Bayan Yanı

Alnını otobüsün soğuk camına dayamış, son yolcuların binmesini bekliyordu.

Anadolu Yakası’nın  yolcuları teker teker yerlerine yerleşirken,

“İnsan iki saatte çıkamıyor şu lanet şehirden.” dedi yüksek sesle söylediğini fark etmeden. Sezen modeli kestirdiği saçlarının üzerine siyah kapüşonunu geçirdi, gözlerine kadar indirdi ve yanına gelecek kişiyle hatta tüm dünyayla iletişimini kesmeyi planladı. Münasebetsiz bir yol arkadaşına hiç tahammülü yoktu. Hele bu yolculukta.

“Pardon, kusura bakmayın, geçebilir miyim?” Ses çok yakından gelmişti ama yanına erkek gelmeyeceğini bildiği için hiç üstüne alınmadı. “Pardon, geçebilir miyim?” Başını kaldırdı, kapüşonun altından koridorda durmakta olan gencin yanındaki koltuğu işaret ettiğini gördü. Soran bir ifadeyle, ne alaka dercesine bir bakış attı. “İzah edeceğim, bi’ oturabilir miyim lütfen.” Sesini olabildiğince kısarak, bir sır efektiyle söylemişti bu sözleri. Arkadan gelip ön sıralara geçmeye çalışanların da ittirmesiyle çocuk kendini yolculuğun iki kişilik koridoruna girmiş buldu.

Kız omuz silkti. “Geçtiniz bile”.

“Çok özür dilerim, Anadolu Üniversitesi’ne kaydın son iki günü. Bilet bulamadım bir türlü. Neyse ki bi’ teyze, biletini değiştirmek için çabalıyordu, alıverdim. Sizin için sakıncası yok di mi? Bayan yanı biliyorum ama mecbur kaldım. Ama rahatsız oluyorum derseniz…”  O kadar hızlı anlatmıştı ki, olası bir itirazı engellemek istiyordu belli ki.

Elini kaldırdı kız yeter dercesine.

“Bayan mayan fark etmez benim için. Baymasın yeter bana.”

Koymaya çalıştığım mesafeyi anlamıştır umarım diye düşündü.               

“Peki sağolun.”

Çocuğun yüzü biraz düştü bu cevapla, ama yerine yerleşmeye devam etti. Gri kırçıllı paltosunu ikiye katladı özenle, yukarıdaki bölüme yerleştirdi. Kız, o ayaktayken kaçamak bakışlarla çocuğu süzdü. At kuyruğu yaptığı saçları, gümüş halka küpesi çarptı gözüne. Siyah dik yakalı kazağına bakılırsa bizim oraların soğuğundan gözü korkmuş olmalı diye düşündü. Bay atkuyruk, oturmak için hamle yaptığında, kız hemen başını gecenin karanlığına çevirdi. Otobüs nihayet hareket ettiğinde bir oh çekti. Girmekten en çok korktuğu duygulara doğru yola çıkmıştı işte.

Çocuğun hazırlıkları devam ediyordu. Sırt çantasının içinden bir Gırgır çıkarttı önce. Sonra çok uzun zamandır elde dolaştığı yıpranmış kapağından belli olan kitabını…

Orhan Pamuk, Kara Kitap…  Çocuk dirseğiyle rahatsız etmekten çekinerek çantasını karıştırmaya devam etti. Walkman’ini çıkarttı, birbirine dolaşmış kulaklığını çözdü.

“Bu arada… Adım Umut.” Tokalaşmak için elini uzattı. Kız, duymazlıktan geldi, uyuyor sansın diye gözlerini yumdu. Başını camla koltuğun arasına gömdü iyice.

Havada kalan elini geri çekti çocuk. “Peki naapalım, iyi yolculuklar.” dedi içine içine. Kulaklığını taktı, kendi dünyasına çekildi.

Şehrin ışıkları azaldı,  içerideki sohbetler hararetini kaybetti, şehrin son kalıntıları camın önünden geçti birer birer. Çocuğun dinlediği müziği duyabiliyordu. MFÖ çalıyordu, “Yalnızlık ömür boyu”.

Ömür boyu bağlansak da, sevinsek de üzülsek de, yalnızlık ömür boyu… 10  dakika sonra burnunu çekmeye başladı kız, göz pınarlarında nicedir tutmaya çalıştığı inciler süzülüyordu yanaklarından. Eşofmanının koluyla burnunu siliverdi. Çocuk hissetti. Kulaklıklarını çıkarttı hemen. “Ne oldu, iyi misiniz?”   

Hıçkırıkları devam ederken, çocuğa eliyle dur işareti yaptı. Çocuk bir kağıt mendil paketi çıkarttı dipsiz çantasından, bir tane uzattı. Kaparcasına aldı mendili burnunu sildi. Çocuk davetsiz bir ziyaretçi hissetti kendini, başka bir şey sormadan majörlerden minörlere yolculuğuna geri döndü. Buselik makamının derinliklerinden yeni şarkıya geçmeden önce kızın sesini duydu.

“Babam öldü benim!”

“Efendim?”

“Babam öldü dün.”

Buz tutan Porsuk çayının baharda çözülmesi gibi hapsolmuş duygular boşaldı. Uzun uzun ağladı. Çocuk öylece durdu yanında, bazen insanın ihtiyacı, teselli için edilen beylik cümleler değil, sadece tanık olmaktı çünkü. Sadece orada olmak, acıya tanıklık etmek.

Arada mendiller ıslanıp yırtılınca yenisini verdi. Topkek ve su servisinde, kızınkileri de alıp koltuğunun önündeki masaya bıraktı.

Geceyarısını biraz geçerken, plastik su bardağının üstündeki jelatini çekip açtı kız, bikaç yudum içti. Yılları, anıları, akıtamadığı duyguları yanına yanlışlıkla oturan bu çocuğun eşliğinde süzmüştü kalbinden. Öyle minnet doluydu ki bu yanındaki sıcak ama mesafeli duruşa.

“Bahar” dedi… “Bahar ben.. “  Islak ıslak bakarken hafif bir tebessüm bile belirdi sanki yüzünde. “Sağol…” Camdan görünmeyen ovalara doğru çevirdi gözlerini. Zaten karanlık olmasa bile, görmeyecekti.  Çocukluğunu gömecekti yarın, hep onunla birlikte yapmak istediği şeyleri, sonraya ertelediği güzel sözleri, öteleyip etmediği telefonları, pişmanlıkları… Evden ayrılana kadar, bu ayazı meşhur şehirde, her gece gelip kareli battaniyesini yatağın kenarına sıkıştıran, bozkırın ortasından hayallerine uçması için cesaretlendiren kahramanını gömecekti.

Birden omzundaki dokunuşu hissetti. Umut, kulaklığın tekini uzatıyordu.

Hiç konuşmadan aldı kulaklığı. Sezen Aksu çalıyordu. “Sen Ağlama…”  

Sezen’den Ortaçgil’e uzanan karışık kaseti paylaştılar bütün gece. Karmakarışık duygular, hiç eskimeyecek bu yolculuğun fon müziği olarak kulaklarında kaldı.  

Bahar, Umut’un omzunda uykuya daldı. 

Deniz KÖKER

2 Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir