Aynaya Bakmak: Bireysel İtiraflardan Toplumsal Yüzleşmeye…

Yıllar önce Rousseau’nun “İtiraflar”ını okuduğumda şöyle bir cümle dikkatimi çekmişti: “Beni yargılamakta acele etme sevgili okuyucu. Önce oku, sonra hüküm ver.”

Elbette Rousseau’nun yazdıklarının tümüne hak vermedim. Bazı itiraflarına şaşırdım, bazılarına da kızdım. Ama kendisi ile samimi bir şekilde yüzleşmesi okuyucuya sakinleştirici bir şeker veriyordu.

Sokrat’ın “Kendini tanı” ilkesi insanın kendi kendisiyle yüzleşmesini bireyselleştirirken, Avrupa’da Hannah Arendt ve Theodor W. Adorno bu yüzleşmeyi toplumsal boyuta taşır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonra Almanya’sında “Yüzleşme”, “Vergangenheitsbewältigung” (geçmişle hesaplaşma) edebiyatta çok geniş bir şekilde yer almıştır. ​Savaştan sonraki Alman edebiyatı, kolektif suçluluk duygusu ve “biz nasıl bu noktaya geldik?” sorusu etrafında şekillenmiştir.​ Günter Grass, “Teneke Trampet” isimli eserinde savaş dönemi ve sonrasındaki orta sınıfın ikiyüzlülüğüyle, cüce kahraman Oskar aracılığıyla grotesk bir yüzleşme sunar. ​Heinrich Böll ise “Dokuz Buçukta Bilardo” romanında bir ailenin üç kuşağı üzerinden Alman militarizmi ve suç ortaklığıyla yüzleşmesini anlatır.

​Türkiye’de bu tür eserler, “özellikle toplumsal konularda” ne yazık ki çok azdır. Adnan Dalgakıran’ın 2021 yılında yayınlanan “Yüzleşme” isimli eserinde Türkiye’nin hemen hemen her düşünen insanın kafasını kurcalayan sorunlarını akıcı bir dille anlatması ve örnekler sunması dikkatimi çekti. “Türkiye Bu Vasatlıktan Nasıl Çıkar” alt başlığıyla çıkan kitapta sanayiden, eğitime, siyasi ve sosyal kutuplaşmadan katma değer eksikliğine kadar ülkenin sorunlar masaya yatırılmıştır. Dalgakıran, Türkiye’nin bir “orta gelir tuzağı”ndan ziyade bir “orta demokrasi ve orta zihniyet tuzağı” içinde olduğunu savunur. Türkiye’nin gerçek anlamda teknoloji üretmediğini, daha çok başkalarının geliştirdiği teknolojiyi monte eden bir yapıya sahip olduğunu belirtir. İhracatın kilo başı değerinin düşük olmasını, nitelikli bilgi üretilememesine bağlar. Enerjinin üretim ve inovasyon yerine, kısır siyasi tartışmalara ve ideolojik kamplaşmalara harcandığını vurgular. Sistemin sorgulayan, icat çıkaran bireyler yerine; ezberci ve statükoyu koruyan nesiller yetiştirdiğini söyler.

Yazar, kurtuluşun sadece “doların düşmesiyle” değil, yapısal bir zihniyet devrimiyle mümkün olacağını anlatır. Ona göre, Türkiye, son yirmi yılda devasa köprüler, gökdelenler ve otoyollarla fiziksel çehresini değiştirdi. Ancak ekonominin motor kaputunu açtığımızda karşımıza çıkan manzara, dışarıdaki ışıltıyla aynı hikâyeyi anlatmıyor.

Dalgakıran’ın kitabındaki en sert ve haklı eleştiri, toplumsal kodlarımıza yöneltilmiştir. Çocukluğumuzdan itibaren kulaklarımıza fısıldanan “Başıma icat çıkarma!” ya da “Eski köye yeni adet getirme!” telkinleri, bugün inovasyon liginde neden küme düştüğümüzün DNA’sını oluşturuyor. Yazar, inovasyonun sadece laboratuvarda değil, özgürce hata yapabilen ve sorgulayan bir zihin yapısında başladığını hatırlatıyor. Biz ise hatayı cezalandıran, farklılığı “aykırılık” sayan bir kültürle küresel rekabete girmeye çalışıyoruz.

Kitap, Türkiye ekonomisinin en yumuşak karnına parmak basıyor: Katma değer eksikliği. Dalgakıran, yıllardır “ihracat rekorları” kırmamıza rağmen neden zenginleşemediğimizi basit bir denklemle açıklıyor: Başkalarının aklını (teknolojisini) ithal edip, burada sadece montaj yapıyoruz. Hammaddeyi ve ara malı dışarıdan alıp, üzerine sadece işçilik eklediğimiz bir modelle 21. yüzyılın “teknoloji devleri” arasında yer almamız imkânsız. Çözüm; vidayı sıkanda değil, o vidayı ve arkasındaki yazılımı tasarlayan beyinde yatıyor.

Dalgakıran’ın “Yüzleşmek” çağrısı sadece sanayiciye değil, aynı zamanda kamu yönetimine ve kurumlara. Kurumsallaşmanın olmadığı, kararların “ortak akıl” yerine “kişisel inisiyatiflerle” alındığı bir yapıda sürdürülebilir bir başarıdan söz edilemez. Yazar, liyakatin yerini sadakate bıraktığı her sistemin er ya da geç verimsizlik bataklığına saplanacağını açık bir dille ifade ediyor.

“Yüzleşmek”, bir karamsarlık beyanı değil; aksine bir kurtuluş reçetesi sunmaktadır. Kitabı okudukça, “keşke bu kitabı her siyasetçi ve bürokrat okuyabilse,” diye düşünüyor insan.

 Adnan Dalgakıran özetle bize şunu söylüyor: 

“Sorunu dış güçlerde, döviz kurlarında veya talihsizliklerde aramak, sadece zaman kaybettirir. Aynaya bakmalı ve şu soruyla yüzleşmeliyiz: Zengin bir ülke gibi yaşamak mı istiyoruz, yoksa zenginliği üreten bir zihniyete sahip olmak mı? Türkiye’nin önündeki en büyük engel ne sermaye yetersizliği ne de coğrafi konumdur. En büyük engel, değişime direnen ve statükoyu kutsayan zihin yapımızdır. Dalgakıran’ın çağrısı nettir: Eğer yarın farklı bir sonuç istiyorsak, bugün kendimizle yüzleşmek zorundayız. Hatalarımızla yüzleşmekten korktuğumuz için, her başarısızlığımıza bir dış düşman ya da talihsizlik kılıfı uyduruyoruz. Oysa aynaya bakıp ‘Biz nerede hata yaptık?’ diyebildiğimiz gün, gerçek kalkınma başlayacaktır.”

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir