokrat Parti’li yıllarına da baksanız da böyle bir başka ülkenin spor iklimine de. O nedenle futbola baktığınızda siyasi ilişkileri görmemek demek, “görmeyi istememek ya da işine gelmemek” olarak okunabilir.

Bu yıl Paris’te düzenlenen 2024 Olimpiyatları hakkındaki düşünce ve değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?

Olimpiyatlar her zaman önemli organizasyonlar olmuşlardır. Bir sporcunun katılım göstermesi, madalya alamasa dahi oldukça değerli ve prestijli bir durum olarak değerlendirilir. Olimpiyatlar, Türkiye açısından kaygı verici geçti. Altın madalyada çekilen sıfır, Bakanlığın, Milli Olimpiyat Komitesi’nin ve ilgili federasyonların sınıfta kaldığını işaret ediyor. Biz daha ileri gidip, en başarılı kolektif sporumuz olan voleybolda bile kendi ayağımıza sıkmaya çalıştık. Bu, bir kültürel darboğazdır. Bazı branşlarda olmayışımız oldukça rahatsız edici. “Ata sporu” goygoyu da acilen son bulmalıdır. Spor, disiplin, örgütlülük ve çalışmaktır. başarıyı bu şekilde bulabilirsiniz. Biraz Paris’i Türkiye merceğinden değerlendirirsek durum bu.

Eksiklerimiz çok. Ancak kapanması olanaklı mı ben bundan emin değilim. Sporcularımızın kendi çabalarıyla bir yere kadar… Genel olarak ise olimpiyatların eski atmosferinden uzak olduğunu düşündüğüm birçok evre yaşadım ve üzerine düşündüm. Olimpiyatlar, gösteri toplumunun bir ifadesi halini aldı ve çok ciddi bir sponsorluk, siyaset ve ticaret havzası. Burada olimpiyatların kara kutusunu açmayacağım ancak diyeceğim şudur: Örneğin, daha önce Rusya-Ukrayna Savaşı referansıyla alınan kararda Rus sporcularına uygulanan sert ambargo, sayısız Filistinliyi katleden İsrail söz konusu olunca görmezden gelindi ve rafa kaldırıldı. Bu, olimpiyatların siyasi içeriğinin de görünmesi açısından önemlidir. Son olarak ise iktisadi açıdan olimpiyatlar artık ülkeler için ciddi bir külfete dönüşmüştür, diyebiliriz.

Sporun Alternatif tarihi ile ilgili tavsiye edebileceğiniz çalışma ve kitap var mı? Neler söylersiniz sporun farklı okunması için? Önereceğiniz kitap ve yazar var mı?

Açıkçası bu konuda alternatif olarak doğrudan gösterebileceğim örnekler az. Ancak bakış açımızı geliştirmemiz olanaklı. Ben sporun toplumsal sacayaklarını öğrenmek için sadece spor kitaplarının okunmasını önermem. Bu ekonomi politik bir okumayı gerektirir. Spora o şekilde müdahale edersiniz. Çok yönlü bir alan, ne sadece bir beden egzersizi ve performans ne de sadece izleyenler açısından değerlendirilmeye sıkışacak bir olgu. Kütüphanemiz güçlü olmalı ve çoklu okumalar yapabilmeliyiz. Bu, inanmadığınız şeyleri okuyarak da güçleneceğimiz anlamına gelir.

Ben spor içerisinden gelen biriyim. Lisanslı bir sporcu ve antrenör geçmişim var. Aynı zamanda spor iletişimi ve gazeteciliği eğitimi de aldım. Farklı mecralardan spora bakmayı önceledim ve bolca kaynağa ulaşmaya çalıştım. Bu kimi zaman bir köşe yazısı oldu kimi zaman akademik bir makale. Çok değerli spor tarihi çalışmaları da çıktı son dönemde ülkemizde. Mehmet Yüce, bu isimlerden birisidir.

Bu çalışmalara mutlaka bakılmalı bence. Ancak spora bakarken filtreler kudretli olmalıdır. Ne demeye çalışıyorum? Renk kavgası, obsesifliğe varan bir taraftarlık ya da fanatizm sporun ağlarını deşifre edebilmek için işe yarayan şeyler değildir. İşimize yarayan şey yeni referans noktaları yaratmak ve onların üzerine gitmektir. Amatör bilinç, olmazsa olmaz…

Son olarak neler söylersiniz?

Spor alanı oldukça zor ve meşakkatli. Ben zorluk derecesini bir tık daha artırarak bir meydan okumaya kalkıştım ve bunun arkasında el yükselterek duruyorum. başka bir iklime, kültüre ve farklı bir spor fikrine ihtiyacımız var. Burada hemfikirsek ve ülkenin sürekli ürettiği şiddet, hakaret, düşmanlaştırma ya da bayağılıktan sıkıldıysak kitap bir başlangıç sayılabilir. Ama söyleyeyim, kitap bir değiştirme iradesini tahkim etmek için yazıldı. O nedenle sadece bir kitap olarak görülmemeli. O nedenle daha yapacak çok işi var. 

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

İsmail S. AYKURT

    • 2022’de Maltepe Üniversitesi Disiplinlerarası İletişim Bilimleri Anabilim Dalı İletişim Bilimleri alanında doktorasını tamamladı.
    • 2017’de Kadir Has Üniversitesi Spor Çalışmaları Merkezi’nde Spor İletişimi ve Gazetecilik eğitimi aldı. Lisanslı basketbol sporcusu olarak parkede yer aldı, antrenör olarak kimi okul ve akademilerde çalıştı.
    • Birçok farklı sektörde iş deneyimleri yaşadı, yaşıyor.
    • Uluslararası Basın Kartı sahibi bir gazeteci olarak ulusal medya organlarında kıdemli editör olarak çalıştı.
    • Ulusal ve yerel pek çok gazete ve dergide yayımlanmış pek çok yazı ve haberiyle birlikte akademik makalesi de bulunmaktadır.
    • Aynı zamanda İletişim Doktoru (Ph.D) unvanıyla akademik araştırmalar yapmakta; gazetecilik deneyimini sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir