Çocukların En Büyük Oyuncağı Sevgi

Farklı şehirlerde oluşumuz ve süregelen hayat şartlarının ağırlığı can yoldaşım Mustafa’yla görüşmemi engellemiş olsa da kader ağını örmüş, beni yeni bir görev heyecanıyla atandığım Gaziantep’in bir alışveriş merkezinin ikinci katında onunla buluşturmuştu. Mustafa’yla neredeyse on yılı aşkın bir ayrılığın hasretiyle kucaklaştık. Alışveriş merkezinin yakınında bulunan bir çay bahçesine giderek kısa sürelik de olsa çaylarımızı yudumlayarak hasret giderdik. Mustafa, bu küçük çay bahçesinde sürdürdüğümüz kısa sohbetle yetinmemiş olacak ki mekândan ayrılırken:

 “Muhakkak yarın ailenle birlikte sizleri öğle yemeğine bekliyoruz!” dedi.

Size garip gelebilir ama ben o günü yüreğimde yarının heyecanını duya duya geçirmiştim. Ertesi günü geç kalmamak için erken kalktık. Kahvaltı yaptıktan sonra eşime elini çabuk tutmasını, bir an önce hazırlanmasını söyledim. Çok geçmeden yola revan olduk. Aldığım tarife göre ilk defa gideceğim arkadaşımın evi çocuk yuvasına bitişikti. Burayı önceden bildiğim için evi bulmakta çok fazla zorlanmayacağımı düşündüm. Bir tatlıcının önünden geçerken Antep’in o eşsiz baklavasından aldım. Ziyarete boş gitmek olmazdı tabi. Trafik ışıkları ve hoyratça yapılan yolların azizliğine rağmen biraz gecikmeyle de olsa dostumun mütevazı evine vardık. İçeriye geçtik. İçten içeri bir ben vardır deyip bir gönül olduk. Sobası yanan odada bağdaş kurup oturduk.

Heybemizde yenilecek o kadar çok konu vardı ki…

Eski günleri anarken geçmişin inişli çıkışlı vadilerinde gezindik. Önce çocukluk günlerini yâd ettik. Neydi o günler. Tozun, toprağın, suyun ve çamurun şekillendirdiği bir hayat yaşamıştık. Ağaca çıkarken düştüğümüzü ve nasılda gülüştüğümüzü anımsadık. Sonra bir çemberi araba yapıp sürüşümüzü, kışın kardan adam yapışımızı, kızaklarla kayışımızdan bahsettik uzun uzun. Oysa şimdi çocuklarımız, havasız, güneşsiz, aşksız, ruhsuz daracık evlere, kreşlere, kurslara mahkûmlar. Doyasıya oyundan, doyasıya sanal bir âlemin kucağındalar. Çocukluğumuz bir kuş gibi uçmuştu elimizden.  Kanımızın kaynadığı gençlik yılları da çabucak geçmişti ömür sermayemizden. Askerlik anıları, öğretmenlik hatıraları ve başka biriktirdiklerimizi konuştuk sonra can yoldaşımla. Yeri geldi güldük, yeri geldi hüzünlendik. Sobanın üzerinde fokurdayan demliğin ritimli cızırtısı ve tavana ateş saçan ışık huzmelerinin bir yanıp, bir kaybolması sohbetimizi koyulaştırmıştı. İki beden, bir kalp olup avuçlarımızda kayıp giden zamanın erimesine aldırmadan, ülkenin nasırlaşmış içtimai problemlerine de el atmayı ihmal etmedik. Mustafa anlatıyor,  ben dinliyordum. Ben anlattığımda ise Mustafa dinliyordu. 

“Şeb-i yeldâ da uzar fecre kadar kısa-i aşk
 Ta ki mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler”

Yüreğimizdeki aşk ve muhabbet, kırbaçladı zamanı. Dönmedi geceler kâbusa. Dönüşmedi uykularımız harama. Muhabbet meclislerinde zamanın bir heyula olmadığını çok iyi biliyorduk. Bu yüzden ondan korkup, kaçmıyor, sözlerimizi söylemekten sakınmıyorduk. Susmadık hep konuştuk. Sustuğumuz zamanlarda aslında hep konuşuyorduk. Kâinatın mayası olan aşk, muhabbet bestesini söyletmişti bir kere… Ve sen! Adaveti, kucağında paramparça eden muhabbet, şimdi sana ne kadar da muhtacız! Hangi giyotinin koynuna girdin, hangi karanlığın izbesinde kaldın ki bu kadar uzaklaştık senden. Bir millet ki hazzın peşinde. Bir toplum ki zulme âşık, hissiyattan bihaber. Ne çıkar dört başı mamur şehirlerinden. Gökyüzüyle yarışan kulelerinden. Uzayı tespih tanesi gibi çeviren ellerinden.  

Aşk sohbetini ufukta görünen güneşin son kırıntılarına kadar taşıdık. Nihayetinde her vaktin bir bitişi vardı. Her yolun bir sonu. Ayrılmak için izin istedik. Küçük kızımı kucağıma alarak dış kapıya doğru yöneldim. Ayakkabılarımı giymek üzereyken evin bitişiğindeki çocuk yuvasından mahzun bir kara gözün bana ve özellikle de kucağımdaki çocuğuma baktığını fark ettim. Ben neşeyi de hüznü de gözlerden tanırdım. Bu manalı bakışların anlattığı ne çok şey vardı var bana. Ama oralı bile olmadım. Fakat yedi, sekiz yaşlarındaki bu küçük kız çocuğunun öyle yakıcı, eritici bakışları vardı ki bu kayıtsız kalmak mümkün değildi. Hislerime engel olamadım. Bakışlarımı ona doğru çevirdiğimde onun süslü, püslü elbiselerinin içerisinde kara ve parlak gözlerinde bir ezikliğin olduğunu hissettim. Küçük kız, dışarıdaki soğuğa ve şıpır şıpır yağan yağmura aldırmadan bir taraftan önüne gelen uzun dalgalı saçlarını yana atıyor, diğer taraftan da sanki bana bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını oynatıyordu. Havada ayaz vardı. Ev sahibini böyle bakışmalarla dışarıda daha fazla bekletemezdim. Gözlerimi, kızın gülümseyen yüzüne bir tokat indirircesine esirgedim ondan. Kucağımdaki çocuğumla evden ayrılmak üzereydim ki arkamdan incecik, titrek bir ses duydum:

“Amca beni de kucağına alır mısın?”

Cılız çıkan bu sesi duymamış gibi yaptım. Böylesi daha iyi olacaktı. Zira duymak ve bilmek bir vebaldi. Şimdi ise bunu kaldıracak durumda değildim. Hem belki de duymamış olabilirdim. Evet, evet kesinlikle duymamıştım! Vicdanımı bir an yok sayarak yüreğimi karanlık dehlizlere doğru götüren bir adım daha attım basamaklardan. Küçük kız, arkamdan bu kez gür ama ağlamaklı ve yalvarırcasına bir daha seslendi:

“Amca ne olursun beni de kucağına alsanaaa!”

Göğün ve yerin duyduğu bu sesi duymamanın imkânı yoktu artık. Ses değil kulaklarımı, ruhumu delip geçmişti. Bir an o içli sesin ağırlığıyla ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Afalladım, başım döndü. Düşmemek için dış kapı merdivenindeki paslı korkuluğa dayandım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Durmalı mıydım, gitmeli miydim? Konuşmalı mıydım, susmalı mıydım? Vicdanımı mı, dinlemeliydim yoksa kalbime emirler yağdıran akıl kethüdasını mı? İki arada bir derede kalan biri olarak ne yapmalıydım? Sonunda yaşadığım bu med-cezirden kaçarak kurtulmanın iyi bir çözüm olacağını düşünmüştüm. Bu ruh hâliyle arkadaşıma bile veda etmeden arabama binerek bir duman gibi oradan sessizce uzaklaştım. Uzaklaşmam sorunu çözmemişti. Bilakis her nereye gidersem gideyim gönlümde bir kor olarak kalacaktı. Zavallı küçük kız, solan yüzüyle kanadı kırık bir kuş gibi boynunu bükerek gerisin geriye yuvasına dönerken yüreğime, “Amca ne olursun beni de kucağına alsana!” sözünü bırakıp da gitmişti…

Bir haftadır kimseyle doğru düzgün konuşmuyor, bir şey dahi yiyip içmiyordum. Kendi çocuklarımı bile sevemez olmuştum. O kız çocuğunun ciğer dağlayan sözü kulaklarımda çınlayıp duruyordu:

“Amcaaaaa!

Bu sözü, her hatırlayışımda içimi bir pişmanlık kaplıyordu. Keşke o sevimli kız çocuğunun isteğini yerine getirebilseydim. Ne istemişti ki… Ev mi, araba mı, para mı? Oyuncak dahi istememişti. İstediği sadece ve sadece içini ısıtacak küçücük bir söz, bir bakış, bir sarılıştı belki…

Ah keşke onu öpseydim de yüreğimi ateşe vermeseydim. Onu bağrıma basıp koklasaydım da kötülüğüme tuz biber ekmeseydim.

Ah küçük kız, ah mahzun bakış keşkeler kulesini bir yıkabilseydim.

Kızcağızı niçin kucağıma almayı düşünemediğime, yaralı kalbini sorumsuz davranışlarımla nasıl da kırdığıma, ruhunu okşayacak bir söz bile olsun söylemediğime, bir bakışı bile ondan nasıl esirgediğime bir türlü akıl erdiremiyordum. Yapılması gerekeni yapmadığım bu keşkeler, kalbimde tarifsiz bir ıstıraba sebebiyet veriyordu. Fakat duyduğum bu ıstırap sorunu çözmüyor, bilakis acıma acı katıyordu. Olan olmuş ok yaydan çıkmıştı. Kim bilir küçük kızın o kırılan kalbi şimdi hüznün hangi tepelerinde dolaşıyor olmalıydı?

“Bir kere dokunsan teline sâz-ı derunun
Bin türlü nevazişle düzelmez bozulunca”

Gönül sazının teli bir kere kırılmaya görsün. Kırıldıktan sonra bin defa da tamir etseniz ne fayda…

Onu ve beni hangi sihirli el sevindirebilirdi?

Vicdanımı âdeta demir bir çekiçle döven bu duyguyu daha fazla taşıyamadım. Her şeye rağmen ismini, cismini bilemesem de çocuk yuvasına gidip siyah dalgalı saçlı, kara gözlü, küçük kız çocuğunu her ne pahasına olursa olsun bulacak, ondan özür dileyecek, ona sarılacak böylece ruhumu rahatsız eden bu duygulardan bir nebze olsun kurtulacaktım. Daha da geç kalmadan verdiğim kararı uygulamak üzere bir pazar sabahı arabama binerek erkenden yola çıktım. Yol üzerinde uğradığım oyuncakçıdan küçük kızın hoşuna gidebileceğini düşündüğüm bir bebek satın alarak yoluma devam ettim.  Bir süre sonra yuvadaydım. Yuvanın basamaklarından hızlı adımlarla çıkarken kalbimin atışları neredeyse duyulacak gibi hızlı hızlı atıyordu.  Her an dengemi kaybedip yere düşebilirdim. Bu yüzden soluklanmak üzere biraz durakladım, ardından sarıya boyanan desenli merdiven korkuluklarına titrek ellerimle dokuna dokuna idare odasına ancak varabildim. İçeri girdiğimde masasının üzerindeki bir takım evraklara gömülen müdür bey, her hâlimden heyecanlı olduğumu fark edince:

“Buyurunuz!” dedi, bana.

“………”

“Birini mi aramıştınız?”

“Şeyyy…”

Sözlerim boğazımda düğümlendi. Zaman kazanmak için “şey” kelimesinin üzerinde biraz fazlaca duraksayarak devam ettim:

“Küçük bir kız çocuğu…”

Müdür Bey, söylenenden hiçbir şey anlamadığını belirtmek istercesine sol eliyle gözündeki çerçeveli gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Sağ elini de ters çevirerek:

“Hangi kız çocuğunu sordunuz?” dedi.

“Şey efendim… Siyah gözlü, dalgalı, uzun saçlı…”

Müdür Bey, “Anladım” dedi dudaklarını bükerek. “Hele bir oturunuz,  çay alır mısınız?”

Bu böyle olmayacaktı. Bu yüzden vicdanımı rahatlatmak adına başımdan geçenleri, bir hafta boyunca yaşadığım ıstırabı, kâbusa dönen gecelerimi, ruhumun tarifsiz sıkıntılarını uzun uzun anlattım. Güngörmüş, anlayışlı biri olan müdür bey, beni gayet dikkatli dinledikten sonra yerinden kalktı, yanıma kadar geldi. Sağ elini omzuma atarak babacan tavrıyla,

“Hadi istersen şu yurdu birlikte bir gezelim, olmaz mı?” dedi. “Kim bilir belki aradığını odalardan birinde bulabilirsin.” 

Gezmeye başladığımız bu çocuk yuvasında, bir sosyal devletin yapması gereken her şeyin fazlasıyla yapıldığını gördüm.  Koridorlar, yatakhaneler, lavabolar, kapılar, pencereler, yere döşenen renkli halılar, dolapların içine özenle yerleştirilmiş süs eşyaları, vazolar, biblolar ve duvarlarda yerini bulmuş anlamlı tablolara kadar hepsi ama hepsi adeta yeni giyilen bir elbise gibi tertemiz ve pırıl pırıldı. İki katlı olan çocuk yurdunun ilk katında aradığımı bulamamıştım.  İkinci katın merdivenlerinden adımlarımı atmaya başlarken içim ansızın bir vehimle çalkalandı.

“Acaba o gülümseyen yüzü, o kara gözleri unutmuş olabilir miydim?” 

İçimden geçirdiğim bu düşünce, yüzümün bir anda limoni bir şekle bürünmesine yetip artmıştı bile. Fakat sonra kafamdaki bu düşüncenin yersiz olduğu sonucuna vardım. Beni bu sonuca vardıran ise neredeyse küçük kızcağızın resmini çizecek kadar hafızamda keskin çizgilerle yer etmiş olmasıydı. Odaları heyecanla bir bir dolaşıyorduk.

12 numaralı oda…

13 numaralı oda…

Şimdi de 14 numaralı oda.

Derken 15, 16,17…

Ümitlerim tam tükenmek üzereyken nihayet aradığımı sondan bir önceki 21 bir numaralı odada bulmuştum. Bakışları mahzun öylece pencere kenarında ayakta duruyordu. Kızcağız yine ilk gördüğüm gibiydi. Tarak izi taşımayan saçları dağınıktı. Aradan bir hafta geçmesine rağmen sevimli küçük kız, beni tanımakta gecikmemişti:

“Amca sen misin?”

“……………”

“Sen ha…” diye yineledi.

Konuşamıyordum. Sanki söyleyeceğim sözler boğazıma kadar geliyor orada bir çalı demeti gibi öylece kalıyordu. Yalnız kuruyan dudaklarıma inat gözlerim nemliydi. Ağlamamak için bir süre dudağımı ısırdıktan sonra ancak kendimde konuşma cesareti bulabildim:

“He ya benim!” dedim. “Hani seni kucağına alma…”

Sözlerimin devamını getiremedim. İnci gibi cümleler dizen birisiydim, kelime avcısıydım ama gelin görün ki sanki dağarcığımdaki bütün sözler bir anda kuruyan bir çeşmeye dönüşmüştü. Kurumayan tek şey ise gözyaşı çeşmemdi. Büyüklüğüme bakmadan, küçük kızcağıza sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Ağlayışım sadece küçük kız için miydi? Yoksa ihmal ettiğim hislerimin bir anda ayyuka çıkan boşalması mıydı? Bunu şu an bilecek, düşünecek durumda değildim. Konuşamıyordum. Korkuyordum. Beni korkutansa kızcağızın her an  “Niçin ağlıyorsun?” sorusunu sorma ihtimaliydi. Sahi sorarsa ne diyecektim, ne anlatacaktım? Seni gördüğüm halde, sesini duyduğum halde yanına gelmediğimi mi söyleyecektim. Bereket ki, babacan müdür, tam yerinde duruma el koymuş, ustaca bir manevrayla bir anda donup kalan elimdeki oyuncağı alarak, Zeynep’e uzatıverdi:

“Bak cici kızım, bu bebek seni ziyarete gelen amcanın bir hediyesi…”

Zeynep’in yanakları sevinçle karışık utanma hissiyle pembemsi bir hal almış, yüzünde tatlı bir gülümseme belirmişti. Anne ve babasının ölümünden bu yana hiç kimse ona şimdiye kadar böyle güzel bir oyuncak hediye etmemişti. Hemencecik eline aldığı oyuncak bebeğe, anne ve babasına sarılır gibi sarıldı. Ardından sevindiğini gösterircesine sanki hiç bir şey yaşanmamış gibi bir öpücük kondurdu gözyaşlarımın süzüldüğü yanaklarıma.

Sevgi gücünün içtimai arenada çözemeyeceği hiçbir problem yok. Yeter ki insan gerektiği şekilde mecrasında kullanabilsin.

İlk defa içimin bu kadar huzurla dolduğunu hissettim. Oysa kendi çocuklarıma aldığım oyuncaklarımın sayısını bile hatırlamıyordum. Kuzularımın yumuşacık yanaklarına kondurduğum öpücüklerin ise haddi hesabı yoktu. Ama şimdiye kadar hiçbiri ama hiçbiri beni bu kadar büyük bir sürura gark etmemişti.

Bir yetim kızı sevindirmiştim.

Bir yetim kız da beni sevindirmişti.

Şimdi kalbim âsûde bir baharı yaşıyordu. Yetimi sevindirmek, onun başını okşamak ne kadar da ulvi bir duygu olduğunu yeni yeni anlayabiliyordum. Küçük kızla devam eden sohbetimizi bir süre daha yurdun bahçesinde sürdürdük. Ayrılık zor da olsa saatler ilerlemiş veda vakti gelip çatmıştı. Yetim kız, amca dediği bana sevinçle son bir kere daha sıkı sıkıya sarılıp, yuvasına dönerken oturduğumuz bahçenin bankındaki bebeğini unuttuğunu fark etmemişti bile…

Necati İLMEN

Not: Yaşanmış bir hikâyeden kurgulanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir