Bahtiyar Vahapzade

Bahtiyar Vahapzade’yi, daha doğrusu onun şiirini Türkiye’de öğrenciliğim sırasında tanımıştım. Sağ-Sol çatışmalarının en yüksek düzeyde yaşandığı yatılı okulumuzda, Sovyetler Birliği’nde yaşayan Türklerin asimile olup olmadıkları tartışılıyordu. Kimi öğrenci arkadaşlar yetmiş yıllık bir sosyalist geçmişten ve baskılardan sonra dinin ve dilin yok olup gittiğini iddia ediyorlardı. Biz ise aksini savunuyorduk.

Çok geçmeden de bir dergide Ahmet Şimide’nin yazısını ve Bahtiyar Vahapzade’nin şiirini görünce derin nefes almış, sevinmiştik:

‘Ateş öz özünden yanmır
Yanırsa yandıran var!’

Aylarca o şiirin yazılı olduğu sayfayı cebimde gezdirmiş ve her tartışmada  çıkarıp göstermiştim.

Bir süre sonra ise o heyecanlı halim ve acemi edebiyatçılığımla Vahapzade’ye mektuplar yazmıştım.  Mektupların ona ulaşıp ulaşmayacağını da bilmiyordum. Ama yazıyordum.

Bir gün okulun postacısı bana üzerinde garip harflerin yazılı olduğu bir zarf getirdi. Zarfı duyan, gören öğrenci arkadaşlarım yanıma koştular. Hepsi merak içindeydi. Üzerindeki yazıları Yunan yazısına benzetmiştik ama sonradan bunun Rus Kiril harfleri olduğunu öğrendik.

Mektup Bahtiyar Vahapzade’dendi. O mektubu benimle birlikte dört yüz kişilik bütün okul okudu. Kısa ama özenle yazılmış bir mektuptu. Bana, yazdığım sözlerden dolayı iltifatlar ediyor, anadilimizi iyi öğrenmemi ve iyi kullanmamı tavsiye ediyordu.

Sonralar aramızda bir sürü mektup gitti, geldi. Ama o ilk mektubun heyecanını ve gururunu asla unutmadım.

Yirmi Ocak 1990 yılında Azerbaycan, Rus Ordusu tarafından şiddetli bir saldırıya maruz kaldı. Yüzlerce insan tankların önünde ezildi. Azerbaycan’a gönül bağı ile bağlı olan bizim gibi insanlar çaresizlikten ne yapacağını bilemedi. Acı büyüktü. Gözlerimiz yine Azerbaycan’ın bu büyük oğlunu arıyordu. Çok geçmeden onun yiğit ve gür sesi kulaklarımıza ulaştı:

‘Namert güllesine kurban giderken
Gözünü sabaha dikti şehitler!’

Demek Azerbaycan’da bütün baskılara rağmen yiğit ve korkmayan insanlar da vardı. Ona olan sevgim ve saygım bir kat daha artmıştı.

Bakü’deki o katliamın üzerinden bir kaç ay geçtikten sonra Azerbaycan’a gitmek ve onunla görüşmek nasip oldu bana. Evinde misafir olduğum şair Sabir Rüstemhanlı’dan, onunla görüşmenin mümkün olup olmadığını sordum.

Sabir Bey hemen telefonla Bahtiyar Vahapzade’yi aradı ve benim onunla görüşmek istediğimi söyledi. Bir gün sonra tarihi Teze Pir  Cami’nin salonunda olacağını ve orada görüşebileceğimizi söyledi.

Ertesi gün Sabir Bey’le dediği yere gittik. Onu karşımda görür görmez çok heyecanlandım. Ona yazdığım mektuplardan söz ettim. Hemen hatırladı ve şefkatle kucakladı beni.

Bahtiyar Vahapzade çok yönlü bir şairdi. Onun şiirlerinde klasik bir hava olsa da şiire yeni bir ses, yeni bir hava getirmişti. Dilimizin bütün renklerini, makamlarını onun şiirlerinde görmek mümkündür. Şiirlerinde, aşkı, vatanı, halkı, tarihi birbiriyle kaynaştırmıştı. Sevgiliye yazılmış bir aşk şiirinde bile onun inancından izler görürdünüz.

Daha küçücükken gök gürlemesinden korkarak anasının kucağına sığınır ve anasına gök gürlemesinin ne olduğunu sorar.

Anası o temiz inancıyla, “Oğlum, korkma melekler gökte at koşturuyorlar!” der.

Vahapzade çok sonraları bunları hatırladığında, “Allah’ım, bu ne kadar güzel bir sözdü, gökte at koşturan melekleri hayal gözümle gördüm ve rahatladım,” diye yazacaktır.

O, Azerbaycan’ın en güzel, dağlık ve ormanlık bölgelerinden biri olan Şeki’de dünyaya gelmiştir. Kendi ifadesiyle, “Baştan başa palamut, karaağaç, fıstık, ıhlamur ağaçlarıyla dolu Şeki”de ailesi odunculuk yaparak yaşamaya çalışmış, Bolşeviklerin Şeki’de estirdiği terör nedeniyle onlar ailece Bakü’ye göç etmiştir.

Çocuk Vahapzade, Bakü’de yapayalnızdır. Bilmediği, tanımadığı bir muhit, mektepte bile hüküm süren haksızlıklar, baskı ve öğrenmek zorunda olduğu Rusçanın zorluğu onu ümitsizliğe sevk etmiş, ama ailesinin, özellikle anasının sımsıcak şefkati, merhameti, bitip tükenmeyen sevgisi onu bütün tehlikelerin ve zorlukların içinden çekip çıkarmıştır. Üstad, çocukluğunu, dedesini, amcalarını; evde hüküm süren Türk geleneğinin getirdiği saygı, sevgi, hürmet ve birliği sonraki anlatımlarında büyük bir hasretle yad eder.

Bahtiyar Vahapzade, şairliği, hocalığı, yüreğinde büyüttüğü aşk ile gerçekten dilden dile dolaşan, bestelenen, her gün okunan şiirler kaleme almıştır. O Sovyetler Birliği döneminde de korkusuzca yazmış ve yıllarca işinden uzaklaştırılarak akrabalarının yardımlarıyla yaşamıştır. Sovyetler Birliği döneminde yapılan propagandalar, kozmopolitleşme ve yabancılaşma karşısında bir duvar gibi durmaktan çekinmemiş, habire putlaştırılan şahsiyetlerden intikamını şiirleriyle almıştır:

‘Ebedini dünyada ben ebedi sanmadım
Bir ateşe tutuştum, bin ateşe yanmadım
Putlar ve geldi ve gitti birine inanmadım
Niye inanmalıyım? Ahı dünya fırlanır!’ [1]

Onun şiirlerinde Yunus Emre’nin coşkunluğu, Mevlana’nın hoşgörüsü ve Köroğlu’nun başkaldırışı, isyanı yanyanaydı.

Onunla sohbetlerimizin birinde, bana şiirinin hangi köklerden geldiğini şöyle anlatmıştı:

“Ben hep bir Mevlana aşığı oldum. İnanın Mevlana’yı cümle cümle mütalaa edebilirim. Onunla birlikte Yunus Emre’ye de vurgunumdur. Onun,” Bir ben vardır bende, benden içeri,” sözü benim hayat programım olmuştur.”

Üstad Azerbaycan’ın manevi bakımdan en kurak bırakıldığı dönemde yetişmiş çok önemli bir kişilikti. Onu kısa bir yazı içerisinde anlatmak asla mümkün değildir. O ciltlerce kitaplara sığacak kadar üretken bir sanatçıydı… Onun insanın köküyle ilgili bir şiiri benim hep yolumu aydınlatmıştır.

‘Kökü var ağacın da taşın da
İnsansa kökünü gezdirir başında.’

Köksüzlüğe, ruhsuzluğa ne güzel bir cevaptır bu şiir! O aynı zamanda büyük bir Türkiye sevdalısıydı. Çocukluğundan beri Türkiye diye yüreğinin attığını söylerdi. Bir dönem Azerbaycan’da bazı art niyetlilerin Türkiye’yi ve Türkçeyi yok saymak istedikleri bir anda, “Bizim Türkiye”den başka Kimimiz Var?” isimli çok ses getiren etkili bir makale yazmıştı.

Bahtiyar Vahapzade, 13 Şubat 2009 yılında Bakü’de vefat etmiştir.

Ruhu şad olsun!…

[1] Burada “fırlanmak” sözü, dönmek manasında kullanılmıştır.

Orhan ARAS

Bahtiyar Vahapzade’nin Orhan Aras’a 1982 yılında Azerbaycan’dan gönderdiği mektup. Bu mektup ilk defa sitemizde yayınlanmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir