Prof. Dr. İsmail Arda Odabaşı ile Türk Matbuat Tarihinde Bir Yolculuk…

Sohbeti açmak ve bu alanlara nasıl merak saldığınızı öğrenmek maksadıyla biraz biyografinize değinelim istiyorum. Çünkü ideoloji, tarih, sinema, dergi-gazete koleksiyonculuğu gibi çok geniş alanların da sizin ilgi alanınıza girdiğini biliyorum. Matbuat tarihine ilginiz nasıl başladı?

Doktora tezimle başladı diyebilirim. Çünkü doktora tezim iletişim tarihi, matbuat tarihiyle alakalıydı. Tarihe ilgim daha evvelden de vardı ama akademik çalışma doktora döneminde başladı. Genç Kalemler dergisini çalıştım o dönemde. Osmanlı matbuatına girişim o vesileyle oldu. İletişimci olmam hasebiyle farklı konulara ilgim var. Yani bizim iletişim alanı disiplinler arası bir alan olduğu için matbuat tarihi çalışıyorsanız zaten her şeyi çalışmanız gerekiyor. Edebiyat dergisi üzerine çalışıyorsanız edebiyat, bilim dergisi üzerine çalışıyorsanız bilim, müzik dergisiyse müzik ya da gazete diyelim… 

Sizin alanınız daha da geniş benim TRT2’de yaptığımız ortak çalışmadan bildiğim ve sizi takip ettiğim kadarıyla… Eserlerinizin isimlerine bakıyorum da… Mesela; Osmanlı’da Sosyalizm-Türkçülük ve İttihatçılık kitabı… Osmanlı’nın son dönemindeki ideolojik akımlar bunlar. Hem tarihçi hem kültür tarihçisi gibi çalışıyorsunuz ve hatta konularınız içinde sanatı da barındırıyor…

Mesela Genç Kalemler dergisinin içinde siyasi, ekonomik yazılar, edebiyat yazıları, bilimle ilgili yazılar… Darwin’le ilgili yazı var içinde. Dolayısıyla tabi ki Darwin meselesine biraz dalman gerekiyor. İkincisi oradaki insanlar, yani yazarların ilgisi ve bunları tanıma çabası… Yazar ne ile ilgileniyorsa araştırmacının da onunla ilgilenmesini beraberinde getiriyor. Örneğin Osmanlı’da Sosyalizm-Türkçülük-İttihatçılık kitabı aslında Genç Kalemler dergisinin yazarlarından birisi olan Rasim Haşmet Beyden çıkmış. Tabi ki bu dönemde matbuat düşünce tarihinin de esas olduğu bir yer. Düşünce tarihinin malzemelerini, geçmişe 19. veya 20. Yüzyıla gittiğimiz zaman nereden bulacağız? Henüz radyo ve televizyonun olmadığı bu devirlerde dergi ve gazetelerde görüyoruz her şeyi. Fikirsel hayatı, sanat hayatını, kültür hayatını burada görüyoruz. Ben araştırmacı mizacı ile farklı konularla ilgilenmeye de meyilliyim. Farklı alanlara açılmak benim hoşuma gidiyor. Dolayısıyla benim çalışmalarımda da başlangıçta matbuat ve düşünce tarihi daha el ele gidiyordu. Sonra çalışmalarım biraz daha farklı alanlara kaydı. Mesela sinema tarihi…

Fotoğrafçılık ve sinema ile de ilgileniyorsunuz benim bildiğim kadarıyla…Yani siz bütün kültür ve sanat birikimini de içine alan bir çalışma stili benimsemişsiniz kendinize…

Sinemayla ilgilendiğiniz zaman ister istemez fotoğrafçılık ile de ilgilenmek zorundasınız. Çünkü onun bir öncülü. Aslında en uygun kelime, iletişim. İletişim her yerde olan bir terim. İnsanın olduğu yerde iletişim de var. İletişim dediğiniz zaman onun içine düşünce tarihi de giriyor, sanat tarihi de edebiyat tarihi de siyasi tarih de… Hatta bütün iletişim araçları; sinema, gazete, dergi, kartpostal vs… Dolayısıyla “iletişim tarihi” benim yaptığım iş için en doğru kavram olur diye düşünüyorum.

Şahsi ilginizin nerede başladığına değindik. Fakat asıl meseleye giriş yapmadan evvel bir de genel hatlarıyla konuyu sizden dinlemek isterim. Malumunuz 1839’da Tanzimat Fermanı ilan ediliyor, bizim yurdumuz için de artık bambaşka bir devir başlıyor. Matbuat alanında tabi ki böyle, hatta bugün geldiğimiz bu dijital çılgınlığa kadar… Bizde matbuat ve matbuat çalışmaları nasıl başladı peki? Biraz bahsetsek…

Matbuat deyince tabi ki matbaadan bahsetmiş oluyoruz öncelikle. Ne zaman nerede ilk matbaayı gördüysek o zaman başlamış olabilir. Matbaanın bize, Osmanlı topraklarına ilk gelişi aslında çok erken. 1490’larda Yahudilerin kullandığı matbaalar var. Sonra diğer gayrimüslimlerin… Bundan yüzyıl sonra Ermeniler, sonrasında Rumlar… Türkçe kitap basan ilk matbaa 1727’de açılan Müteferrika Matbaası. Böylelikle kitap basılma süreci başlıyor ve matbuat da başlamış oluyor. Tabi bu süreç biraz yavaş gidiyor… Baktığınız zaman Müteferrika Matbaasından 1830’lara yani Tanzimat Fermanı süreçlerine kadar basılan Türkçe kitap sayısı 180-200 kadar… Fazla değil. Tanzimat sürecinde tabi ki bu hızlanacak. Türkiye’nin modernleşme, çağdaşlaşma sürecinde Tanzimat önemli bir merhale. Özellikle 1831’de ilk Türkçe gazete Takvim-i Vekayi çıkıyor. Ceride-i Havadis 1840’ta çıkıyor. Asıl atılım tabi ki 1860’larda olacak. Tanzimat 1830’larda ilan edildi ama meyvelerini elbette biraz daha geç veriyor. 1860’larda hem özel gazetecilik; Agah Efendi, Tercüman-ı Ahval; Şinasi Efendi, Tasvir-i Efkâr. Bunlarla birlikte tabi ki yeni edebiyat, yani çağdaş edebiyat da başlıyor. Tanzimat Edebiyatı dediğimiz şey de burada başlıyor. Çünkü zaten yeni edebiyatın başlaması, Tercüman-ı Ahval’in çıkması demek. Burada esas mesele; nesir yani düzyazı meselesi, düzyazıda getirdiği yenilik ve yeni türlerin gelmesi. Artık Batı formlarında, Batı’yı örnek alan bir edebiyat anlayışı var. Çünkü zaten gazete dediğimiz şey de Batı orijinli. Bu ikisi haliyle birlikte gelişiyor. Yani bizde Türk Edebiyatı’nın doğuşuyla özel gazetelerin doğuşunun tarihi aynıdır: 1860… Hem edebiyat hem de basın tarihi kitaplarında da bu tarih bir moment olarak belli oluyor. Sonra da bunlar hızla gelişecek tabii… Yani aslında bizde matbuatın büyük gelişimi, atılımı 19. Yüzyılın 2. Yarısı, 1860’lardan itibaren. Başlangıçta gazete çok ön planda.

Çünkü artık edebi eserler de tefrika edilmeye başlanıyor. Bizim ilk romanlarımız da yayınlanmaya başlıyor, bunlarla da alakalı sanırım.

Evet, bizde kitap aslında gazeteden daha sonra gelişecek. Başlangıçta basılan kitap sayısı çok az. Toplumsal ve kültürel anlamda gazeteler evvela büyük bir rol oynayacak. Tabii tefrika dediğimiz format, dizi dediğimiz şey, 1830’larda özellikle Avrupa basınında, sanayileşen basınla ortaya çıkan bir tür tefrika. Aslında tefrika yoluyla, gazete kitabı da içinde barındırmış oluyor. Hikayeler, romanlar tefrika ediliyor. Bugünkü gazeteler gibi değil, o dönemin gazeteleri. O gazetelerde aynı zamanda edebiyat da var.

Edebiyat da var, bilim de başka pratik bilgiler de… Hatta ben Osmanlı Türkçesi mecmualarda sabun reklamları dahi hatırlıyorum. Çünkü günümüze nazaran çok sayıda iletişim aracı olmadığı için; amaç pragmatik esasta, halkı eğitmek üzerine kurulu. Özetle, içinde her şeyi barındıran öğretici bir kitap niteliğinde gazeteler, diye düşünüyorum.

Bu, fikir gazeteciliği denilen şey. Bugün bizim anladığımız gazeteler gibi değil. Bugün haber ağırlıklı gazeteler. Orada ise basbayağı bugün dergilerde görebileceğimiz makaleler, edebiyat yazıları, halkı eğitmeye yönelik şeyler var. Tanzimat Edebiyatı’nın, Şinasi Efendi gibi gazetecilerin en önemli özelliklerinden bir tanesi bu zaten. Ahmet Mithat Efendi gibi fikir adamlarının da en önemli maksadı, halkı eğitmek. Bu insanlar hem gazeteci hem edebiyatçı hem aydın yani fikir adamı. Haliyle çok işlevli bir yapıları var. O zamanlar medya ve kitle iletişim aracı sayısı az. Bir düşünce, kültür yahut sanata mahfil olabilecek türler az. Dolayısıyla ülkenin kültür, sanat, bilim, düşünce hayatı yazılarda öbekleşiyor. Bunlar zaman içinde matbuatın gelişmesiyle çeşitlenecek. Gazetelerden sonra dergiler, kitap basımı artışı ile gelişim sağlanacak.

Benim en ilgimi çeken çalışmanız, Osmanlı Matbuat Kapitalizmi ve Milliyetçilik. Çünkü Türkiye’deki birçok akademik çalışma aksine, tezi olan bir eser olmuş. Okurken Anderson’un Hayali Cemaatler kitabından da hayli etkilendiğinizi hissettim açıkçası. Burada diyorsunuz ki: “Milliyetçilik, ancak kapitalist yayıncılık desteğiyle, yani milliyetçilik ile matbuat kapitalizmi eşgüdümlü ve etkileşim halinde güçlenip kitleselleşebilir.” Bu nedendir sizce? Çünkü bu teze bakacak olursak; örneğin Sovyetlerdeki Sosyalist akım yahut Nazi Almanya’sındaki Nasyonal Sosyalist akım da aynı şekilde, yani matbuatla eşgüdümlü şekilde mi gerçekleşiyor buna göre?

Benedict Anderson’un meşhur kitabı Hayali Cemaatler, teorik temelini orada buluyor. Yani Anderson’un dediği şey; matbuatın, yayıncılık dillerinin ortaya çıkması ulusal kimliklerin inşasıyla yakından ilgili. Benim kitabımdaki ise şu: Bizde Türk milliyetçiliğinin, Türk ulusal kimliğinin gelişimine baktığımızda bunun emarelerini ilk kez Şinasi Efendi’de görüyoruz. Aslında matbuatla birlikte o işin beraber başladığını gösteren güzel bir örnek. Sonraki süreçlerde de mesela İkdam Gazetesi, onun etrafında toplananlar hep aslında bu ulusal kimlikle ilgili. Türk milliyetçiliği ve Türk ulusal kimliği ile ilgili fikirlerin matbuat alanından geldiğini görüyoruz. Benim kitabım tabii özellikle 1913-14 senelerine odaklı. Çünkü bu tarihlerden evvel Türk milliyetçiliği ve Türk ulusal kimliğinin gelişmesi daha çok aydınlar etrafında oluyor. Halbuki Balkan Savaşları döneminde bir kitleselleşme var.

Bunu belki direkt olarak söylemiyorsunuz ama bu durumun kaybedilen yurtlarla da ilişkisi var. 1913-14 Balkan Savaşları, sonrasında 1. Dünya Savaşı dönemi. Osmanlı ufacık kalıyor. Bu sebeple bizim aydınlarımız milliyetçiliğie yöneliyor ve haliyle matbuat da patlama yaşıyor. Bu sayede milliyetçilik ve matbuat eşgüdümlü ilerliyor. Bunu mu söylemek istediniz?

Şunu demek istiyorum. Bu karmaşık bir süreç. Burada çok fazla değişken ve faktör var. Ben kitabımda bir tanesini ön plana çıkarmaya çalışıyorum aslında, çok fazla dikkat edilmeyen bir kısmı… Ortam, Balkan Savaşları ortamı ve Balkan Savaşlarının motive edici bir yönü var. Neden? Çünkü Balkanlardaki topraklarınızın önemli bir kısmını kaybediyorsunuz. Orada mezalime uğruyorsunuz ve size etnik temizlik yapılıyor. Büyük göç dalgaları geliyor. Bunların hepsine rakip milliyetçilikler var. Rum, Bulgar, Sırp milliyetçiliği gelişmiş. Karşılık olarak elbette Türk milliyetçiliği gelişiyor. Balkan Savaşları bu ortamı oluşturuyor. Dolayısıyla çok etkili. Genel olarak tanıklar ve araştırmacılar tarafından da bu bilinen bir konu. Benim kitabımdaki farklı şey şu: Şunu vurgulamıyorum aslında. “Milliyetçilik yükseldi, milliyetçi yayınlar çıktı” değil benim söylediğim. Milliyetçi olmayan insanlar da, yayıncı kitapçılar da hatta Türk bile olmasalar (Ermeniler, Yahudiler de var), milliyetçiliğimize hizmet ettiler, diyorum.

Ortamın havasına uyarak pragmatik bir yol güdüyorlar.

Evet, ortamın havasında para kazandıracak yol: milliyetçilik. Bu doğal bir durum.

Yani bir savaş varken siz savaş karşıtı bir yayın yaparsanız elinizde patlar, satamazsınız.

Matbuat alanı söz konusuysa eğer, burada tabii ki fikirler var, ideolojiler, idealler var. Fakat bir de işin para kazanma kısmı var. İnsanlar en kötü zamanlarında, savaş döneminde bile para kazanmak zorundalar. Onları motive eden şey, yaşamda geçimimizi sağlamak zorunda olmamız. Milliyetçiliğin yükseldiği bir ortamda, matbuatın, o dönemin yayıncı-kitapçılarının özellikle bu milliyetçiliği yaydıklarını görüyoruz. Hangi saikle bunu yayıyorlar? Milliyetçi oldukları için değil, matbuat kapitalizmi geliştiği için. Aslında matbuat ürünlerinin bir meta olarak sisteme girmesi ve buradan para kazanılması. Bu ikisi birbirini besliyor. Osmanlı matbuat kapitalizmi ve milliyetçilik ilişkisinde simbiyotik, birbirini doğuran bir ilişki var. Niyetlerden bağımsız olarak çok basit bir yaşam gerekliliği var. İşin bu kısmına pek değinilmez.

O zaman diyelim ki, bu bizim dönemimizde değil de SSCB toplumunda olsaydı, yine aynı tezi savunabilir miydiniz mesela? Ben bunu çok merak ettim.

Her toplum her zaman ayrı ayrı, özgün olarak değerlendirilmeli. Koşullar, dinamikler farklı olabilir. SSCB’nin başlangıç dönemi çok karışık bir dönem. O dönemi özel olarak çalışmasam da bizdeki gibi ilerlemiş olabilir.

Türk Dünyasında olduğunu görüyoruz. Mesela Gaspıralı

Aslında Türk Dünyasında bir burjuvazi belki daha evvel ortaya çıkmış olduğu için İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura gibi isimler; Kazan ve Kırım Türkleri arasında daha evvel ortaya çıkmış olduğu için matbuatın da daha evvel ortaya çıktığını ve milliyetçilik ile matbuat arasında daha erken ilişki kurulduğunu görüyoruz. Yusuf Akçura bu konuyla ilgili çok güzel tahliller yapar. Türk ulusal kimliğinin ortaya çıkmasını oradaki burjuvazi oluşumuna bağlar. Tarihsel olarak da böyledir. Milliyetçilik, kapitalizm ve burjuvazi arasında bir ilişki var. Milliyetçilik modern bir şeydir. Daha eski çağlarda yok.

Osmanlı’da, dünyada öyle bir mefhum yok.

Milliyetçi kesimler genelde hep vardı, ta Göktürklerde bile, der.

İnsanlar dünyaya o bakış açısıyla bakmıyorlardı.

Çünkü anlayış, toplumsal formasyon farklı. Orta Çağ Avrupa’sına gidip bir uçak fikri koyabiliyor musun? Kuş var ama uçak fikri yok. O bir mefhum.

Milliyet ve milliyetçilik deyince akla tabii ki ilk olarak dil geliyor. Türk deyince Türkçe geliyor akla. Yayın dili dediğimiz zaman şu an için ölçünlü-standart İstanbul Türkçesi mesela. Ondan öncesinde de elbette bir yayın dili vardı. Sizde bu bağlamda “Milliyetçiliği icat eden; dil değil, yayın dilidir.” diyorsunuz. Bu konuyu da biraz açımlayabilir miyiz?

Çok doğru. Bir dil var ama o dilin aksanları, lehçeleri var. Bunun aslında bir standarda kavuşması, matbuat kapitalizminin getirdiği önemli meseleler arasında yer alıyor. Standart bir matbaa dili yaratıyor matbuat. Hatta ilk Ömer Seyfettin’de, Gaspıralı’da da görürüz. İstanbul Türkçesi’nin bütün Türk âleminin dili olması fikri… Aslında İstanbul Türkçesi ile kastedilen matbuatın dili.

Ortak dil konusu halen tartışılan bir şey.

Ortak bir dilin olması için bir zemin olması lazım. Aynı dili konuştuğunuz zaman duygusal, fikirsel yakınlık kurmanız kolaylaşıyor insanlarla. Biz duygusunun yaratılması oluşuyor. Anderson’un “hayali cemaat” dediği şey. Ben buradayım ama başka bir yerde de benimle aynı cemaate mensup insanlar var. Matbuat, standart yayın dili, gazeteler bunu sağlıyor. Ben buradayım ama mesela Hakkari’de bir insanın aynı gazeteyi okuduğunu biliyorum. Herkesin anlayacağı dili sağlayan, matbuat. Avrupalı şunu yaptı. Daha evvel Latince vardı. Halk dilleri, değişik ağızlar ve lehçeler konuşuluyordu. Orada tek bir dil yarattı ve o tek standart yayın dilini yaygınlaştırdı. Böylece Avrupa’da da bizde de ulusal diller ortaya çıkmaya başladı. O ulusal diller aynı zamanda yayın dilleri.

Matbuat; Türklük bilinci, cinsiyet, cinsellik gibi kavramları da yaratıyor. Cinsiyet, kadın, aile vs kavramları da bu spesifik dergiler aracılığıyla mı oldu sizce?

Çok önemli bir yeri var gazeteler, dergiler, buralarda yazılan şeylerin. Mesela Ahmet Mithat Efendi’nin yazdıkları. O, baktığınız zaman siyasi anlamda sisteme muhalif olmayan, 2. Abdülhamid’i destekleyen, hatta bu uğurda velinimeti Mithat Paşa ile ters düşmüş ve bundan dolayı çok tepki almış bir isim. Mesela, cariyelikle ilgili romanlarında fikirler var. O geleneksel cariyelikle ilgili, kadınla ilgili yapıları bozuyor. Daha modern bir anlayış getiriyor. Gerek matbuat gerek edebiyatta, kadın dergileri uzmanlaşıyor. Farklı gruplara yönelik dergiler çıkacak ileride. Çocuk, genç, kadın, edebiyat meraklıları, sinema meraklıları dergileri gibi… Bunlar tabi ki yeni normlar oluşturuyor. Resimli yayınların çıkmasıyla kadınların kıyafetleri, görünümleri, kitap okuyan kadın görselleri… bir şeyleri aşılamak için yapılıyor. Romantik romanlar, müstehcen edebiyat da çıkıyor matbuat kapitalizminin gelişmesiyle. Çünkü bunlar da para getiren şeyler. Yani matbuat kapitalizmi için talep esas olduğundan hangisi talep görüyorsa ona yöneliyor bir yayıncı-kitapçı. Eğer dini eser talep görüyorsa ona yöneliyor. Mesela Mushaflar, Kuran-ı Kerim de çok basılır. Çünkü çok satar. Hatta Osmanlı’da Müteferrika Matbaası kuruldu. Dini kitap basması yasaktı. 19. Yüzyılın başına gelindi. 1803 senesinden Birgivi Risalesi, ki ilk dini kitaptır, basılmaya başlandı matbaada. Yani yasak meselesi çözüldü. Kuran-ı Kerim’in basılması için ise 1870’leri bekleyeceğiz. Fakat korsan olarak basılıyordu.

Çünkü hattatlık geleneğinden dolayı. Kuran’ın gavur icadı denen nesnede basılmaması…

Esas mesele; çok fazla müstensih, hattat var. Büyük bir esnaf kesimi işsiz kalacak. Ya da yanlış yazım sakıncası. Elyazmasında bu düzeltilebilir fakat matbaada basıldı mesela. Bin basım sonrası hepsini atmak gerekir. Böyle sakıncalar görülüyor. Fakat sonrasında artık ihtiyaç dolayısıyla dini kitap basımı da başlıyor. Matbaa ortaya çıkmış, talep var. Siyasi iktidar da bunu görüp kabul ediyor. Matbuat kapitalizmi neye talep varsa ona yönelir. Kâr güdüsü ne ise ona yöneliyor. Sosyalizmde mesela toplumsal formasyonu, kapitalizmi ortadan kaldırma iddiası var. Bunu tabi bir anda gerçekleştiremiyor. Ama buna çabalıyor. Mesela, bugün dijital medyaya yeni diyoruz ama her medya ilk doğduğunda, sinema da televizyon da radyo da matbaa da gazeteler ve dergiler de yeni medyaydı. Televizyon geldi, artık radyo yok olacak. Sinema geldi roman yok olacak gibi iddialar hep vardı. Hatta matbaa geldi. Matbaadan önceki elyazmaları da hemen yok olmadı. Bana kalırsa kolay kolay dijital medya diğer şeyleri ortadan kaldırmaz. Mesela bildiri dağıtıyorlar, kuşlama yapıyorlar. Mitinglerde bildiri atmak yani. Bilgisayarı atamazsınız. (Gülüşmeler…) İleride yeni medya dediğimiz şey de eskimeye başlayacak. Yapay zekâ var. O sebeple matbu eserlerin kolayca ortadan kalkacağını da zannetmiyorum.

Bizde araştırmacı-gazetecilik diye bir kavram var. Günümüzde de sosyal medya üzerinde hala bir ifşacılık, linçleme kültürünün devam ettiğini görüyoruz. Tarık Zafer Tunaya’nın da “araştırma ve ifşaat edebiyatı” diye bir tabiri var mesela. Oradan günümüze “araştırma ve ifşaat edebiyatı”nda neler değişti sizce?

Tunaya’nın bu tabiri Balkan Savaşı dönemindeki yayınlar için söyleniyor. Burada bir özeleştiri var. Balkan bozgunu büyük bir şok yaratıyor aydınlarda ve toplumda. Daha düne kadar bizim tebaamız olan bu küçük milletler, Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar bizi nasıl yenebildi? Bunun şokuyla birlikte bir özeleştiri süreci başlıyor. Biz nerede yanlış yaptık? Tunaya’nın “ifşaat edebiyatı” dediği bu. Bugün sizin söylediğiniz şey ile belki tam uyuşmuyor. Medyanın avantajı yanında dezavantajı da var. Gazeteler de ilk çıktığında, 1908’de basın patlaması sırasında, bir yandan çok gazete-dergi olması iyi bir şey olsa da beraberinde yalan haber gibi sakıncalı şeyleri de getiriyor. Bugün dijital-yeni medyanın güzellikleri kadar linç kültürü, ifşa gibi çirkinlikleri var. Medyaların nasıl kullanıldığı önemli olan. Halkı eğitmek için veya sırf birilerini karalamak için çıkarılan gazeteler de var ilk zamanlarda. Propaganda, endoktrinizasyon, ideolojik yönlendirme, kişiselleştirme ve kişisel çıkar için bir şeyleri kullanma halen var.

Yine kendi merak ettiğim bir şeye değinmek istiyorum. Sizin doktora teziniz, Genç Kalemlerin basın hayatına etkileri üzerine. Yani bu tefrikalar çerçevesinde örülen ama içinde çok daha fazlasını da barındıran edebiyat ve matbuat var o ilk dönemler. Bunlar hakkında ne söylemek istersiniz?

Bizde modern edebiyatın doğuşu çevirilerle birlikte. Orada çok ciddi şekilde çeviriler yapılıyor Batı Edebiyatından, aslında Fransız Edebiyatından… Bunlar gazete ve dergilerde çoğunlukla tefrika ediliyor. Çünkü tefrika okumayı kolaylaştırır. Aynı zamanda yayın organının sürümünü de arttırır, bugünkü televizyon dizileri gibi. Başlangıçta, özellikle 1860’larda Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi Tanzimat Edebiyatının 1. Dönem isimlerinde görüyoruz. Çünkü daha çok gazetede yazıyorlar. Gazete çıkarıyorsanız içerik üretmek zorundasınız. Edebiyatçıysanız eserinizi yayınlamanız gereken bir yer olması gerekiyor. O sebeple bu iki uğraşı simbiyotik ve birbirini besliyor. Bence Şinasi daha gazetecidir mesela. Namık Kemal’in dili, ateşliliği daha başka bir boyut. Şinasi’de Namık Kemal’de Osmanlıcı, İslamcı nitelikler yanında Türkçülüğü de görüyoruz.

Bence o dönem Türkçülük kavramı oturmuş olsaydı bu isimler kendilerini Osmanlıcı, İslamcı değil de Türkçü olarak tanımlardı. Ayrıca Şinasi hep bir gazeteci, Namık Kemal ise bir fikir önderi ve edebiyatçı gibi gelmiştir bana daha çok.

Ahmet Hamdi Tanpınar, her şey Şinasi ile başlar, der. Batıcılık, modernleşme, aydınlanma felsefesi de onda başlıyor. Mesela Ziya Paşa bence daha edebiyatçıdır. İkinci kuşakta Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid, Samipaşazade Sezai artık tamamen edebiyatçı olmuştur. Onlarla gazeteler geri plana düştü demeyeceğim ama gazetelerin yanına dergiler de gelmeye başladı.

Ve Servet-i Fünun ile Fecr-i Ati’ye de zemin hazırlandı. Peki bunun sebebi neydi? İstibdat. Buradan istibdat ve sansür meselesine geçmenin tam da zamanı bence…

İstibdat matbuat alanını da muhakkak etkiliyor. 1860’larda başlayan süreç 73’te bir kırılmaya uğrayacak. Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ebuzziya Tevfik’ler sürgüne gönderilecekler. 1. Meşrutiyet’e kadar gazeteler kapatılacak. Gazeteler böylelikle geri planda kalacak ve dergiler-kitaplar ön plana çıkacak. Edebiyat da daha dergilerde öbeklenmeye başlayacak. 1880-90’larda özellikle.

Artık Tanzimat Edebiyatını bitiriyoruz ve Edebiyat-ı Cedide dediğimiz Servet-i Fünun Edebiyatı başlıyor. Bu arada Tanzimat edebiyatçıları da kendilerine yeni edebiyat anlamında Edebiyat-ı Cedide diyorlardı. Servet-i Fünuncular kendilerine Edebiyat-ı Cedide deyince onlarla dalga geçildi.

Evet, Yeni Edebiyat-ı Cedide diye…

Aşağılama oldu. Edebiyat akımlarının dergilerde öbeklenip oraları kendilerine beşik edinmesi bilhassa 1891’de yayın hayatına giren Servet-i Fünun Dergisi ile başladı. 1896’da Tevfik Fikret’in derginin edebi bölümüne geçmesiyle bambaşka bir hüviyet kazandı. Aslında Servet gazetesinin bilim ekiyken edebiyat mecmuası haline geldi.

Genç Kalemlere de özellikle değinelim istiyorum. Bizim basın hayatımızda yeri nedir?

Yeri çok büyük elbette. Çok yönlü ve önemli. Genç Kalemler de hem dil hem edebiyat açısından Milli Edebiyatın başlangıcını teşkil etti. Mehmet Emin de Çocuk Bahçesinde milli bir edebiyatın sinyallerini veriyordu ama asıl burada başladı. Ta Şinasi’de evvel başlayan dilde sadeleşme, halkçılaşma, yazı dili ile konuşma dilinin birbirine yaklaştırılması, Yeni Lisan Hareketi çok önemli… Öncesinde de Şemsettin Sami, İzmir’de Necip Türkçü’nün de benzer fikirleri var. Genç Kalemler bunları kabul ettirdi, sistematize etti, popülerleştirdi. Edebiyat ve dil üzerinden Türk milliyetçiliği fikrini yaydı. Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin bunu yapıyor. Ömer Seyfettin, ilk önemli hikayelerini o yeni lisanda yayınladı. Yani Genç Kalemlerde hayata geçirdiler.

Namık Kemal’de ise bu yeni fikirlerini hayata tatbik edemediğini görüyoruz. Çünkü hala eski dilde yazıyor. Genç Kalemler ise başardı bunu. Şunu da sormak istiyorum. İlk Türkçü yayınlardan Yeni Felsefe diye bir mecmua var. Burada sizin bir makalenizde CHP’nin ve Atatürk’ün altı ok fikrine temel oluşturduğu görüşünüz var. Bunu açabilir miyiz?

Aslında burada Genç Kalemler ile ilgili şu önemli bilgiyi de vermek gerek. Çünkü Yeni Felsefe mecmuasıyla yakından ilişkili. Genç Kalemlerin başlattığı Yeni Lisan hareketinin bir üst boyutu Yeni Hayat. Bunlar müstakil değiller. Genç Kalemlerde bir grup genç aydın İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden de destek alıyor. Bunlar aynı zamanda broşür, ders kitabı, anket hazırlıyor ve Yeni Felsefe mecmuasını çıkarıyorlar. Burada Ziya Gökalp’i, Zekeriya Sertel’i görüyoruz. Nabizade, Ahmet Hamdi Ülkümen’i görüyoruz. Yeni Felsefe mecmuası yeni hayat nasıl olacak konusuna, Genç Kalemler ise yeni lisan nasıl olacak konusuna odaklanır. Yeni Felsefe’de sosyolojik konular daha fazla. Bizde felsefe diye geçen ilk dergidir o. Ama bir felsefe dergisi olmaktan ziyade sosyoloji dergisidir. Tabi Gökalp’in de etkisiyle. Yeni Felsefe mecmuasını incelediğimiz zaman Kemalizm’in altı okundan Cumhuriyetçilik hariç hepsinin var olduğunu görürüz. Halkçılık, milliyetçilik çok nettir mesela. İnkılapçılık, laiklik, bunların hepsini buluruz.

Atatürk bunları okudu ve buradan etkilendi, tarzında bir bilgiye ulaşabilir miyiz buradan?

Ben böyle bir bilgiye ulaşmadım. Olabilir, mümkündür. O dönemde yaşıyor. Dergi Selanik’te çıkıyor. Atatürk de Selanikli. Zaten okumaya meraklı.

Gökalp’in Türkçülüğün Esasları eserinin başucu kitabı olduğunu, Tevfik Fikret’i takip ettiğini biliyoruz.

Ziya Gökalp’in kallavi yazıları, Ömer Seyfettin’in asıl güçlü hikayeleri Genç Kalemlerde başlıyor.

Makaleleri de çok önemli.

Ali Canip Yöntem’i de ihmal etmeyelim. Çok önemli rolü var. Atatürk de kendi fikirlerine yakın olan bu yayınları takip ediyordur.

Gayrimüslimlerin de bir basın hayatı var. Osmanlı Yahudileri 2. Meşrutiyet’te Türkçe Mirat dergisini çıkarıyor. Türk Gayrimüslimler de Ermeni harfli Türkçe yayın yapıyor. Bu konuda ne dersiniz?

Hiçbiri homojen değil. Mesela Museviler, bunların bir kısmı Fransız etkisinde. Bir kısmı sadece Türkçe yazı kabul ediyor. Gayrimüslimler farklı alfabeler kullanıyor. Bir de o harflerle Türkçe yayınlar var. Akabe Hikayesi-Vartan Paşa’nın mesela Ermeni harfli Türkçe’dir.

Türkiye’de çıkan ilk Rusça gazete var “İstanbul Haberleri” diye. Lehli gazetecimiz var Karaol Karskiy. Çok renkli bir toplum ve basın hayatı var.

Osmanlı çok dilli bir imparatorluk. 60 civarında farklı topluluk var. Çok zengin göçler var. Karaol Karskiy 1848 devrimleri sırasında kaçıp gelenlerden. Lehler, Macarlar Türk modernleşmesi ve basın yayın hayatında çok etkili oldular. Her ülkede bulmak zor bunu.

Bir de zararları bulunan Milli Mücadele karşıtı basın var…

Yunan matbuatı mesela Türk karşıtı yayın yapıyor. Böyle durumlar da var. Mesela meşhur Peyam-ı Sabah gazetesinde Ali Kemal var. Feci şekilde öldürülüyor. Bu saflaşma basında da var. Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Refik Halit 150’lik oluyorlar. Bir mücadele var ve haliyle zafere ulaşılınca bunlar tasfiye edilecek.

Mizah basını, fotoğrafçılık ve milli sinema çalışmalarınız da ilgi çekici.

Mizah basını matbuatın çok önemli parçası. Eleştiri manasında. Görsellik açısından da karikatür meselesini getiriyor. Fotoğraf da matbuatın önemli parçası. Basın fotoğrafçılığı oluşuyor. Bu da görsel bir metin, mütemmim cüzdür. Birlikte okunmalıdır. Zıpır, İğne dergileri, Akbaba, Karagöz var mesela. Bizde çok etkilidir. Yakın dönemde Gırgır, Leman siyasi anlamda önemlidir. 2. Abdülhamid döneminde otuz yıl mizah basını olmasa da sonrasında patladı, yok olmadı. 1914’e kadar en önemli basın yazılı basınken hareketli resim, yani canlı fotoğraf olan sinemanın gelmesiyle dünya yeni bir medya sistemi içine girdi. Hem eğlence hem propaganda konusunda sinema çok etkili olacak haliyle. İlk Türkçe sinema dergisi, Türk Sineması vardır. Sinema yavaş yavaş gelişiyor, salonların yayın organı olarak. Sessiz sinema dönemi olduğu için, yerli üretim olmadığı için bu tarz yayınlara ihtiyaç var. İlk Türk filmi meselesi Ayestefanos da çok tartışılmalıdır. Çünkü kayıp. Bu filmin çekildiğine dair kaynaklar var.

Sizce bizim basın hayatımızın en renkli isimleri yahut olayları kim?

Çocuk Dünyası, Hanımlar ve Kadınlar Dünyası polemikleri, yayıncı ve okur polemikleri önemlidir. Bunlar tiraj arttırır. Dönemin ruhuna çok uygun. Rekabet ve düşünsel çatışma da barındırır bu polemikler. Ermeni bir yayıncı ile Türkçü yayıncı Tevfik Nurettin arasındaki polemik bunlardandır.

Çok keyifli oldu, ağzınıza sağlık…

Ben teşekkür ederim.

Konuşturan: Aleyna MALKOÇ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir