Behçet Çelik‘in, “Turuncunun Kıvamı” adlı romanı Eylül 2024’te İletişim Yayınlarından çıktı. Gerek üslup gerekse içerik açısından oldukça farklılık arz eden kitap yayımlanır yayımlanmaz edebiyat çevrelerinin dikkatini çekti.
Bu kitap da Ulysess, Kara Kitap ve Tutunamayanlar gibi özeti yapılamayan kitaplardan… Zira ortada özetlenecek olaylar neredeyse yok… Romanda başkahraman; sıradan olmama çabasında, okumuş, kentli bir kadın, eski-yeni sevgilileriyle hayali konuşmalar yaparak, onları birbiriyle kıyaslayarak hayatı ve kendini anlama peşinde bir karakter olarak gösteriliyor. Turuncunun Kıvamı’na bir karakter romanı desek yeridir. Başkahraman Arzu, zaman zaman eski-yeni sevgilileri birbiriyle kıyaslarken aslında ona bu kıyaslama gücünü veren annesinin arkadaşı Yelda adında bir kadın olduğunu da itiraf eder. Arzu, bütün bir hayatını neredeyse Yelda’ya benzemek üzerine kurmuştur. Arzu’ya göre gerçek DNA, (onun tabiriyle özgenetik yaratma) anne-babadan geçen biyolojik dizilimlerle değil, örnek alınan bir kişiden edinilen bilgi, görüş, duygu, düşünce ve tecrübelerle yaratılır.
Yazar, bu romanda âdeta elinde bir kamerayla şehrin muhtelif (özellikle bar-pub vs.) yerlerini geziyor. Kamerasına takılan nesnelerin -sanılanın aksine- metin içinde herhangi bir işlevi yok, onlar sadece pasif birer görüntü olarak işleniyor. Belki de bunu bilinçli yapıyor yazar. Hamasetten, şairânelikten, hikemi söylemden alabildiğine kaçındığı için okura sunduğu görüntülerin de kahramanının bilinçaltı çöplüğü olması gayet anlaşılabilir bir durum aslında. Behçet Çelik, “Bir romanın illaki bir bildirisi olmak zorunda değil.” savını ispatlamak ister gibi hayatımızdaki her türlü sıradanlığı sorgulatıyor kahramanlarına. Bu sorgulamalardan da yüksek bir felsefeye ulaşma çabasında görünmüyor.
Çelik, kimi bitmemiş cümleler ya da bir eylemsiyle yapılan yan cümlecik yüklemine bağlanan onlarca kavramsal veya nesnel sözcükle, kahramanın kaos içindeki bilinçaltını ortaya sererken bile karakterin gel-gitleri hakkında yeterince ipucu vermiyor. Hep bir gizem, hep bir flu görüntü… Çok zor okunmasına karşın okurun kitabı elinden bırakamamasının altında yatan da bu muamma.
Metinde anlatılan tüm kişiler, Arzu’nun âdeta matruşka bebekler gibi birbirinin içine gizlenmiş kadıncıklarının değişik birer yönünü temsil ediyor. Klasik roman anlayışında betimlenen kadın karakterden hiçbirine benzemeyen Arzu, bu ayrıksılığıyla Türk kadın tipolojisinin de tamamıyla dışında kalıyor. Bu metnin tiyatroda oynandığını hayal ettiğimizde başkahraman Arzu’nun nasıl bir Türk ailesinin kızı olduğunu tahmin etmek oldukça güç olur. Bu karakter -en azından sahnede- olsa olsa bunalımlı bir Batılı kadını temsil eder. Belki de bu gereğinden fazla duyarlı başkahraman kadınla yazar, hayal ettiği “Türk toplumundaki modern kadın”ı idealize ediyor. Hatta yazarın, Arzu’nun kendini gerçekleştirmesi için önüne çıkan kimi engellerin (ör. kadercilik) doğallığı konusunda inceden bir kabulleniş de ortaya koyması dikkate değer. Bize kalırsa, her şeyden haberdar, kültürlü, duyarlı, bilgili, umutsuz bu kadın karakterle, daha önce yaratılmış roman kahramanı kadınları aşmak için zorlu bir hesaplaşmaya gidiyor yazar. Zira metnin neredeyse tamamında genellemelerden ve kesinlemelerden mümkün olduğunca kaçınıyor anlatıcı. Bu yüzden olsa gerek, kahramanın önüne Luis Borges‘in “Çatallı Yol”unu andırır seçenekler çıkarıyor. Bu yollardan biri aydınlığa ulaşıyorsa bir diğeri pekâlâ karanlığa varabiliyor. Dolayısıyla yazar, âdeta dini metinlerdeki “küll-i irade/cüz-i irade” diyalektiğine benzer bir tercihle, “cüz-i irade”yi esas alıp “İnsan isterse her an kaderini değiştirebilir.” fikrini öne sürüyor sanki.
Roman, kendine özgü bir “betimleyici-deneme” tadında başlıyor. Kahramanın kendisi, yaşadığı yer ve hayata bakışı hakkında inceden bilgiler veriyor. Bu doneler okura izleyeceği kahramanın gerek eğitimi gerekse kültürel donanımı hakkında bir takım çağrışımlar hissettiriyor.
Behçet Çelik’in nesne ve mekân betimlemeleri usta işi bir yağlı boya tablo gibi okurun gönlünü okşuyor:
“Yağmurun, rüzgârın, yılın son ayına dek dallarda kalmayı başardıktan sonra ana caddeye konfeti gibi saçılıp ıslak zemine sim misali yapışmış, sarılı, turunculu, öbürlerinin yanında sayıca az da olsa köz gibi parlayan kırmızı yaprakların tadını kimse çıkarmıyor.” (S.7)
Yazar, ardışık durum eylemli hikâye gibi başladığı romanı hareketli betimlemelerle kuruyor: “Bir saattir, yağmur hızlanalı sadece bir kadın hızla geçip gitti; üzerlerinden, aralarından, içlerinden az önce, ayaklarının ucuyla yaprakları sağa sola savurarak.” (S.7)
Yazar Çelik, kahramanlarını zengin sıfatlarla tanıtıyor:
“Peki ya, kimle? Kendisiyle, önceki günkü, bir saat önceki, alıştığı, sıkıldığı, sevdiği, sığındığı, çekindiği kendisiyle.” (S.8)
Yazar kendine özgü bir cümle kurgusu geliştirerek bir cümleyi noktayla bitirdikten sonra ardılı cümlelere yüklem koymuyor, kısa kısa kurgulanmış bu cümleleri de noktalarla bitiriyor. Belki de bu yöntemle okura kimi duyguları daha yoğun yaşatmayı düşünüyor:
“Onların hızına yetişmek de imkansız; kim yarışabilir düşmenin hızıyla. Dibe yahut aşka. Neyse.” (S.8)
Romanda büyülü gerçekçi bir üslup söz konusu… Kimi zaman soyut cümleler âdeta elle tutulur kertede somutlaştırılarak metne şiirsel bir hava katılıyor:
“… günlerin, borçların, sevinçlerle kederlerin kesimhanesinde.” (S.10)
Anlatıcı, metnin kimi yerlerinde belki de dilimizde daha önce hiç duymadığımız özgün eylemsilerle gerçek davranışların fotoğrafını çekiyor. Örnek: havayı öpmek. (S.10)
Yazar belli ki psikolojiyi çok iyi biliyor. Kahramanın ruhunu, psikolojisini, yaptığı davranışların ne anlama geldiğini gayet iyi çözümlüyor: “Hislerine güveniyor, hislerine güvendiği için üzülüyor, yanılmak istiyor, yanıldığında üzülüyor, haksızlık etmek istemiyor kimseye ama neylersin, açık veriyorlar bir yerlerde.” (S.10)
Özgün örneklerini klasik romancılarda gördüğümüz kahramanın dışa dönük hareketleri gözler önüne serilirken yazar ince bir manevrayla, herhangi biriyle diyaloğa sokmadan kahramana müphem monologlar yaptırır. Bu türden üslup inceliklerini Bülent Çelik de oldukça başarılı yapıyor: “Öyle aman aman önemsediği de yok hiçbirini, vardı eskiden ama nicedir yok. Belki bu yüzden üzmek istiyorlar -aman canım, nasıl bilirlerse bilsinler-“ (S.10-11)
Yazar kimi terimleri (fizik) mecazlaştırarak gündelik hayata ilişkin olarak kullanıyor. Bu da dilimiz adına bir kazanım: “Yanağına az önce düşen yağmur damlası kadar, bir su damlası ya da gözyaşı gibi azıcık dışbükey olmasına rağmen, içindekilerin -biçimleri bir parça bozulmuş, sınırlarını, hatlarını seçmek zorlaşmış da olsa- pek güzel görülebildiği.” (S.12)
Bu romanda klasik bir hikâye anlatılmıyor. Aslında kurmacadan çok “felsefi deneme” tadıyla roman kahramanı olan kadının varoluşu renklerle sembolleştirilerek anlatılıyor. Tabii burada en başat renk de turuncu. Yazar, kahramanı Arzu’nun Yelda’yı örnek alıp hayatını bütünüyle değiştirmeye kararlı olmasını simgeliyor turuncu. Anthony Burgess de “Otomatik Portakal” adlı romanında, içindeki kötülüğü seçen kahramanının davranışlarını turuncu rengiyle özdeşleştirmişti. Çelik’in o kitaptan ilham alıp almadığı bilinmez ama her iki kitabın kahramanının da psikolojileri, turuncu rengin karşıladığı kavramları andırıyor. Edebiyatta turuncu renginin simgelediği nesneler ve kavramları şöyle özetleyebiliriz: Neşe, mutluluk hissi, güneşin sıcaklığı, hevesli olmak, merak, yaratıcılık, kararlılık, cesaret, enerjik olmak, canlılık, sağlık, iştah… Kraliyet armalarında bu renk, gücü ve dayanıklılığı simgeler. Şehvet, egemenlik, arzu, öfke, hareket etme anlamına da gelebilir. Yazarın, kahramanının adını “Arzu” koymasındaki espri de yukarıda saydığımız kavramlarla ilgili olmalı. Yani Arzu, âdeta ölü bir yumurtanın sarısından zamanla canlıya dönüşüp, kabuğunu kırıp yeniden yepyeni bir insan olarak hayata hazırlanıyor. Birebir aynı olmasa da Orhan Pamuk‘un “Benim Adım Kırmızı” romanındaki renklerin misyonunu andırır metaforlar da kurguluyor yazar. Hatta bu metaforlar ve genel anlamda da hikâye o kadar flu seyrediyor ki temsil ettiğini düşündüğümüz bir olgu ya da kavramın tam tersini iddia etmek de mümkün.
Bu roman edebiyatımızda örneğine çok az rastladığımız kadın öznesinde hayatın, var oluşun, kozmosun, kainata dair ne varsa her şeyin sorgulandığı, okuru oldukça zorlayan bir kitap. Böyle olunca da romana ait şahıs kadrosu, olay, zaman, mekân gibi unsurlar anlamını kaybediyor Turuncunun Kıvamı’nda. Yazar sanki yerli bir Ulysess yazmak ister gibi roman içi unsurları neredeyse kullanmıyor. Ortada belirli bir zaman yok. Baştan beri anlattığı başkahramanı kadının psikolojisiyle koşut doğa olayları var sadece. Metinde zaman geçişleri oldukça belirsiz gerçekleşiyor. Bazen mevsim yaz, çoğunca da sonbahardır.
Turuncunun Kıvamı’nda Tanpınar’ın “Huzur”u için kimi Batılı eleştirmenlerin söylediği gibi “durum romanı” sayılabilir. Fakat bu kitabı benzerlerinden ayıran en önemli nokta; kahramanın, soylu yalnızlığıyla bir volkanın patlama öncesi uğuldayışına benzer bir psikolojide oluşudur.
Çelik, kahramanlarının psikolojilerini derinlemesine inceliyor. Yazar bu romanıyla da sanki birçok klasik romana göndermede bulunuyor. Örneğin bu kitapta kadın kahramanın açmazları, geri dönüşleri Albert Camus‘un “Yabancı”, Hemingway‘in “İhtiyar Adam ve Deniz” hatta “Madam Bovary” ve “Anna Karenina” eserlerini hatırlatıyor. O kitaplarda da kahramanların kendi var oluşlarını sorguladıklarına tanık olmuştuk.
Yazar kahramanına bir yandan materyalist felsefeyle dünyayı, varlığı-yokluğu sorgulatırken, bir yandan da insandaki yüce erdemlerin kaynağının neresi olduğu konusunu cevapsız bırakıyor. Daha doğrusu bunun cevabını okurun bulmasını istiyor.
Yazarın, metin boyunca kısa çizgiler ya da virgüller arasında, parantez içinde çok sık açıklayıcı cümleler kullanması okuru yoruyor.
Behçet Çelik, “Okuma eylemi, yan gelip yatma eylemi değildir.” derken bu kitapla okurlarını zorlu bir maceraya çağırıyor. Zira, Turuncunun Kıvamı romanı; Tutunamayanlar, Kara Kitap gibi belki de Türkçe’nin en zor okunan kitaplarından biri olarak edebiyat tarihimize geçecektir.
Romanda yazar, üçüncü kişi anlatımını zaman zaman değiştirip birinci kişi anlatımına dönüştürüyor. Hatta bu üçüncü kişinin yazar mı, anlatıcı mı, kahraman mı (Arzu) olduğu bazen birbirine karışıyor. Anlatıcı, kahramandan (Arzu) söz ederken bir anda parantez içinde Arzu, anlatıya cevap veriyor.
Yazar kimi zaman eylemin benzer çekimlerini birbirinin peşi sıra kullanarak göstermek istediği sahnenin etkisini artırmaya amaçlıyor olmalı:
“Koşuşmayı, koşuşturmayı (S.32), / kucaklama kucaklaşma” (S.35)
Yazar, sadece eylem soylu sözcükleri değil, isim soylu kimi sözcükleri de bu şekilde kullanmış: “Fikirler, fikirimsiler, fikirseler” (S.39)
Çelik ara sıra aslında halk deyişi olan kimi söz gruplarının büyük şairlerin kaleminde yeniden hayat bulduğu bazı sözleri metninde kullanarak o şiirlere göndermelerde bulunuyor:
“Tabii, sizin alınız al, morunuz mor.” (Turgut Uyar)
Dünya edebiyatında ve edebiyatımızda daha önce örneklerine rastladığımız diyalogların uzun çizgilerle ya da tırnak içinde gösterilmeyip hatta öznelerin belirsiz olduğu “müphem diyaloglar” kurma tekniğini Çelik de kullanmış. Yazar, metinde tekdüzeliği kırmak ve anlatımda şiiriyet sağlamak için zaman zaman devrik cümlelere de yer veriyor:
“Bitmiş gitmişken birçok şey, kalanların kıymetini bilmemekti bu…” (S.39)
Yazar, birçok cümlede bilinçli ya da bilinçsiz olarak aliterasyon (ünsüz tekrarı) ya da seciler (düzyazı uyağı) yapıyor: “Kaptırıp gitmişkeN KeNaN, öNüNe çıkmaNıN, hem de çemkirerek, eskilerDEN bir şeyleri yeniDEN öNüNe yığmaNıN, baş başa değilse de arkadaşlarla beraber buluşup görüşebilir, sohbet edebilir hale gelmişkEN, Ne lüzumsuz salvoydu, tam da cephedEN?” (S.39)
Bir öykücü ve romancı olan Behçet Çelik âdeta usta bir şair gibi kahramanlarına (Arzu ile Kenan) şiir hakkında dolu dolu tartışmalar yaptırabiliyor: “Her şiirin içinde yazılmamış, saklı bir dize vardır. Okurken ona kâh yaklaşır kâh uzaklaşırız, biliriz de olduğunu, sanki görürüz bile, iki açık dize arasında, bir noktalı virgül ardından gelen boşlukta mesela.” (S.56)
Yazar kahramanlarına yaptırdığı şiir tartışmalarında Kenan’a, kapalı şiirin öneminden söz ettirerek her bilginin ya da duygunun açıklanmasıyla şiirin değerinin düşeceğini savlıyor. Böylelikle yazar, bu romanın (Turuncunun Kıvamı) zor anlaşılır olmasına da gerekçe bulmuş oluyor.
Yazımızın başında romana bir “karakter romanı” demiştik. Romanın doğrudan bir bildirisi var diyemeyiz ama dolaylı olarak “kadınların artık bu toplumda görünebilir özneler olduklarının kabul edilmesi” görüşünün savunulduğunu da söyleyebiliriz. Nitekim Arzu, annesinin arkadaşı Yelda’nın, kocasının karşısında dik duruşuna özenip onu örnek alması, hatta Yelda’ya hayalinde sarılarak “Senin kanındanım ben.” diyecek kadar kendisini dişli bir özneyle özdeşleştirmesi yukarıdaki iddiamızı destekleyen argümanlardır.
Biz hep romanlarda görünür olanı okumak istiyoruz. Turuncunun Kıvamı bize görünür olmayanı sunuyor, “kolaycılığa kaçmayın, anlayana kadar okuyun!” diyor. Yapılması gereken de bu galiba.
Samle ÇAĞLA

Son Yorumlar